182:"Her kim de vasiyet edenin hata edeceğinden veya bir günaha gireceğinden korkar da tarafların arasını düzeltirse, ona bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir." Herhangi birinize ölüm yaklaştığı zaman, ölüm işaretleri belirdiği, hastalığı ve yaşlılığı kendisini ölüme çağırdığı zaman, eğer ölümünden sonra arkasında bir mal bırakacaksa, anası, babası ve en yakın akrabaları için meşru bir şekilde, yâni aşırılığa gitmeden, kırıp dökmeden, haksızlık yapmadan, âdil bir şekilde vasiyet yapmak onun üzerine farz kılındı. Vasiyet eden kişinin vasiyetini aynen yerine getirmek müttakıler üzerine bir hak olarak vacip olmuştur. Vasiyet; bir kişinin ölümle ortadan kaybolması halinde başkalarından kendisi adına bir şeyler yapmasını istemektir. Veya vasiyet; öldükten sonra malına birini mâlik kılmak veya öldükten sonra malında birilerine tasarruf yetkisini vermek, havale etmek demektir. Âyet-i kerîmedeki ifadesindeki hayır mal mânâsınadır. Zira: °âyetindeki hayır da mal demektir. Ancak buradaki mal çok bir mal mı? Az bir mal mı? Yoksa az da çok da buna dahil midir? Bu konuda ihtilâf edilmiştir. Kimileri az olsun çok olsun burada anlatılan mutlak maldır demişler. Ama kimileri de bunu çok mal olarak tefsir etmişlerdir. Buna göre fakir birinin vasiyeti yasaklanmıştır. İbni Abbas ve Hz. Ali Efendilerimiz az malı olan kimselerin vasiyetlerini yasaklamışlardır. Buhârî ve Müslim’de Ebu Hureyre’den rivâyet edilen bir ha-dislerinde şöyle buyurulur: Sahabeden Hz. Sa’d Rasulullah’a gelerek: Ya Rasûlallah malımın üçte ikisini vasiyet edeyim mi? Buyurdu. Allah’ın Rasûlü: Hayır! Buyurdu. Bu defa Sa'd: O halde yarısını vasiyet edeyim mi? Deyince Rasulullah: Hayır! Buyurdu. Peki üçte birine ne dersin ey Allah’ın Rasûlü? Evet üçte birini, ama o da fazladır. Senin varislerini varlıklı bırakman, onları başkalarına avuç açar bırakmandan daha hayırlıdır buyurdu. Deniliyor ki, daha sonra Nisâ sûresinde gelecek mîras âyetiyle Cenab-ı Hak, kişinin yapabileceği vasiyetin miktarını tayin buyurmuş-tur. Bu vasiyet âyetiyle ilgili ve daha sonra gelen Nisâ sûresindeki mîras âyetiyle ilgili söylenenleri şöyle kısaca bir özetleyelim: 1- Müfessirlerden kimileri diyorlar ki; bu âyette anlatılan vasiyet konusu, Nisâ sûresinde daha sonra gelen mîras âyetinin nüzûlünden önce geçerliydi. Mîras âyetinin gelmesinden önce ölen kişi ana, baba ve yakın akrabalarına bir şeyler vasiyet etme durumundaydı. Ama Nisâ sûresindeki mîras âyeti geldikten sonra bu âyet nesih olmuştur. Artık ölenin, varislerine bir şeyler vasiyet etmesine gerek kal-mamıştır, çünkü mîras âyetiyle varislerden kimin ne kadar alacağı belirtilmiştir. Öyleyse bu âyette anlatılan varislere, vasiyet konusu nesih edilmiştir. Bunun için Allah’ın Rasûlü Veda Hutbesinde şöyle buyur-muştur : "Muhakkak biliniz ki! Cenab-ı Hak her bir hak sahibine hakkını vermiştir. Artık bundan sonra varise vasiyet yoktur." (Tirmizî: Vesaya, 5) Yine İbni Mace'de rivâyet edilen başka bir hadislerinde Allah’ın Rasûlü: "Diğer varisler izin verip razı olmadıkça hiçbir varis için vasiyet caiz olmaz." (İbni Mâce: Vesaya, 6) Bu bakımdan varislere vasiyet, mîras âyeti ve bu hadislerin ifadesiyle kaldırılmıştır. 