20:"Şimşek neredeyse onların gözlerini alıverecek; Şimşek onlara ne zaman aydınlık verdi, onun ışığında yürüyorlar, ama her ne zaman karanlık üzerlerine çöktü, dikilip kalıyorlar. Yâni şimşek gözlerini kamaştıracak biçimde parlak bir ışık saçıyordu. "Şimşek onlara ne zaman aydınlık verdiğinde." "Onun ışığında yürüyordular." Onun aydınlığında yol bulma imkânı elde ediyorlardı. Ama: "Ama onlara karartı verdi mi kalıveriyordular." Bu manzara da anlaşıldı mı? Anlaşıldı. Şimdi neymiş? Işık var; acaba bu vahiy mi? Ateş yakan biri var; acaba bu Peygamber mi? Yoksa bu ateşi yakan adamın kendisi mi? Şu oldu; acaba melek mi? Öteki oldu; arz mı? diye burada anlatılanları teşbih-i temsili olarak hepsini başka bir şeye benzetmeye çalışmak yerine, bu olayı bizim anlayacağımız âyetleri anlatan âyetler olarak anlasak belki biraz daha hoş olacak. Meselâ baştaki örneğe dönüyorum şimdi: Bir adam var ateş yakıyor, çevresini aydınlatıyor, ama kendisi ateşle ilgisini kesmiş adam. Neden kesmiş? “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin önünde de perdeler vardır. Ve onlar için büyük bir azap vardır." (Bakara 7) Âyetinde anlatılanlardan olmuş da onun için ilgisini kesmiş. Yâni Allah onun gözünün işini, kulağının işini, kalbinin işini bitirmiş, anlama özelliğini bitirmiş de ondan. Artık o insan hem ateş yakıyor, hem çevresindekileri aydınlatıyor, ama kendisi ondan mahrum kalıyor. Öyleyse bu, kişinin kaybını anlatan, ya da nifakını ortaya koyan güzel bir örnektir. İşte meselâ şu anda ben ateş yakıyorum ve çevremi aydın-latıyorum. Benim yaktığım bu ateşle sizler aydınlanıyorsunuz. Gönlünüz aydınlanıyor, ruhunuz ve düşünceniz aydınlanıyor. Bir şeyler anlı-yorsunuz, bir şeyler öğreniyorsunuz. Sizin öğrenmenize, sizin aydınlanmanıza sebep olan bu ateşi şu anda ben tutuşturmaya çalışıyorum. Ama yaktığım bu ateşe karşı ben kendim nötr davranırsam, kendi gayretsizliğim sebebiyle veya kendim konusunda negatif isteğim sebebiyle bu yaktığım ateşten kendim istifade etmek istemezsem, bu yüzden de benim gözümün nûru alınır ve kalbim mühürlenirse; ben de aynen o adam gibi olurum Allah korusun. Ateş yakıp, yaktığı bu ateşle çevresini aydınlatan, ama kendisi bu ateşten mahrum kalan kişi. Çevresine ışık dağıtıp kendisi karanlıkta kalan kişi. Tıpkı ekmek fabrikası kurup imal ettiği on binlerce ekmekle çevresini doyuran ama; akşam evdeki çoluk çocuğuna koltuğunun altında iki tane ekmek götürmeyen adam gibidir. Veya başkalarına dağıttığı ekmekten kendi ağzına götürmeyen adam gibidir. Meselâ birilerine aman namuslarınıza, iffetlerinize sahip çıkın! Derken kendi ehlinin namusuna, iffetine dikkat etmeyen kimse gibi. Veya aman çocuklarınızı Allah’ın istediği biçimde müslümanca eğitin! Dediği halde kendi çocuklarının eğitimine dikkat etmeyen kimse gibi. Birileri onun bu beyanları ve irşatlarıyla aydınlanırken, kendi hayatı tamamen bu konularda karanlık olan adam. Başkalarının çocuklarını eğitmeye çalışırken kendi çocuklarını eğitmeyen, kendi ailesinin namus ve iffetine sahip çıkmayan adam. İşte münafığın durumu bunun gibidir, diyor Rabbimiz. Demek ki kimi insanların görüntülenen örneği buymuş. Kimi insanlar vardı hani vahiyle ilgisiz. Kâfirle müslüman arasında, küfürle iman arasında gelgit yapan insanın örneğiydi bu. İşte kâfir ile mü'min arasında olurmuş bu adam. Hem ateş yakarmış, hem de kâfir gibi davranırmış. Hem başkalarına İslâm’dan söz edermiş, hem de kendisi dediklerine karşı