Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

191. Ayet

191Bakara Suresi

وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ ف۪يهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْۜ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ

Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi (yurtlarınızdan) çıkardıkları gibi onları yurtlarından çıkarın. Fitne/Şirk, öldürmekten daha beterdir. Sizinle orada savaşmadıkları sürece Mescid-i Haram’ın yanında onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kâfirlerin cezası işte böyledir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

191:"Onları nerede bulursanız öldürün! Ve sizi onla­rın çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın! Çünkü fitne katilden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram ya­nında harp etme­dikçe siz de onlarla harp etmeyin. Eğer onlar harp ederlerse siz de onlarla harp edin. İşte kâfirle­rin cezası böyledir." Gerçekten Rasûl-i Ekrem (a.s) 'ın ve beraberindeki bir avuç müslümanın on üç yıllık Mekke dönemini zindana çeviren, onlara et­mediğini bırakmayan ve nihâyet on üçüncü yılın sonunda vatanlarını terk etmeye zorlayan bu kâfirlere karşı ne yapılacağını anlatan bir âyet. Öz vatanlarını terk etmiş, Medine gibi bir yurda kavuşmuş Müs­lümanlar, yavaş yavaş savaşla karşı karşıya kaldı­lar. Ama müslü-manların bu savaş emriyle karşı karşıya kalmaları pek de kolay olmadı. Gerçi bu müslümanlar savaş istiyorlardı. Ama tam rahat bir nefes alabilme imkânına kavuştukları bir anda birdenbire böyle bir sa­vaş emri verilince de şöyle bir durakladılar. Fakat durumları ne olursa olsun, müslümanlar üzerine sürekli hücumlarını sürdüren, Allah’ın otoritesini ve müslümanların yeryüzünde varlığını hazme­demeyen bu kâfirlerle de mutlaka savaşılması gerekiyordu. Savaş kaçınılmazdı. Bazen bu savaş plan ve programları, kâfirlerin de kutsal kabul ettikleri bazı gün ve gecelere de rastlıyordu. Yahut onlar kendileri du­rurken müslümanların kendilerine taarruzlarına pek iyi gözle bakmı-yorlar ve aleyhte yaptıkları propagandalarla müslümanların savaşçı bir özelliğe sahip olduklarını, savaşın dı­şında bir şey düşünmedikle­rini, fırsat bulurlarsa kendilerinin hep­sinin hakkından gelip, tamamını keseceklerini söyleyerek yaygara koparıyorlardı. Allahu Teâlâ bunla­rın yaygaralarına bakmayın! Hiç kulak asmayın! Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ne derlerse desin­ler siz onları dinlemeyin! Ve onları nerede bulursanız öldürün! Ve onların sizi yurdunuzdan çıkardıkları gibi siz de onları yurtla­rından çıkarın ve dünyayı onlara zindan edin! Buyurdu. E bu, bu kadar sertleşmek birden bire neden oldu? Çünkü: "Çünkü fitne katilden beterdir." Çünkü bu adamlar yeryüzünde egemenliklerini devam ettir­dik­leri sürece, yeryüzünde "Rabbim Allah!" demeye dahi kimseye müsa­ade etmeyecekler. Suçları sadece Rabbim Allah! demek olan, bunun dışında hiçbir günahı olmayan insanlara hayat hakkı tanımayan bu adamlara karşı çok net bir tavırla müslümanlara, onlara hayır tanı­ma-malarını, aman vermemelerini ve buldukları yerde onları öldürme­lerini ve fırsat buldukları zaman da Mekke’yi fethedip onları oradan sürmelerini emrediyor