Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

218. Ayet

218Bakara Suresi

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Hiç şüphesiz iman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimseler… Allah’ın rahmetini ancak onlar umabilir. Allah (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

218:"Gerçekten iman edenler, hicret edenler ve Al­lah yolunda savaşanlar (yok mu?) işte Allah’ın rah­metini ümit edenler bunlardır. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir." Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman edenler, bu imanlarını amele dönüştürüp pratize etme imkânı bulamadıkları için, zulüm or­tamından kulluk ortamına hicret edenler ve imanlarını yaşamak üzere cehd ü gayret edenler, cihad edenler, işte Allah’ın yardımı ve rahmeti bunlarla beraberdir. İman eden ve imanlarını yaşayabilecekleri bir ortama hicret edenler. İman ve cihatla alâkalı Bakara sûresinin önceki âyetlerinde epey bir şeyler demeye çalıştık. Burada inşallah hic­retle alâkalı da bir şeyler söylemeye çalışalım. Allah’ın Rasûlü ve beraberindeki müslümanlar, Mekke’li kâ-firlerin işkenceleri altında bunalmışlar, imanlarını yaşama imkânı bu­lamayınca evlerini, eşyalarını, mallarını, mülklerini bırakarak, öz va­tanlarını terk ederek, Allah’a kulluğu icra edebilecekleri Me­dine’ye hicret ettiler. Hicreti değerlendirirken Mekke’deki on üç yılı göz önünde tutmak zorundayız. Allah’ın Rasûlü Mekke’de tek ba­şına or­taya çıkmış ve çevresini Allah’a kulluğa davet ediyordu. Yapayalnızdı. Kimsesi yoktu, yardımcısı yoktu, desteği yoktu. Hanımı Hatice’ye so­rar Allah’ın Rasû-lü:"Kim inanır bana şimdi ey Hatice?" Şu yalnızlığı bir tasavvur edin. Tebliğ için keşke öm­rümüzde bir kerecik biz de duyabilseydik bu kaygıyı! Kim inanır şimdi bana? Dünya o ka­dar geniş ki! İnsan o kadar çok ki! İlişkiler o kadar girift ki! Kurulu dü­zen İslâm’dan o kadar uzak ki! Neresin­den tutsundu Allah’ın Rasûlü? Nereden başla-sındı işe? "Kimse bana inanmazken o inandı!" derken, Hatice anamızı ne kadar sevdiğini anlıyoruz Rasûl-i Ekrem’in. Taştan adam ararken bir Ebu Bekir’in, bir Ali’nin kim bilir onu ne kadar sevindirdiğini anlamaya çalışıyoruz. Kavminin vurdum duymaz ke­sildiği, akrabaları­nın sağır bir duvar kesildiği günlerde Bilâl’in onu ne kadar mutlu etti­ğini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü o günlerde müslüman olmak gerçekten çok zor ve teh­likeliydi. Ben müslüman oldum demek, âdeta işkenceye adaylı­ğını koymak gibiydi. Tek başına dünyayı omuzlamak isteyen bir Allah ne­bisine omuz vermek cidden büyük cesaret işiydi. Ama ba­kıyoruz ki Ebu Bekir ve Ali o zor günde, onun yanında yer aldıkları gibi daha sonra hicret esnasında da bunlardan birisi mutlak zarar göreceği, ya da kesinlikle öldürüleceği bir yatağa uzanması, Rasulullah’ın yatağına girmesi, diğerinin de onunla beraber gece yola koyulması gösteriyor ki; sanki hicretle ilk günler ucuca gel­mişti. Hicret öncesi on üç yılın karakteri tebliğdi. Sosyal, eko­nomik, siyasal ve kültürel hayatı şirk çerçevesinde şekillenmiş bir toplum bünyesinde İslâm’ı tebliğ. Bakıyoruz, on üç yıl Allah’ın Rasûlü kendi evinde, Allah’ın Ra-sulü Safa tepesinde, Allah’ın Rasûlü Ukaz’da, Allah’ın Rasûlü Kâbe-nin içinde, Allah’ın Rasûlü Erkam’ın evinde, pazarda, pana­yırda, deve güreşlerinin yapıldığı yerde, şiir müsabakalarının ya­pıldığı mey­danda, taşradan gelen kervanların arasında, insanların toplandığı ça­dırların içinde. Eşine anlatıyor, akrabalarına anlatı­yor, ticaret için ge­lenlere anlatıyor, Mekke’li müşriklere anlatıyor, anlatıyor. Sonuna ka­dar mücâdelesini sürdürüyor. İşte hicret ön­cesinin ortamı budur. Muhammed İkbal der ki: "Binlerce yıldı­zın kanı akmadan şa­fak sök-mez!" Hicret böyle bir dönemi yaşamanın sonucudur. Önce ina­nan, sonra bu inancı bütün cihana haykıran, inancını yaşama yo­lunda kar­şısına kâfirlerin çıkardığı tüm engellemelere karşı sabre­den, inancın­dan ve bu inanca dayalı yaşamasından vazgeçme­mek üzere direnen kişinin işidir hicret. Hicret, tavır ortaya koymadır. İmanımızı, tavrımızı ortaya koy­maya çalışırken, konumumuzu değiştirmeye çalışırken şehrin tüm ka­pıları yüzümüze kapanmış, çevremiz inancımızı yaşama­mıza imkân