kör ve sağır kesilirmiş. “Artık bunlar görmezler; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, artık dönemezler” (Bakara 18) Olurmuş yâni. Bakıyoruz adama hem Kur’an anlatıyor, hem sünnet yazıyor, hem kitap yazıyor, hem talebe yetiştiriyor, ama kendine karşı o kadar kör ve sağır ki. Başkalarına duyurduklarını kendine karşı uygulama noktasında o kadar kayıtsız, o kadar vurdum duymaz ki adam. Karısına karşı o kadar kör ve sağır ki, çocuklarına karşı o kadar kör ve sağır ki, o kadar sağır ve vurdum duymaz ki adam. Allah korusun, sanki başkalarına duyurduğu dinle kendine uyguladığı din tamamen farklı. Bunu anladık inşallah. İkinci örneğe geçiyorum: Her tarafta yağmur, her tarafta karanlık, kasvet ya da güneşsizlik, aysızlık söz konusu. Yâni böyle bir ortamda bir adam vardır. Şimşek çakıp da etrafı aydınlanınca şöyle biraz biraz adım atma imkânı buluyor; ama ondan sonrasını da onunla görebilse, onunla bulabilse ya! Hayır ondan sonra bocalayıp kalıyor. Nasıl yürüsün de yâni! Bir kere şimşek çaktı, onunla bir adım attı! Ve bitti o kadar. Şöyle değil mi ama bakın; Yâni bu adam kısa bir zaman Kur’-an’la beraber oluyor, sünnetle beraber oluyor. Ayda bir defa veya haftada bir gün geliyor müslümanların sohbetlerine katılıyor, onların ağzından Kur’an sünnet dinliyor, duyduğu bu kırıntılarla biraz biraz içleri aydınlanıyor, onunla birkaç adım atıyorlar, birkaç saat idare ediyorlar; ama daha sonra oradan ayrılınca yine eski vahiysiz hayatlarına dönüverince de yine karanlıklar içinde kalıveriyorlar. Yâni âyetin ifadesinden anlıyoruz ki, şimşek kendisinin dışında olan bir hadîse. Yâni kendisi istediği zaman o şimşeği çaktıramıyor. Şimşeği Allah çaktırıyor. Bunlar da kendileri bizzat Kur’an’la diyalog kurmuyorlar da, yâni istedikleri zaman bu şimşeği çaktıracak, kendileri bizzat Kur’an’la diyalog kurabilecek konuma gelmiyorlar da birilerinin bu ışığı yakmasını bekliyorlar. Birileri bu kitabı okusun! Biz dinleyelim. Birileri anlasın! Birileri bize anlatsın biz onu dinleyelim demeden yanalar. Birileri kitapla meşgul olsun biz işimize bakalım demeden yanalar adamlar. Çünkü bu kitaptan daha öncelikli işleri var adamların. Müslümanlıktan öncelikli işleri var. Para kazanacaklar, arabalarının modelini değiştirecekler, evlerini, sofralarını zenginleştirecekler, millet vekili olacaklar, bakan olacaklar, dekan olacaklar adamlar. Şimdi bunlar dururken kitapla, sünnetle ilgilenmeye zaman ayırmaya ne gerek var. Birileri öğrensinler onu, birileri yaksınlar ışığı biz de onlardan istifade ederiz diyorlar. Yâni bu adamlar bazen bazen iman ediyorlar, gayret ediyorlar, mü'min olmaya çalışıyorlar, anlatanların yanına giderek biraz bir yol buluyorlar; ama daha sonra kendilerinin kitapla diyalogları olmadığı için yine o karanlıklar âlemine dönüveriyorlar. Buradaki karanlık; küfür, nifak ve şüphe karanlığıdır. Vahiyle beraber olunca bir an bunlar kaybolup yerini iman aydınlığı alıyor. Onun aydınlığında birkaç adım atıyorlar, birkaç gün idare ediyorlar ama daha sonra vahiyle ilgileri kesilince, kendi dünyalarına, kendi âlemlerine döndüklerinde kalâkalırlar. Yine orada da bir şeyler yapmaktadırlar, ama boştur bunların hepsi. Ya da burada anlatılan; bu çakan şimşekten kasıt, bu adamların dünyada söyledikleri La İlâhe illallah sözüdür denmiş. Yâni bu adamlar bu sözü söyleyerek bir ışık yakmışlar, müslüman olmuşlar; ama müslümanlığı sadece bununla bırakmışlar. Daha sonra Allah’ın