Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

20. Ayet

20Bakara Suresi
Mushafta Aç

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

Şimşek neredeyse gözlerini (hızlıca alıp) kapıverecek. (Şimşeğin ışığı) önlerini her aydınlattığında onun ışığında yürürler. Onları karanlıkta bırakınca (korku ve şaşkınlıkla) yerlerine çakılırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görme duyularını alıverirdi. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

20:"Şimşek neredeyse onların gözlerini alıvere­cek; Şimşek onlara ne zaman aydınlık verdi, onun ışığında yü­rüyorlar, ama her ne zaman karanlık üzerlerine çöktü, di­kilip kalıyorlar. Yâni şimşek gözlerini kamaştıracak biçimde parlak bir ışık saçı­yordu. "Şimşek onlara ne zaman aydınlık verdiğinde." "Onun ışığında yürüyordular." Onun aydınlığında yol bulma imkânı elde ediyorlardı. Ama: "Ama onlara karartı verdi mi kalıveriyordular." Bu manzara da anlaşıldı mı? Anlaşıldı. Şimdi neymiş? Işık var; acaba bu vahiy mi? Ateş yakan biri var; acaba bu Peygamber mi? Yoksa bu ateşi yakan adamın kendisi mi? Şu oldu; acaba melek mi? Öteki oldu; arz mı? diye burada anla­tılanları teşbih-i temsili olarak hepsini başka bir şeye benzetmeye ça­lışmak yerine, bu olayı bizim anlayacağımız âyetleri anlatan âyetler olarak anlasak belki biraz daha hoş olacak. Meselâ baştaki örneğe dönüyorum şimdi: Bir adam var ateş ya­kıyor, çevresini aydınlatıyor, ama kendisi ateşle ilgisini kes­miş adam. Neden kesmiş? “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mü­hür­lemiş­tir. Gözlerinin önünde de perdeler vardır. Ve onlar için büyük bir azap vardır." (Bakara 7) Âyetinde anlatılanlardan olmuş da onun için ilgisini kesmiş. Yâni Allah onun gözü­nün işini, kulağının işini, kalbinin işini bitirmiş, anlama özelliğini bi­tirmiş de ondan. Artık o insan hem ateş yakıyor, hem çevresinde­kileri aydınlatıyor, ama kendisi ondan mahrum kalı­yor. Öyleyse bu, kişinin kaybını anlatan, ya da nifakını ortaya koyan güzel bir örnektir. İşte meselâ şu anda ben ateş yakıyorum ve çevremi aydın-latıyorum. Benim yaktığım bu ateşle sizler aydınlanıyorsunuz. Gönlü­nüz aydınlanıyor, ruhunuz ve düşünceniz aydınlanıyor. Bir şeyler anlı-yorsunuz, bir şeyler öğreniyorsunuz. Sizin öğrenme­nize, sizin aydın­lanmanıza sebep olan bu ateşi şu anda ben tu­tuşturmaya çalışıyo­rum. Ama yaktığım bu ateşe karşı ben kendim nötr davranırsam, kendi gayretsizliğim sebebiyle veya kendim ko­nusunda negatif iste­ğim sebebiyle bu yaktığım ateşten kendim is­tifade etmek istemez­sem, bu yüzden de benim gözümün nûru alınır ve kalbim mühürle­nirse; ben de aynen o adam gibi olurum Allah korusun. Ateş yakıp, yaktığı bu ateşle çevresini aydınlatan, ama ken­disi bu ateşten mahrum kalan kişi. Çevresine ışık dağıtıp kendisi karan­lıkta kalan kişi. Tıpkı ekmek fabrikası kurup imal ettiği on binlerce ek­mekle çevresini doyuran ama; akşam evdeki çoluk ço­cuğuna koltu­ğunun altında iki tane ekmek götürmeyen adam gibi­dir. Veya başkala­rına dağıttığı ekmekten kendi ağzına götürme­yen adam gibidir. Meselâ birilerine aman namuslarınıza, iffetlerinize sahip çıkın! Derken kendi ehlinin namusuna, iffetine dikkat etmeyen kimse gibi. Veya aman çocuklarınızı Allah’ın istediği biçimde müslümanca eğitin! Dediği halde kendi çocuklarının eğitimine dik­kat etmeyen kimse gibi. Birileri onun bu beyanları ve irşatlarıyla aydınlanırken, kendi hayatı tamamen bu konularda karanlık olan adam. Başkalarının çocuklarını eğitmeye çalışırken kendi çocukla­rını eğitmeyen, kendi ailesinin na­mus ve iffetine sahip çıkmayan adam. İşte münafığın