Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

190. Ayet

190Bakara Suresi

وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. (Çünkü) Allah, haddi aşanları sevmez.

Dipnot

İslam’ın savaş anlayışını beşerî savaşlardan ayıran iki temel özellik vardır: a. İslami savaş; Allah (cc) yolunda olan, meşruiyetini Allah’tan (cc) alan, gayesi Allah’ın (cc) dinini hakim kılmak olan bir savaştır. b. İslami savaş, “Savaşta her şey mübahtır.” kaidesini kabul etmez. İslam; çocukları, savaşa katılmayan kadın ve yaşlıları öldürmek ve savaşın maslahatı olmaksızın doğaya zarar vermek gibi davranışları haddi aşmak ve bozgunculuk olarak kabul eder. (bk. Müslim, 1731, 1744; Buhari, 3014; Muvatta, 1292)

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

190:"Sizinle harp edenlerle Allah yolunda sava­şın. Ama ileri gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez." Bu âyetler Medine’de geliyordu. Mekke’de Allah’ın Rasûlü ve beraberindeki müslümanlar her türlü zulme ve işkencelere ma­ruz kal­dıkları halde Rabbimiz cihada izin vermiyordu. Sadece onlara: "Elle­rinizi çekiniz, namazı kılınız ve zekâtı veriniz!" deni­yordu. Mekke’de savaşa izin verilmeyişinin sebeplerinden, hikmetle­rin­den birkaçını anlayabildiğimiz kadarıyla şöyle ifade et­miş olalım: 1- Mekke’de müslümanlar, ilerde omuzlarına yüklenecek olan İslâm davasının sorumluluklarını taşıyabilecek duruma gele­bilmeleri için bir deneyimden geçiriliyorlardı. Bunun için büyük kumandanın emrine itaat ve onun kararlarına boyun eğmeyi öğ­renmeleri ve bu ko­nuda ciddiyet kazanmaları gerekiyordu. Yâni itaat ve sabrı öğrenme­leri gerekiyordu. Bakıyoruz, aleyhlerine iş­leyen en büyük zulüm ve iş­kenceler altında bunalan yiğit müslümanlar, her şeye rağmen sabre­diyorlar, sinirlerine hakim oluyorlar, soğukkanlılıklarını muhafaza edi­yorlar ve büyük kuman­danın işaretini bekliyorlardı. Bu büyük ku­manda makamından kendilerine gelen emir ise "Ellerinizi tutun" şek­lindeydi. 2- Mekke’de müslümanların içinde kâfirlerden gelecek her hare­kete bire iki karşılık verebilecek yiğitler vardı aslında. Fakat müs-lümanların bu şekilde eziyetlere tahammül edip hiçbir zaman karşılık vermemeleri, el kaldıranlara el kaldırmamaları, mazlum konumunda olmaları cahiliye mensuplarının İslâm’a karşı sempatile­rini artırabilirdi. Nitekim öyle de olmuş, müslümanlara yapılan bu boykot ve zulümler karşısında cahiliyenin bu çirkin yüzünü gören birçok kişi İslâm’a gir­miştir. 3- Mekke İslâm’ın ilk tebliğ ortamıydı. Ve o günlerde henüz da­vet tam anlamıyla Mekke toplumuna ulaştırılamamıştı. Yâni in­san-lar açık ve net bir biçimde İslâm’la tanışma fırsatı bulamamıştı. Bu du­rumda verilecek bir savaş emri tebliğ ortamını yok edebilirdi. Zira kav-ga ortamında tebliğ biter. İnsanlar henüz İslâm’la tanışa­madan ona düşman kesilebilirlerdi. İnsanlar henüz tanışmadıkları dine karşı düşman kesilip onu baştan reddetmeye kalkışabilirlerdi. 4- Bir de Mekke’de henüz net bir biçimde saflar ayrılma­mıştı. Hemen hemen her evde ailenin birkaçı müslüman, ama birkaçı da müşrikti. Bu durumda verilecek bir savaş emri her evin kanlı bir savaş alanına çevrilmesi anlamına gelecekti. İşte bu ve bunun gibi bizim bilemeyip de Rabbimizin bildiği pek çok hikmetler yüzünden Mekke’de savaş işi yoktu. Müslümanlar Medine’ye hicret edip, orada müstakil bir dev­let kurduktan sonra Rabbimiz bu âyetiyle ilk defa onlara savaş izni gön­deriyordu. "Allah yolunda savaşın!" İslâm’ın savaşı, Allah yolunda ve Allah için bir savaştır. İs­lâm dini, tüm insanlığı eşyaya ve kullara kulluktan kurtarıp sadece Allah’a kulluğa ulaştırmak için kulların Rabbi tarafından gönderil­miş bir dindir. Binaenaleyh Allah bu evrensel davetin müslümanlar tarafından tüm insanlığa ulaştırılmasını tebliğ edilmesini istemek­tedir. İşte Allah’ın emri ile müslümanlar bu âlemşumül davayı in­sanlığa ulaştırırken, bu davanın tebliğinin karşısına çıkan tüm sultaların, tüm engellerin yıkıl­ması şarttır. Zira bunu, bu dinin sahibi istemektedir ki; bu davet, tüm insanlığa ulaşmalıdır. Ancak bu da­vet kendisine ulaşan kişi, bunu ka­bul