kendilerinden istediği amelleri yaşayarak bu ışığı koruma altına almamışlar, bu imanlarını güçlendirmemişler de yaktıkları bu ışık sönüvermiştir. Müslümanlığı sadece kelime-i şehâdetten ibaret zannettikleri için nûrları sönüvermiştir. Bir de bu âyet münâfıkların dünya hayatında İslâm nîmetinden faydalanmalarını anlatır denmiş. Yâni yakılan bu ışıktan kasıt dünya-da geçici olarak İslâm nîmetlerinden istifade etmeleridir. Dünyada bu adamlar müslüman göründükleri için müslüman kadınlarla evlenirler, müslümanlara varis olurlar, ganîmetten faydalanırlar, kanlarını ve canlarını emin kılarlar. Dünyada bu kadarcık bir istifadeleri olur ama bütün bunlar sadece dünya ile sınırlıdır. Öldükleri zaman her şey bitecektir. Yâni ölünce bu ışık onlar için sönecektir artık anlamına gelecektir bunun mânâsı. Veya bu âyet Hadîd sûresinde anlatıldığı gibi bu münâfıkların kıyamet günü nûrlarının söndürüleceğini anlatır. Hani kıyamet günü mü'minlerle münâfıklar bir arada dururlarken Allah mü'minlere buyuracak ki: "Ey mü'minler! Haydi sizler cennete gidin!" Mü'minler de önlerini ve çevrelerini aydınlatan nûrlarıyla, ışıkları ile oradan ayrılıverince münâfıklar karanlıkta kalıverecekler. Etrafları kapkaranlık oluverecek, üzerlerine bir kaos çökecek, kahrolacaklar, perişan olacaklar ve hemen bağıracaklar müslümanlara: O gün münâfık erkek ve kadınlar mü’minlere şöyle seslenirler: Ey mü’minler! Birazcık bize dönün de nûrunuzdan biz de istifade edelim." (Hadîd 12) Hey! Müslümanlar! Kardeşlerimiz! Arkadaşlarımız! Hemşehrilerimiz! Dönün bize, biraz da biz de bakalım. Şu nûrunuzdan biraz da biz istifade edelim. Ya da bizden tarafa dönseniz de biz de ne yapacağımızı bir bilsek, filan diyecekler. Dünyada da böyleydi zaten bunların vaziyeti. Dünyada da müslümanların yanına geliyorlar onların okuduğu, anlattığı âyetlerden biraz biraz kırıntı alıyorlar, bu kırıntı bilgilerle biraz yol alıyorlar, birkaç gün idare ediyorlar ama sonra kendi dünyalarına dönüverince de karanlıkta kalıveriyorlardı. İşte burada da aynen böyle. Dönün bizden tarafa da biraz nûrunuzdan istifade edelim diyecekler. Denilecek ki onlara: "Dönün arkanıza ve nûrunuzu arkanızda arayın." (Hadîd aynı âyetin devamı) Yâni hayrola beyler! Ne oluyor? Hayrola bir durum mu var? Dönün geriye de nûrunuzu arkanızda arayın bakalım. Dünyada nûr bulacaktınız! Dünyadan nûr getirecektiniz! Burada nûr mu aranır? Burada nûr mu bulunur? Dünyada arasaydınız bu nûru! Biz bunu dünyadan getirdik. Bu nûr Kur’andı! Bu nûr vahiydi! Vahiyden ne kadar haberdarsa kişi, onun o kadar nûru var demektir. Hayatını düzenleyecek kadar, kendisine yol gösterecek kadar bir âyetten haberdar olan kişinin bir âyetlik nûru, on âyet bilenin on âyetlik nûru, yirmi sûre bilenin yirmi sûrelik nûru vardır. Kitaptan hiç haberi olmayanlar da nûrsuzlardır. İşte Bakara sûresinin bu âyetinde de belki dünyada yanan bu nûrlarının âhirette söneceği anlatılmaktadır diyoruz. Gelelim ikinci misale: Bu misalde de Allah yağmurdan söz eder. Yağmur Kur’an’a benzetilmiştir. Nasıl ki yağmur ölü araziyi dirilten bir rahmet kayna-ğıysa, Kur’an da ölü kalpleri ve hasta ruhları diriltmek için gelmiş bir rahmet kaynağıdır. Misaldeki karanlık, gök gürlemesi ve şimşek ise, bu vahiyle ilgi kurma yolunda, bu vahiyden istifade etme yolunda, yâni kulluk yolunda, İslâm’ı yaşama yolunda insanın önünü kesen engeller demektir. İslâm’ı yaşamaya çalışırken, İslâm düşmanlarının ortaya koyduğu tehlike ve