durumu bunun gibidir, diyor Rabbimiz. Demek ki kimi insanların görüntülenen örneği buymuş. Kimi in­sanlar vardı hani vahiyle ilgisiz. Kâfirle müslüman arasında, küfürle iman arasında gelgit yapan insanın örneğiydi bu. İşte kâfir ile mü'min arasında olurmuş bu adam. Hem ateş yakarmış, hem de kâfir gibi davranırmış. Hem başkalarına İslâm’dan söz edermiş, hem de kendisi dediklerine karşı kör ve sağır kesilirmiş. “Artık bunlar görmezler; sağırdırlar, dilsizdirler, kör­dürler, artık dönemezler” (Bakara 18) Olurmuş yâni. Bakıyoruz adama hem Kur’an anlatıyor, hem sün­net yazıyor, hem kitap yazıyor, hem talebe yetiştiriyor, ama ken­dine karşı o kadar kör ve sağır ki. Başkalarına du­yurduklarını kendine karşı uygulama noktasında o kadar kayıtsız, o kadar vurdum duymaz ki adam. Karısına karşı o kadar kör ve sa­ğır ki, çocuklarına karşı o kadar kör ve sağır ki, o kadar sağır ve vurdum duymaz ki adam. Allah korusun, sanki başkalarına duyur­duğu dinle kendine uyguladığı din tamamen farklı. Bunu anladık inşallah. İkinci örneğe geçiyorum: Her tarafta yağmur, her tarafta ka­ran­lık, kasvet ya da güneşsizlik, aysızlık söz konusu. Yâni böyle bir or­tamda bir adam vardır. Şimşek çakıp da etrafı aydınlanınca şöyle bi­raz biraz adım atma imkânı buluyor; ama ondan sonrasını da onunla görebilse, onunla bulabilse ya! Hayır ondan sonra bo­calayıp kalıyor. Nasıl yürüsün de yâni! Bir kere şimşek çaktı, onunla bir adım attı! Ve bitti o kadar. Şöyle değil mi ama bakın; Yâni bu adam kısa bir zaman Kur’-an’la beraber oluyor, sünnetle beraber oluyor. Ayda bir defa veya haftada bir gün geliyor müslümanların sohbetlerine katılıyor, onların ağzından Kur’an sünnet dinliyor, duyduğu bu kırıntılarla biraz biraz içleri aydınlanıyor, onunla birkaç adım atıyorlar, birkaç saat idare edi­yorlar; ama daha sonra oradan ayrılınca yine eski vahiysiz hayatla­rına dönüverince de yine karanlıklar içinde kalıve­riyorlar. Yâni âyetin ifadesinden anlıyoruz ki, şimşek kendisinin dı­şında olan bir hadîse. Yâni kendisi istediği zaman o şimşeği çaktı­ramıyor. Şimşeği Allah çaktırıyor. Bunlar da kendileri bizzat Kur’an’la diyalog kurmuyorlar da, yâni istedikleri zaman bu şimşeği çaktıracak, kendileri bizzat Kur’an’la diyalog kurabilecek konuma gelmiyorlar da birilerinin bu ışığı yakma­sını bekliyorlar. Birileri bu kitabı okusun! Biz dinleyelim. Birileri anla­sın! Birileri bize anlatsın biz onu dinleyelim demeden yanalar. Birileri kitapla meşgul olsun biz işimize bakalım demeden yanalar adamlar. Çünkü bu kitaptan daha öncelikli işleri var adamların. Müslümanlıktan öncelikli işleri var. Para kazanacaklar, arabalarının modelini değiştire­cekler, evlerini, sofralarını zenginleştirecekler, millet vekili olacaklar, bakan olacaklar, dekan olacaklar adamlar. Şimdi bunlar dururken ki­tapla, sünnetle ilgilenmeye zaman ayırmaya ne gerek var. Birileri öğ­rensinler onu, birileri yaksınlar ışığı biz de onlardan istifade ederiz di­yorlar. Yâni bu adamlar bazen bazen iman ediyorlar, gayret edi­yorlar, mü'min olmaya çalışıyorlar, anlatanların yanına giderek bi­raz bir yol buluyorlar; ama daha sonra kendilerinin kitapla diyalog­ları olmadığı için yine o karanlıklar âlemine dönüveriyorlar. Buradaki karanlık; küfür, nifak ve şüphe karanlığıdır. Va­hiyle be­raber olunca bir an bunlar kaybolup yerini iman aydınlığı alıyor. Onun aydınlığında birkaç adım atıyorlar, birkaç gün idare ediyorlar ama daha sonra vahiyle ilgileri kesilince, kendi dünyala­rına, kendi âlemlerine döndüklerinde kalâkalırlar. Yine orada da bir şeyler yap­maktadırlar, ama boştur bunların hepsi. Ya da burada