edip etmemekte serbesttir. Bu daveti kabul etmeyen insanla he­men savaşılıp öldürülmez. Ancak bu daveti kabul etmeyen hiç kimse­nin de bunun önünü tı­kama hakkı yoktur. İşte kim, İslâm davetinin önüne engeller koy­maya çalışır, bu mesajın Allah’ın kullarına ulaşma­sını engeller veya kendi gönlüyle bu mesajı kabul etmiş mü'minleri eziyet ve fitnelerle yolundan çevirmeye çalışırsa, onunla savaşmak da mü'minler üzerine vacip olur. Müslümanların bu mesajı insanlara tebliğ ederlerken önle­rine dikilen ve inanç hürriyetini tehdit eden bütün kuvvetleri yerle bir edip devirmeleri, üzerlerine vaciptir. İşte İslâm’ın savaşının mâ­nâsı budur. İslâm’ın savaşı yeryüzünde sulta kurmak için değil, şan şeref sahibi olmak için değil, ganîmet ve kazanç elde etmek için, sömürge için, hammadde kaynakları, açık pazarlar, petrol yatak­ları elde etmek için değil veya kendi ırklarını başka ırklara üstün kılmak için değil. Yeryüzünde Allah kelâmını yüceltmek, yeryü­zünde Allah’ın hâkimiye­tini kurmak, yeryüzünde Allah’ın kulları üzerindeki zâlimlerin egemen­liklerini kırıp, insanları hür iradeleriyle Allah’a kulluk yapabilecekleri bir ortama ulaştırabilmek içindir. Hal böyleyken kimi İslâm düşmanları bu tür emirlere baka­rak, İslâm’ın saldırgan ve kan dökücü bir din olduğunu etrafa yaya­rak in­sanlar üzerinde kendi egemenliklerini sürdürmek istemekte­dirler. Kimileri de tamamen bu sözlerin aksine, İslâm’ın savaşa ce­vaz vermediğini, ancak müdafa halinde cihadın meşru kılındı­ğını söyleyerek müslümanları uyutup, ellerindeki silahları alarak, böylece onlar üzerindeki egemenliklerini sürdürme çabasına gir­mektedirler. Kur’-an’daki bütün cihad emirlerinin ancak müdafa sa­vaşına mahsus olduğunu, müslümanlıkta kesinlikle taarruzun caiz olamadığını söyle­yerek, yurtta sulh cihanda sulh teraneleriyle müslümanları uyutmak istemektedirler. Her iki grubun da niyetleri aynıdır. İki taraf da müslümanların si­lahlarını bırakıp kendilerine kul köle olmalarını emretmektedirler. Hattâ bu ve benzeri âyetlerin mensuh olduğunu bile iddia eden kimi âlim geçinen zâlimler de bu müstekbirlerin işini kolaylaştırmaktadırlar. Hayır! Bunların tamamı yutturmacadan ibarettir. İslâm hiç­bir za­man müdafa dini değildir. İslâm yeryüzünde fitne kalmayın­caya ka­dar ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar müslümanlara silahı bırak­mamaları gerektiğini emreden bir dindir. Evet, bakın Medine’de bu konuda ilk gelen âyet şöyle diyor: "Size harp açanlarla siz de Allah yolunda harp edi­niz!" Size savaş ilan edenlerle. Müslümanlara savaş açmak de-mek; sadece silahlarla savaş açmak demek değildir. İnsanların İs­lâ-m’a girmelerini engellemek, insanlara İslâm’ı duyurmamak, İn­san­lara İslâm eğitimini yasaklamak, her türlü şeytani yolları yay­gınlaştıra­rak insanlarla İslâm’ın arasına barikatlar koymak, insan­ların cehen­nem yollarını kolaylaştırıp, cennet yollarına barikatlar koymak, müslüman-ları eziyet ve işkencelerle dinlerinden döndür­meye çalış­mak. Bunların her biri müslümanlara ve İslâm’a savaş açmak demek­tir. İşte böyle İslâm’a savaş açanlarla siz de sava­şın. Sizinle savaşanların belini kırıp işini bitirin! Ama: "Haddi aşmayın! Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sev­mez." Yâni savaş esnasında aşırı gidip yapılmaması gereken şey­leri yapmayın. Savaşta düşmanın organlarını kesmek gibi, ka­dınları, yaş­lıları, çocukları öldürmek gibi, savaşa katılmayan kim­seleri öldürmek, tarlaları, ağaçları tahrip etmek, ekinleri yakmak gibi veya harp ilanı yapmadan ansızın düşmânâ saldırmak gibi aşırılıklar yapmayın! Dikkat ediyor musunuz, savaş anında bile Allah bunları ya­sak­lamaktadır. Buhârî ve Müslim’de İbni Ömer’in şöyle dediği ri­vâyet edi­lir: Peygamber (a.s) 'ın savaşlarından birinde savaş ala­nında öldürül­müş bir kadın bulundu. Allah’ın Rasûlü buna çok içerledi ve "ka­dınları öldürmeyin!" buyurdu. Evet, savaş es­nasında bile bu tür aşırılıklar yasaktır. İnsanlığın ve tüm kâinatın sahibinin yasası böyledir. Bu yasayı koyan mülkün sahibi olan Allah’tır ve kul olarak kimsenin buna karşı çıkma imkânı yoktur.