Rabbimiz. Fitne nedir öyleyse? Biraz önce dediğimize bir tanım getire­cek olursak fitne, yeryüzünde İslâm’ın duyurulmasına, İs­lâm’ın tebliğine engel olan bir tavırdır. Yeryüzünde, Allah’ın ar­zında, Allah’ın mül­kün-de, Allah’ın kullarına, Allah’ın dinini çok rahat bir şekilde götürül­meli-dir. Hal böyleyken Allah’ın mülkünde Allah’a hayat hakkı tanıma­yan, Allah’ın dininin Allah’ın kullarına götürül­mesine engel olan tüm tavırlar fitnedir. Dünya üzerindeki bugünün tüm kâfirleri gerek bilgi pla­nında, ge­rek kültür planında, gerek ekonomik ve siyasal planda İslâm’ın, Kur’an’ın ve Peygamberin gündeme gelmemesi için en son güçlerine varıncaya kadar engel olmaya çalışıyorlarsa işte bu en büyük fitnedir. Bunlara karşı müslümanların güç ve kuvvete sahip olduk­ları bir savaş başlatıp, onların boyunlarını kırmak zorundadırlar ki; müs-lümanlar güç ve kuvvete sahip olmadıkları sürece zaten onlar müs-lümanların boyunlarını kırıyorlar, eziyorlar ve müslümanlara hayat hakkı tanımıyorlar. Müslümanlara hakim oldukları zaman savaş hak­kında iyi kötü hiç bir şey söylemezler. Hattâ savaş ge­reklidir derler, savaşın kutsallığından ve kaçınılmazlığından bah­sederler. Kâfirlerin müslümanlar üzerindeki hâkimiyetleri devam ettiği sürece savaşın çok iyi bir yol olduğu propogandasını yayar­lar ama bir gün devran dö-ner, müslümanlara karşı tavırlarında gevşeme olur, kendilerinin yavaş ya­vaş çöküşleri başlar ve müslümanların onlara hücuma geçtiklerini gördükleri zaman da çığırtkanlık yapmaya başlarlar. Efendim! Müslü­manlar adam öldü­rüyorlar! Müslümanlar can alıyorlar! Müslümanlar teröristtirler! Müslümanlar hayata karşıdırlar! Müslümanlar şöyle, müslümanlar böyle! Başlıyorlar yaygara yapmaya. Meselâ şu anda dünya üzerinde elli yıldır yüz üzerinden yüz kere katillik yapan Amerika, bugün dünyada barış havarisi ama buna karşılık mazlum Filistin halkı teröristtir. Bunun sebebi işte aynen bu­radaki anlayıştır. Yıllardır yurtlarından çıkarılmış, ezilmiş, hor görülmüş, ne­rede bulunurlarsa öldürülmüş bu müslümanlar, birdenbire yavaş yavaş biz de bizi öldürenleri öldürürüz! Demeye başlayınca bu müslümanlar yeryüzünün en terörist, en bedbaht, en şaki en kötü insanları haline getirilivermiştir. Halbuki şu anda yeryüzündeki en büyük kıtal hadise­lerinin baş sorumlusu olan Amerika, ama yeryü­zünde barışın, insanlı­ğın, özgürlüğün, adâletin havarisi kesilen yine Amerika. Biraz daha ileri gidip, müslümanlar biraz daha güçlenip dünya­nın her tarafındaki kâfirleri sıkıştırmaya başladıkları an artık kâ­firler başlayacaklar yaygaraya. Bu müslümanlar şöyledir, bu müslümanlar böyledir, haddi zatında İslâm savaş dinidir, savaştan başka bir şey bilmez bunlar gibi sözlerle müslümanları mahkum ede­rek daha kötü bir konuma sokmaya çalışacaklardır. Ama bilin ki müslümanlar haram aylarda da öldürseler, Kâbe’-nin avlusunda da öldürseler, yahut dünyanın herhangi bir böl­gesinde kâfirler kendilerine saldırmadan bu müslümanlar on­lara hü­cum ederek onları öldürseler de bu konuda müslümanlar yerden göğe kadar haklıdırlar. Çünkü kâfirlerin yeryüzünde, Al­lah’ın mülkünde, Al­lah’ın arzında İslâm’ın yayılmasına, Allah’ın ar­zında Allah’ın dininin duyurulmasına, İslâm’ın