anlatılan; bu çakan şimşekten kasıt, bu adam­la­rın dünyada söyledikleri La İlâhe illallah sözüdür denmiş. Yâni bu adamlar bu sözü söyleyerek bir ışık yakmışlar, müslüman olmuşlar; ama müslümanlığı sadece bununla bırakmışlar. Daha sonra Allah’ın kendilerinden istediği amelleri yaşayarak bu ışığı koruma altına al­mamışlar, bu imanlarını güçlendirmemişler de yaktıkları bu ışık sönü­vermiştir. Müslümanlığı sadece kelime-i şehâdetten ibaret zannettik­leri için nûrları sönüvermiştir. Bir de bu âyet münâfıkların dünya hayatında İslâm nîmetin­den faydalanmalarını anlatır denmiş. Yâni yakılan bu ışık­tan kasıt dün­ya-da geçici olarak İslâm nîmetlerinden istifade et­meleridir. Dünyada bu adamlar müslüman göründükleri için müslüman kadınlarla evle­nirler, müslümanlara varis olurlar, ganî­metten faydalanırlar, kanlarını ve canlarını emin kılarlar. Dünyada bu kadarcık bir istifadeleri olur ama bütün bunlar sadece dünya ile sınırlıdır. Öldükleri zaman her şey bitecektir. Yâni ölünce bu ışık onlar için sönecektir artık anlamına ge­lecektir bunun mânâsı. Veya bu âyet Hadîd sûresinde anlatıldığı gibi bu münâfıkla­rın kıyamet günü nûrlarının söndürüleceğini anlatır. Hani kıyamet günü mü'minlerle münâfıklar bir arada dururlarken Allah mü'minlere buyu­racak ki: "Ey mü'minler! Haydi sizler cennete gi­din!" Mü'minler de ön­lerini ve çevrelerini aydınlatan nûrlarıyla, ışıkları ile oradan ayrılıve­rince münâfıklar karanlıkta kalıverecek­ler. Etrafları kapkaranlık oluve­recek, üzerlerine bir kaos çökecek, kahrolacaklar, perişan olacaklar ve hemen bağıracaklar müslümanlara: O gün münâfık erkek ve kadınlar mü’minlere şöyle seslenirler: Ey mü’minler! Birazcık bize dönün de nûru­nuzdan biz de istifade edelim." (Hadîd 12) Hey! Müslümanlar! Kardeşlerimiz! Arkadaşlarımız! Hemşeh­rile­rimiz! Dönün bize, biraz da biz de bakalım. Şu nûrunuzdan biraz da biz istifade edelim. Ya da bizden tarafa dönseniz de biz de ne ya­pacağımızı bir bilsek, filan diyecekler. Dünyada da böy­leydi zaten bunların vaziyeti. Dünyada da müslümanların yanına geliyorlar onla­rın okuduğu, anlattığı âyetlerden biraz biraz kırıntı alıyorlar, bu kırıntı bilgilerle biraz yol alıyorlar, birkaç gün idare edi­yorlar ama sonra kendi dünyalarına dönüverince de karanlıkta ka­lıveriyorlardı. İşte bu­rada da aynen böyle. Dönün bizden tarafa da bi­raz nûrunuzdan isti­fade edelim diyecekler. Denilecek ki onlara: "Dönün arkanıza ve nûrunuzu arkanızda ara­yın." (Hadîd aynı âyetin devamı) Yâni hayrola beyler! Ne oluyor? Hayrola bir durum mu var? Dö­nün geriye de nûrunuzu arkanızda arayın bakalım. Dünyada nûr bulacaktınız! Dünyadan nûr getirecektiniz! Burada nûr mu aranır? Bu­rada nûr mu bulunur? Dünyada arasaydınız bu nûru! Biz bunu dün­yadan getirdik. Bu nûr Kur’andı! Bu nûr vahiydi! Vahiyden ne kadar haberdarsa kişi, onun o kadar nûru var demektir. Hayatını düzenleye­cek kadar, kendisine yol gösterecek kadar bir âyetten haberdar olan kişinin bir âyetlik nûru, on âyet bilenin on âyetlik nûru, yirmi sûre bile­nin yirmi sûrelik nûru vardır. Kitaptan hiç haberi olmayanlar da nûr­suzlardır. İşte Bakara sûresinin bu âyetinde de belki dünyada yanan bu nûrlarının âhirette söneceği anlatılmakta­dır diyoruz. Gelelim ikinci misale: Bu misalde de Allah yağmurdan söz eder. Yağmur Kur’an’a benzetilmiştir. Nasıl ki yağmur ölü araziyi dirilten bir rahmet kay­na-ğıysa, Kur’an da ölü kalpleri ve hasta ruhları diriltmek için gel­miş bir rahmet kaynağıdır. Misaldeki karanlık, gök gürlemesi ve şimşek ise, bu vahiyle ilgi kurma yolunda, bu vahiyden istifade etme yolunda, yâni kulluk