2- Bazı müfessirlere göre ise, bu vasiyet sadece varis olan akrabalar hakkında nesih edilmiştir, ama bunun dışında kalan, yâni varis olamayan öteki akrabalar hakkında geçerlidir. Çünkü bakıyoruz Tüm kütüb-i sitte’de Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmaktadır: "Malı bulunan bir müslümanın, vasiyeti yazılmış olarak yanında bulunmadığı halde bir iki gece yatması caiz değildir." Öyleyse âyet-i kerîmedeki vasiyetin vacip oluşu, mîras âyetiyle tümden nesih edilmemiş, varis olmayan kimseler hakkında bu geçerliğini korumaktadır. Yâni borçlu olan, birilerinde alacağı olan veya ma-lının üçte birini geçmemek kayd u şartıyla varislerinden başkalarına bir şeyler vasiyet etmek isteyen, yahut da yanında başkalarına ait mal bulunup da onun sahibine ulaştırılmasını isteyen kişi vasiyetini yazılı bulundurmalıdır. Kim böyle bir vasiyette bulunmuşsa: "Bu vasiyeti yerine getirmek müttakıler üzerine vacip olan bir haktır." Vasiyet edilenlerden, veya vasiyete şahid olanlardan veya hakimlerden kim de bu meşru vasiyeti işittikten sonra, buna muttali olduktan sora onu değiştirirse veya uygulamazsa artık onun günahı değiştirenlerin üzerinedir. Çünkü Allah, herşeyi işitir ve bilir. O vasiyeti de işitmiştir onu değiştirenleri de işitip bilmiştir. Öyleyse vasiyet edenin meşru vasiyeti mutlaka yerine getiril-melidir. Bu anlamda ecdadın vakfiyelerini değiştirenler, onları vasiyet edenlerin vasiyet gâyelerinin dışında kullananlar, iptal edenler çok büyük günah içindedirler. Ama meşru olmayan vasiyetleri yerine getirmek vacip değildir. Bundan dolayı: Herhangi bir velî veya vâsi, yâni kendisine vasiyet edilen kişi, vasiyet eden kişinin bile bile veya hata ile bir günaha gireceğinden endişe duyarsa. Meselâ ne gibi? Meselâ adam malının bir kısmını meyhaneye vasiyet etmişse veya kumarhanenin yaşatılmasına vasiyet etmişse veya işte bunun benzeri meşru olmayan yerlere vasiyet etmişse veya meselâ yakın akrabalarını bırakıp uzak akrabalara, veya akrabalarını bırakıp akraba olmayanlara, varis olan akrabalarından bazılarına fazlaca vasiyet yapıp, diğer varislerinden mal kaçırmak gibi hakka uymayan bir vasiyet yaptığını gördüğü zaman, böyle bir kötülüğünün zuhurundan korktuğu zaman: "Kim de vasiyet edenin bir hatasından veya günaha girmesinden korkar da aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir." Yâni ilgili varislerin aralarını düzeltip, ıslah edip zulmü adâlete çevirerek, bu kötülüğü kaldırırsa bunda bir vebal yoktur. Kenzü’l-Ummal’da Allah’ın Resûlü’nün şöyle buyurduğu rivâyet edilir: "Vasiyette zarar vermek kebairdendir. Yâni büyük günahlardandır." (Kenzü’l-Ummal: 46069 No lu hadis) Bundan sonra oruç âyetleri geliyor. Bakara sûresinin bu bölümünde oruç âyetleri geliyor. Medine’de farz kılınan oruç, Medine’de inen sûrenin bu bölümünde.