vermeyecek duruma gelmişse, kendi kafamızda planladığımız mekân değişikliği için seçtiğimiz Habeşistan pek el­verişli olmamışsa, acaba mı diye gittiğimiz Taif’ten kan revan içinde dönmek zorunda kalmış­sak, o zaman Allah’ın bize de bir Medine lütfedeceğine inanacağız ve işte o zaman mekân değişik­liği zorunlu olacaktır diyoruz. Hicret, İslâm’ın yaşanmadığı bir mekândan İslâm’ın yaşan­dığı bir mekâna göçtür. Tabii bütün müslümanlardan muhacir ol­maları is­tenmez. Bazılarının da Ensâr olmaları istenir, bunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Mekke’deki Medine’ye hicret ederken, Me­dine’dekiler de biz de Mekke’ye hicret edeceğiz dememelidir yâni. Hicret, kişinin bulunduğu konumdan, bulunduğu makamdan ay­rılmasıdır. Yaşadığınız şehir, oturduğunuz mahalle eğer kulluğu­nuza engel oluyorsa, Allah’a kulluğu becerebileceğiniz başka bir ma­halleye gitmeniz hicrettir. İçinde bulunduğunuz arkadaş grubu, sizin Allah’a kulluğu icra etmenize engel oluyorsa, o arkadaş gru­bunu terk edip kulluğunuza yardımcı olabilecek başka bir arkadaş grubuna git­meniz hicrettir. Mesleğiniz Allah’a kulluğunuza engelse o mesleği terk edip başka bir meslek seçmeniz hicrettir. Dükkanın sebebiyle, çoluk çocuğun sebebiyle, okulun sebebiyle Allah’a kul olamadım mı diyor­sun, Allah’ın arzı geniştir, o ortamdan başka bir ortama hicret edersin. Mü'min, eğer bulunduğu bölgede karısına söz geçiremiyor, ço­cuklarını eğitemiyorsa o bölgeyi değiştirmek zorundadır. Bulunduğumuz bir anlayıştan, bir yapıdan, başka bir ya­pıya, bulunmuş olduğumuz bir iş dünyasından başka bir dün­yaya, müşrik­likten mü'minliğe ayrılmaktır. Başta şirk olmak üzere tüm günahlar­dan, tüm haramlardan, Allah’ın menettiği herşey­den kaçan ve iyiye, doğruya yönelen herkes hicreti yaşamaktadır. Allah’ın Rasulü bir ha­dislerinde bu hususu şöyle anlatır: "Fitne ve bozgun içinde ibâdet, bana hicret etmek de­mektir." (Müslim Fiten 130) Zira hicretteki temel hedef, İslâm’ın yaşanmasıdır. Bulun­duğu yerde de aynı şeyi yapan kişi, aynı amaç içinde demektir. Haramları terk etmek, vatanı terk etmek kadar zordur. Günümüzde haramlara o kadar alışılmıştır ki, onları terk etmek çok zordur. Özellikle kurumlaş­mış günahlar. Hicret bazen toplumun içindeyken, toplumdan etkilenme­meyi becerebilmektir. Allah’ın Resûlüne Mekke’de ilk gelen âyetler bunu anlatıyordu: "Peygamberim! Onlardan güzellikle ayrıl!" (Müddessir 10) Bakıyoruz ki, bu hicret emrini alan Allah’ın Rasûlü Mekke’yi terk etmedi, toplumdan iraz edip onlarla tamamen ilişkilerini kes­medi. Toplumun içindeyken toplumdan etkilenmemek türünde bir hicret ger­çekleştirdi Allah’ın Rasûlü. Toplumun anlayışlarından, düşüncelerin­den, kültürlerinden, kültür evlerinden, örf ve âdetle­rinden güzellikle ayrıl peygamberim! diyordu Rabbimiz. Giyim ku­şam anlayışın onların­kinden farklı olsun! Düğün anlayışın, okuma anlayışın, mala bakışın, ikram anlayışın, kazanma harcama anla­yışın, hâsılı tüm anlayışların onlarınkinden farklı olsun! diyordu Rabbimiz. Bu tip bir hicret, kıya­mete kadar devam edecektir mü'minlerin hayatında. Öyleyse bizler toplumun içindeyken, toplumdan etkilenme­me-ye çalışacağız. Babalarımızın yanlışlarından, analarımızın huy­suzluk-larından, toplumun gayri İslâmî tarzı telakkilerinden, kom­şularımızın ahlâksızlıklarından veya bize empoze edilen İslâm dışı ha­yat programlarının tümünden hicret edeceğiz. Eğer bütün bu âyetleri amel etmek üzere okuyorsak, hayatımı-za aktarmak üzere dinliyorsak, buraya bunun için geliyorsak o zaman biraz biraz ta­şınalım bulundu­ğumuz ortamlardan. Ayrılalım bulunduğumuz alanlardan. Meselâ hangi alandaydık? Mal mülk alanında mıy-dık? Moda ortamında mıy­dık? Ekran alanında mıydık? Neredeydik? Nereye yerleştirmiştik ken­dimizi? O yerleşim alanlarımızı İslâm’ın istediği yerleşim alanlarına değiştirelim, hicret edelim inşallah. Evet, âyet-i kerîmede önce iman, sonra hicret, daha sonra da cihad ve zaferin geldiğini görüyoruz. İmanını tam olarak yaşa­mak için hicreti ve cihadı göze alamayan, malını, evini, vatanını, işini, aşını, ko-numunu, statüsünü, kavmini, kabilesini terk etmeyi göze alamayan bir İslâm topluluğunun muzaffer olması ve gerçek İslâm’ı yaşaması da asla mümkün olmayacaktır.