güçlükleri temsil eder. İşte bu münâfıklar ortalık biraz yatıştığı zaman, işler iyi gittiği ve tehlikeler söz konusu olmadığı zaman İslâm’ı yaşamaya koyulurlar. Ama kulluklarının önünü birtakım tehlike-ler kestiği zaman, önlerine birtakım engel bulutları çıktığı zaman da, meselâ tayinlerinin çıkarılması gibi, soruşturma, kovuşturma gibi, ma-aşının kesilmesi, tayininin çıkarılması gibi. O zaman da kalakalırlar. Allah’ın kendilerinden beklediği kullukları terk ediverirler. Yâni bunlar kalben tamamen kâfir değillerse de İslâm’ı ancak kendilerini tehlikeye sokmayacak boyutta uygulayan insanlardır. İş tehlike boyutuna ulaştığı anda kalakalırlar, bir adım dahi atamazlar. Veya buradaki karanlık, yıldırım ve şimşek, adamların ön yargılarına ve beklentilerine ters düşen âyetlerdir. Adamlar ön yargılarına ters düşen emirlerle karşı karşıya geldikleri zaman şaşkınlık içinde kalâkalırlar. Meselâ cihada çağrıldıkları zaman, Allah yolunda mal ve canı fedâya çağrıldıkları zaman dona kalırlar. Veya namaz, tamam kılalım da bu tesettür de ne olacak yâni? Derler. Bu şartlarda yâni çok zor bu iş! Bu devirde olmaz bunlar derler. İşlerine gelen konularda yürürler; ama işerine gelmeyen konularda kalakalırlar. Kur’an’da yıldırım gibi bazı tehditler, bazı vaadler vardır. Yine Kur’an’da şimşek gibi parlak hüccetler, deliller vardır. İşte bu adamlar Kur’an’ı dinlerken sanki yıldırımlara, şimşeklere tutulmuş insanlar gibi bunları duymamak için, meselâ âhireti duymamak için ölüm korkusundan elleriyle kulaklarını tıkarlar. Bir yerde on dakika kadar cehennemi anlattım. Oradakilerden birisi o kadar sıkıldı ki çatladı, patladı sanki: Yeter yahu be! Dedi, başka konu bilmez misin sen! Gideceği yerin anlatılmasına tahammül edemedi adam. Tevbe sûresinde bu tür insanlar için: "Eğer korunmak için bir yer, yahut mağaralar, ya da sokulacak bir delik bulabilselerdi hemen oraya doğru yönelip koşarlardı." (Tevbe 57) Buyurulur. Veya İslâm’ın izzetinden onlara bir pay, bir nasip, bir paye düşünce mîras gibi, ganîmet gibi, müslüman kadınlarla evlenme gibi. Buna güvenip yürürler. Ama istemedikleri, hoşlanmadıkları bir şeyle karşılaşınca da donakalırlar. Bu âyet onların kıyamet günkü durumlarını anlatır da denmiş. Kimilerinin nûru fersahlarca mesafeyi aydınlatır. Medine’den Aden’e kadar. Kimilerininki ancak ayaklarının önünü aydınlatır. Kimilerinin ışığı hepten sönmüştür. Kimilerinin ki bazen yanar bazen söner. Burada anlatılan münâfıklarınki gibi. Yâni bu adamlar aslında karanlık içindeler de, kendi kendilerine kendi karanlık dünyalarının ışığıyla yürüdüklerini zannediyorlar. Böylece anlıyoruz ki; münâfıklar iki kısımdır. Birincisi; önceki âyette anlatılan kalben kâfir olup çıkarları sebebiyle müslüman gö-rünmeye çalışan insanlar. İkincisi; bu sonraki âyette anlatılan kalpleri tamamen kâfir olmasa da İslâm’ı ancak kendilerini tehlikeye sokmayacak boyutta uygulayan ve herhangi bir tehlike anında veya hoşlarına gitmeyen, nefislerine ağır gelen emir ve tekliflerle karşı karşıya kaldıklarında da donakalan insanlar. Nitekim Allah’ın Rasûlü Buhârî’deki bir hadislerinde şöyle anlatır: "Üç şey vardır ki; bunlar her kimde bulunursa o halis münâfıktır. Ama kimde de bunlardan bir tanesi bulunursa onu terk edene kadar o kişide nifak alâmeti var demektir. Bunlar şunlardır: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaâdettiği zaman vaadinden döner, kendisine emanet edildiği zaman emanete ihanet eder."