218:"Gerçekten iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda savaşanlar (yok mu?) işte Allah’ın rahmetini ümit edenler bunlardır. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir." Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman edenler, bu imanlarını amele dönüştürüp pratize etme imkânı bulamadıkları için, zulüm ortamından kulluk ortamına hicret edenler ve imanlarını yaşamak üzere cehd ü gayret edenler, cihad edenler, işte Allah’ın yardımı ve rahmeti bunlarla beraberdir. İman eden ve imanlarını yaşayabilecekleri bir ortama hicret edenler. İman ve cihatla alâkalı Bakara sûresinin önceki âyetlerinde epey bir şeyler demeye çalıştık. Burada inşallah hicretle alâkalı da bir şeyler söylemeye çalışalım. Allah’ın Rasûlü ve beraberindeki müslümanlar, Mekke’li kâ-firlerin işkenceleri altında bunalmışlar, imanlarını yaşama imkânı bulamayınca evlerini, eşyalarını, mallarını, mülklerini bırakarak, öz vatanlarını terk ederek, Allah’a kulluğu icra edebilecekleri Medine’ye hicret ettiler. Hicreti değerlendirirken Mekke’deki on üç yılı göz önünde tutmak zorundayız. Allah’ın Rasûlü Mekke’de tek başına ortaya çıkmış ve çevresini Allah’a kulluğa davet ediyordu. Yapayalnızdı. Kimsesi yoktu, yardımcısı yoktu, desteği yoktu. Hanımı Hatice’ye sorar Allah’ın Rasû-lü:"Kim inanır bana şimdi ey Hatice?" Şu yalnızlığı bir tasavvur edin. Tebliğ için keşke ömrümüzde bir kerecik biz de duyabilseydik bu kaygıyı! Kim inanır şimdi bana? Dünya o kadar geniş ki! İnsan o kadar çok ki! İlişkiler o kadar girift ki! Kurulu düzen İslâm’dan o kadar uzak ki! Neresinden tutsundu Allah’ın Rasûlü? Nereden başla-sındı işe? "Kimse bana inanmazken o inandı!" derken, Hatice anamızı ne kadar sevdiğini anlıyoruz Rasûl-i Ekrem’in. Taştan adam ararken bir Ebu Bekir’in, bir Ali’nin kim bilir onu ne kadar sevindirdiğini anlamaya çalışıyoruz. Kavminin vurdum duymaz kesildiği, akrabalarının sağır bir duvar kesildiği günlerde Bilâl’in onu ne kadar mutlu ettiğini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü o günlerde müslüman olmak gerçekten çok zor ve tehlikeliydi. Ben müslüman oldum demek, âdeta işkenceye adaylığını koymak gibiydi. Tek başına dünyayı omuzlamak isteyen bir Allah nebisine omuz vermek cidden büyük cesaret işiydi. Ama bakıyoruz ki Ebu Bekir ve Ali o zor günde, onun yanında yer aldıkları gibi daha sonra hicret esnasında da bunlardan birisi mutlak zarar göreceği, ya da kesinlikle öldürüleceği bir yatağa uzanması, Rasulullah’ın yatağına girmesi, diğerinin de onunla beraber gece yola koyulması gösteriyor ki; sanki hicretle ilk günler ucuca gelmişti. Hicret öncesi on üç yılın karakteri tebliğdi. Sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı şirk çerçevesinde şekillenmiş bir toplum bünyesinde İslâm’ı tebliğ. Bakıyoruz, on üç yıl Allah’ın Rasûlü kendi evinde, Allah’ın Ra-sulü Safa tepesinde, Allah’ın Rasûlü Ukaz’da, Allah’ın Rasûlü Kâbe-nin içinde, Allah’ın Rasûlü Erkam’ın evinde, pazarda, panayırda, deve güreşlerinin yapıldığı yerde, şiir müsabakalarının yapıldığı meydanda, taşradan gelen kervanların arasında, insanların toplandığı çadırların içinde. Eşine anlatıyor, akrabalarına anlatıyor, ticaret için gelenlere anlatıyor, Mekke’li müşriklere anlatıyor, anlatıyor. Sonuna kadar mücâdelesini sürdürüyor. İşte hicret öncesinin ortamı budur. Muhammed İkbal der ki: "Binlerce yıldızın kanı akmadan şafak sök-mez!" Hicret böyle bir dönemi yaşamanın sonucudur. Önce inanan, sonra bu inancı bütün cihana haykıran, inancını yaşama yolunda karşısına kâfirlerin çıkardığı tüm engellemelere karşı sabreden, inancından ve bu inanca dayalı yaşamasından vazgeçmemek üzere direnen kişinin işidir hicret. Hicret, tavır ortaya koymadır. İmanımızı, tavrımızı ortaya koymaya çalışırken, konumumuzu değiştirmeye çalışırken şehrin tüm kapıları yüzümüze kapanmış, çevremiz inancımızı yaşamamıza imkân vermeyecek duruma gelmişse, kendi kafamızda planladığımız mekân değişikliği için seçtiğimiz Habeşistan pek elverişli olmamışsa, acaba mı diye gittiğimiz