yo­lunda, İslâm’ı yaşama yolunda insanın önünü kesen engeller demek­tir. İslâm’ı yaşamaya çalışırken, İslâm düşmanlarının ortaya koyduğu tehlike ve güçlükleri temsil eder. İşte bu münâfıklar orta­lık biraz yatış­tığı zaman, işler iyi gittiği ve tehlikeler söz konusu olmadığı zaman İslâm’ı yaşamaya koyulurlar. Ama kulluklarının önünü birtakım tehli­ke-ler kestiği zaman, önlerine birtakım engel bulutları çıktığı zaman da, meselâ tayinlerinin çıkarılması gibi, so­ruşturma, kovuşturma gibi, ma-aşının kesilmesi, tayininin çıkarılması gibi. O zaman da kalaka­lır­lar. Allah’ın kendilerinden beklediği kullukları terk ediverirler. Yâni bunlar kalben tamamen kâfir değillerse de İslâm’ı ancak kendilerini tehlikeye sokmayacak boyutta uygulayan insanlardır. İş tehlike boyu­tuna ulaştığı anda kalakalırlar, bir adım dahi atamazlar. Veya buradaki karanlık, yıldırım ve şimşek, adamların ön yar­gılarına ve beklentilerine ters düşen âyetlerdir. Adamlar ön yargılarına ters düşen emirlerle karşı karşıya geldikleri zaman şaşkınlık içinde kalâkalırlar. Meselâ cihada çağrıldıkları zaman, Allah yolunda mal ve canı fedâya çağrıldıkları zaman dona kalır­lar. Veya namaz, tamam kılalım da bu tesettür de ne olacak yâni? Derler. Bu şartlarda yâni çok zor bu iş! Bu devirde olmaz bunlar derler. İşlerine gelen konularda yü­rürler; ama işerine gelmeyen konularda kalakalırlar. Kur’an’da yıldırım gibi bazı tehditler, bazı vaadler vardır. Yine Kur’an’da şimşek gibi parlak hüccetler, deliller vardır. İşte bu adamlar Kur’an’ı dinlerken sanki yıldırımlara, şimşeklere tutulmuş insanlar gibi bunları duymamak için, meselâ âhireti duymamak için ölüm korku­sundan elleriyle kulaklarını tıkarlar. Bir yerde on dakika kadar cehen­nemi anlattım. Oradakilerden birisi o kadar sıkıldı ki çatladı, patladı sanki: Yeter yahu be! Dedi, başka konu bilmez mi­sin sen! Gideceği yerin anlatılmasına tahammül edemedi adam. Tevbe sûresinde bu tür insanlar için: "Eğer korunmak için bir yer, yahut mağaralar, ya da sokulacak bir delik bulabilselerdi hemen oraya doğru yönelip koşarlardı." (Tevbe 57) Buyurulur. Veya İslâm’ın izzetinden onlara bir pay, bir nasip, bir paye dü­şünce mîras gibi, ganîmet gibi, müslüman kadınlarla evlenme gibi. Buna güvenip yürürler. Ama istemedikleri, hoşlanmadıkları bir şeyle karşılaşınca da donakalırlar. Bu âyet onların kıyamet günkü durumlarını anlatır da den­miş. Kimilerinin nûru fersahlarca mesafeyi aydınlatır. Medine’den Aden’e kadar. Kimilerininki ancak ayaklarının önünü aydınlatır. Kimilerinin ışığı hepten sönmüştür. Kimilerinin ki bazen yanar bazen söner. Bu­rada anlatılan münâfıklarınki gibi. Yâni bu adamlar as­lında karanlık içindeler de, kendi kendilerine kendi karanlık dün­yalarının ışığıyla yü­rüdüklerini zannediyorlar. Böylece anlıyoruz ki; münâfıklar iki kısımdır. Birincisi; önceki âyette anlatılan kalben kâfir olup çıkarları sebebiyle müslüman gö-rünmeye çalışan insanlar. İkincisi; bu sonraki âyette anlatılan kalpleri tamamen kâfir olmasa da İslâm’ı ancak kendilerini tehlikeye sokma­yacak boyutta uygulayan ve herhangi bir tehlike anında veya hoşla­rına gitmeyen, nefislerine ağır gelen emir ve tekliflerle karşı karşıya kaldıklarında da donakalan insanlar. Nitekim Allah’ın Rasûlü Buhârî’deki bir hadislerinde şöyle anla­tır: "Üç şey vardır ki; bunlar her kimde bulunursa o ha­lis münâfıktır. Ama kimde de bunlardan bir tanesi bulu­nursa onu terk edene kadar o kişide nifak alâmeti var de­mektir. Bunlar şunlardır: Konuştuğu zaman ya­lan söyler, vaâdettiği zaman vaadinden döner, kendisine emanet edil­diği zaman emanete ihanet eder."