23:"Eğer Kulumuza indirdiğimiz Kur’an konusunda bir reyb, bir şüphe içindeyseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getiriverin! Allah’tan başka şahitlerinizi de getirin! Eğer samimi iseniz." O zaman: "Hadi siz de onun benzeri bir sûre getiriverin!" Haydi bunu yapabilmeye gücünüz yetiyorsa benzer bir sûre getirin o zaman! Bunu insan yapıyor diyorsunuz. Bunu Muhammed uyduruyor diyorsunuz. Bu Allah’ın sözü değildir diyorsunuz. Allah hayata karışmaz diyorsunuz. Allah vahiy göndermez diyorsunuz. Allah neden âyet göndersin? Neden bizim hayatımıza karışsın! Başka işi yok mu? diyorsunuz. Olmaz böyle şey! diyorsunuz. Haydi bakalım diyor Allah, benzer bir sûre getirin! Peygamber ve ona gönderilen kitap konusunda şüphede olanlara bir yarış ilan ediyor, bir meydan okuyor. Üstelik: "Allah’tan başka şahitlerinizi de getirin! Eğer samimi iseniz." Eğer ciddiyseniz, yâni iddianızı uygulamaya cesaretiniz varsa. Sâdık neydi? Sıdk; iddianın eyleme geçirilmesi demektir. Sıdk, iddianın ispatı, imanın uygulamaya geçirilmesi demekti. Sadaka da buradan gelir. Yâni tasdik kökünden gelir. Bir adamın cebindeki parasının tümünün Allah’a ait olduğuna inanması bu bir iman iddiasıdır. Buna inandığını iddia eden adam Allah’a ait olan bu parasını Allah’ın istediği yerlerde infak etmeye, sadaka vermeye başladı mı işte bu, o imanın, o iddianın tasdiki anlamına gelecektir. Tasdik imandan da öte bir kavramdır. Ya da imanın ispatıdır. Onun içindir ki Hz. Ebu Bekir Efendimiz mü'min olmanın da ötesinde aynı zamanda sıddîktı da. Yâni iddiasını eyleme geçirmiş, imanının ispatını gerçekleştirmiş bir sahabeydi. Eğer ciddiyseniz; Allah’ın berisinde, Allah’tan başka ne kadar şahidiniz, ne kadar şühedanız, ne kadar yardımcınız varsa, yâni inandığı davaya canını verecek kadar bağlı ne kadar şehidiniz varsa, onların hepsini de toplayın! Allah’tan başka güvendiğiniz ne kadar yardımcınız, ne kadar putlarınız, ne kadar edipleriniz, şairleriniz, bilginleriniz, filozoflarınız, müdürleriniz, genel müdürleriniz varsa veya size baş olacak, ayak olabilecek ne kadar yardımcınız, yardakçınız varsa, hepsini çağırın da hadi örnek bir sûre getirin bakalım. Bu kitabı peygamber uyduruyor, diyorsunuz. Bir insanın kendi başına kendiliğinden yapabildiği bir şeyi diğer insanlardan, milyarlarca insanlar içinden herhalde yapabilen bir insan daha çıkacaktır elbette. Hadi bakalım birilerini çağırın da bunun bir benzerini getirin! Bir meydan okumaydı bu. Peki bugüne kadar buna teşebbüs edenler olmuş mu tarihte? Yâni Kur’an’ın bir benzerini meydana getirmeye teşebbüs edenler olmuş mu? Evet tarihte pek çok. Hâlâ da yapıyorlar. Hani Kur’an-ı Kerîm’i sadece lafızdan ibaret saymayacaktık ya. Kur’an-ı Kerîm’i sadece metinden ibaret göremeyiz. Kur’an aynı zamanda mânâdır da. Kur’an metin ve mânânın birlikteliğidir. Kur’an’ı sadece metinden ibaret saymak suçtur, yalnızca mealden ibaret kabul etmek de cinâyettir. Kur’an deyince metin ve mânâ birlikte anlaşılacaktır. Bakın bunun böyle olduğuna bir örnek vereyim: Meselâ bir adam: Yahu: “De ki, O Allah tekdir” (İhlâs 1) Şimdi bir adam; “Gul hüvallahü ehad” nedir