Taif’ten kan revan içinde dönmek zorunda kalmışsak, o zaman Allah’ın bize de bir Medine lütfedeceğine inanacağız ve işte o zaman mekân değişikliği zorunlu olacaktır diyoruz. Hicret, İslâm’ın yaşanmadığı bir mekândan İslâm’ın yaşandığı bir mekâna göçtür. Tabii bütün müslümanlardan muhacir olmaları istenmez. Bazılarının da Ensâr olmaları istenir, bunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Mekke’deki Medine’ye hicret ederken, Medine’dekiler de biz de Mekke’ye hicret edeceğiz dememelidir yâni. Hicret, kişinin bulunduğu konumdan, bulunduğu makamdan ayrılmasıdır. Yaşadığınız şehir, oturduğunuz mahalle eğer kulluğunuza engel oluyorsa, Allah’a kulluğu becerebileceğiniz başka bir mahalleye gitmeniz hicrettir. İçinde bulunduğunuz arkadaş grubu, sizin Allah’a kulluğu icra etmenize engel oluyorsa, o arkadaş grubunu terk edip kulluğunuza yardımcı olabilecek başka bir arkadaş grubuna gitmeniz hicrettir. Mesleğiniz Allah’a kulluğunuza engelse o mesleği terk edip başka bir meslek seçmeniz hicrettir. Dükkanın sebebiyle, çoluk çocuğun sebebiyle, okulun sebebiyle Allah’a kul olamadım mı diyorsun, Allah’ın arzı geniştir, o ortamdan başka bir ortama hicret edersin. Mü'min, eğer bulunduğu bölgede karısına söz geçiremiyor, çocuklarını eğitemiyorsa o bölgeyi değiştirmek zorundadır. Bulunduğumuz bir anlayıştan, bir yapıdan, başka bir yapıya, bulunmuş olduğumuz bir iş dünyasından başka bir dünyaya, müşriklikten mü'minliğe ayrılmaktır. Başta şirk olmak üzere tüm günahlardan, tüm haramlardan, Allah’ın menettiği herşeyden kaçan ve iyiye, doğruya yönelen herkes hicreti yaşamaktadır. Allah’ın Rasulü bir hadislerinde bu hususu şöyle anlatır: "Fitne ve bozgun içinde ibâdet, bana hicret etmek demektir." (Müslim Fiten 130) Zira hicretteki temel hedef, İslâm’ın yaşanmasıdır. Bulunduğu yerde de aynı şeyi yapan kişi, aynı amaç içinde demektir. Haramları terk etmek, vatanı terk etmek kadar zordur. Günümüzde haramlara o kadar alışılmıştır ki, onları terk etmek çok zordur. Özellikle kurumlaşmış günahlar. Hicret bazen toplumun içindeyken, toplumdan etkilenmemeyi becerebilmektir. Allah’ın Resûlüne Mekke’de ilk gelen âyetler bunu anlatıyordu: "Peygamberim! Onlardan güzellikle ayrıl!" (Müddessir 10) Bakıyoruz ki, bu hicret emrini alan Allah’ın Rasûlü Mekke’yi terk etmedi, toplumdan iraz edip onlarla tamamen ilişkilerini kesmedi. Toplumun içindeyken toplumdan etkilenmemek türünde bir hicret gerçekleştirdi Allah’ın Rasûlü. Toplumun anlayışlarından, düşüncelerinden, kültürlerinden, kültür evlerinden, örf ve âdetlerinden güzellikle ayrıl peygamberim! diyordu Rabbimiz. Giyim kuşam anlayışın onlarınkinden farklı olsun! Düğün anlayışın, okuma anlayışın, mala bakışın, ikram anlayışın, kazanma harcama anlayışın, hâsılı tüm anlayışların onlarınkinden farklı olsun! diyordu Rabbimiz. Bu tip bir hicret, kıyamete kadar devam edecektir mü'minlerin hayatında. Öyleyse bizler toplumun içindeyken, toplumdan etkilenmeme-ye çalışacağız. Babalarımızın yanlışlarından, analarımızın huysuzluk-larından, toplumun gayri İslâmî tarzı telakkilerinden, komşularımızın ahlâksızlıklarından veya bize empoze edilen İslâm dışı hayat programlarının tümünden hicret edeceğiz. Eğer bütün bu âyetleri amel etmek üzere okuyorsak, hayatımı-za aktarmak üzere dinliyorsak, buraya bunun için geliyorsak o zaman biraz biraz taşınalım bulunduğumuz ortamlardan. Ayrılalım bulunduğumuz alanlardan. Meselâ hangi alandaydık? Mal mülk alanında mıy-dık? Moda ortamında mıydık? Ekran alanında mıydık? Neredeydik? Nereye yerleştirmiştik kendimizi? O yerleşim alanlarımızı İslâm’ın istediği yerleşim alanlarına değiştirelim, hicret edelim inşallah. Evet, âyet-i kerîmede önce iman, sonra hicret, daha sonra da cihad ve zaferin geldiğini görüyoruz. İmanını tam olarak yaşamak için hicreti ve cihadı göze alamayan, malını, evini, vatanını, işini, aşını, ko-numunu, statüsünü, kavmini, kabilesini terk etmeyi göze alamayan bir İslâm topluluğunun muzaffer olması ve gerçek İslâm’ı yaşaması da asla mümkün olmayacaktır.