yayılmasına, Allah mülkünde Allah dininin gündeme gelmesine engel olmaları kıtal­den daha beterdir, savaştan çok daha kötü bir şeydir diyor Rabbimiz. Bu yüzden hiçbir zaman müslümanlar bu konuda komplekse kapılmamalıdır. Efendim İslâm savaş dini değilmiş, ba­rış diniymiş, esasında müslümanlar savaş filan yapmamışlar da işte kendilerine savaş açanlara karşı müdafa savaşı yapmıştırlar gibi komplekslere girip de İslâm’ı olduğundan farklı gör­melerine, göstermelerine gerek yoktur. Allah’ın Rasulü Medine’de kendisine savaş emri verildiği andan itibaren giydiği zırhını hayatının sonuna kadar bir daha üzerinden hiç çıkarmamıştır. Hattâ vefatı esnasında bile ordu hazırdır, Suriye taraflarına gi­decektir ve ordunun kumandanı da Hz. Üsame’dir. Dikkat ediyor mu­sunuz vefat ederken bile cihadı ihmal etmeyen böyle bir pey­gambe­rin, böyle bir dirilik yasasının, böyle bir canlılık dininin arka­sından bu­gün kâfirlerin bizi pasifize etmek için zaten İslâm barış dinidir, savaş dini değildir gibi, bazen İslâm sulh taraftarıdır, siz neye savaş istiyor­sunuz diyerek, bazen İslâm barbarlık dinidir, siz bundan vazgeçin! gibi şeytani yollarla bizi can evimizden vurma eylemlerine karşı bizler bu konudaki tavrımızı iyi gösterip, Rabbimiz bizden ne istiyorsa onunla ortaya çıkmak zorundayız. Ve bilelim ki İslâm’ın duyurulma­sına engel olan her davranış katil­likten daha beterdir, müslümanların çekinmeden bunu bertaraf etmek için öldürmeleri gerekmektedir. "Onlar sizinle Mescid-i Haram yanında harp etme­dikçe siz de onlarla harp etmeyin. Eğer onlar harp eder­lerse siz de onlarla harp edin." Mescid-i Haram’da öldürmek yoktur, çünkü Rabbimiz ora­sını emniyet mahalli kılmıştır. Rabbimiz, -daha önce âyeti görmüş­tük- Hz. İbrahim’in duasını kabul buyurarak bu beldeyi emniyetli bir belde kıl­mıştı. "Biz Kâbe’yi insanlar için sevap yeri ve her türlü düşman taarruzundan emin bir sığınak yapmıştık." (Bakara: 125) "Kim ona sığınırsa emniyettedir." (Âl-i İmrân: 97) Evet Mescid-i Haram bölgesinde savaşmak yasaktır. Al­lah’ın Rasûlü buyurur ki: "Bu belde Allah gökleri ve yeri yarattığı günden beri haram kılınmıştır. Kıyamete kadar da haram olarak kalacaktır. Doğrusu orada savaşmak benden önce hiç kimseye helâl olmadı. Ancak Allah sadece günün belli bir bölümünde orada öldürmeyi bana helâl kılmıştır. Fakat artık orası kıyamete kadar haramdır. Ağacı ke­silmez, otu koparılmaz ve orada savaşmayanla da sava­şılmaz. Kim orada savaş açılabilir, insanlar öldürülebi­lir derse ve bana verilen ruhsatı delil getirirse, ona Al­lah sadece Rasu-lullah’a savaş izni verdi sana bu izni vermedi deyin." (Buhârî ve Müslim) Ama Allah buyuruyor ki eğer öncelikle onlar savaşı başlatır­larsa o takdirde siz de onlarla savaşır ve öldürürsünüz onları. Yâni Mescid-i Haram’ın yanında onlar sizi öldürmeye baş­lamışlarsa efen­dim burada savaş haramdır diyerek onların sizi öl­dürmelerini bekle­meyin hemen siz de onları öldürün diyor Rabbimiz. "İşte kâfirlerin cezası böyledir." Yâni küfrün ve kâfirliğin cezası ölümdür, öldürülmektir. De­mek ki bu âyetten anlıyoruz ki küfür bir suçtur. Ve kayıtsız şartsız suçların en büyüğüdür. Bu büyük suçu işleyenlerle savaşmak ca­izdir.