ki? Ben bunu inkâr ediyorum! Ben buna inanmıyorum! Derse bu adam kâfirdir. Neden? Çünkü bu adam Kur’an’ın metnini inkâr etmiştir. Kur’an’daki bir âyetin metnini reddetmiştir. Ama adam sözünü değiştirip: Yok yok! Öyle değil de, ben; Da inanıyorum da, ben Allah’ın birliğine inanmıyorum! derse bu adam yine kâfir olur. Neden? Çünkü bu defa da adam mânâyı, muhtevayı inkâr etmiştir. Yâni Kur’an’dan bir âyetin metnini inkâr eden kişi de kâfir olu, onun mânâsını, muhtevasını inkâr eden de kâfir olur. Öyleyse Kur’an hem lafız, hem de mânâdır. Kur’an hem metin hem de mânâdan ibarettir. Onu yalnız metinden ibaret saymak ta, mealcilerin yaptığı gibi yalnız meâlden ibaret saymak ta bâtıldır. Öyleyse hadi bir sûre getirin! denilince, sadece onun lafzına benzer bir lafız getirin! Lafzına benzer bir lafız uydurun! Metnine benzer bir metin meydana getirin! Demek değildir sadece bunun mânâsı. Muhteva yönünden, mânâ yönünden de benzer getirin! Deniyor anlaşılacaktır. Buna tarihten örnek gösterilir: İşte efendim biri çıkmış Zâ-riyât sûresine bir örnek getirmiş, a! Ne kadar da ayıp olmuş? Ne kadar da gülünç duruma düşmüş. Birisi de çıkmış Kaaria sûresine örnek getirmiş, çok gülünç duruma düşmüş, madara olmuş, becerememiş filan. Öyle değil ama işin aslı. Kazın ayağı başka ama. Yâni şeytan bizi buradan bir daha vurmuş, ama ne acıdır ki, bunun farkına bile varamamışız. Ne acıdır ki, bunun farkında bile değiliz! Sanki Kur’an sadece lafızdan ibaretmiş gibi, sanki Kur’an sadece bir edebiyat ürünüymüş gibi meseleyi sadece lafız bazında düşünmüşüz. Lafız bazında, metin bazında Kur’an’a benzer getirmişler, getirememişler meselesiyle bizler övünüp dururken, şeytan bizi bu konuda avutup dururken, ama Kur’an’ın muhtevasına benzer neler yapmamışlar ki insanlar! Maalesef müslümanlar işin bu tarafını hep kamufle etmişler. Maalesef müslümanlar işin bu tarafını hiç mi hiç düşünememişler, hiç anlayamamışlar. Birileri hep örttürmüşler bunu. İşin bu yönünü birileri hep ört bas ettirmişler. Ama ne yazık ki müslü-manlar da Kur’an’ın benzerinin yapılamayacağı konusunu anlatırken meselenin bu yönüne hiç değinmemişler. Yıllar yılı sadece lafza muâdil bir şey yapamamışlar diye öğünüp durmuş müslümanlar. Kur’an’ın lafzıyla alâkalı bir şey yapamamışlar; ama onun muhtevasıyla ilgili neler yapmamışlar ki! Meselâ Kur’an’ın bir tarih anlayışı vardır, olsun! Biz de değiştiririz onu! demişler ve Kur’an’ınkine taban tabana zıt ve ona nazire olsun diye yepyeni bir tarih felsefesi geliştirmişler. Hattâ maalesef bugün müslümanlar Kur’an’ın tarih anlayışını öğrenmeden, anlamadan ona nazire olsun diye ortaya konulan ötekisini öğrenmeye çalışmışlar. Kur’an’ın bir sosyal düzenlemesi, bir hukuk anlayışı vardı. Birileri bunu kaldırıp, ilga edip onun yerine, ona nazire olsun diye sosyal bir düzenleme, hukukî bir düzenleme ikâme etmiş ve maalesef yıllardır müslümanlar Kur’an hukukunu öğrenmeden önce onu gölgede bırakmak iddiasıyla birilerinin yaptığı bu hukukunun tahsilini yapıyorlar. Maalesef bugün müslümanlar, Kur’an’ın sosyal düzenleme-lerinden habersiz olarak birileri tarafından ona benzer olsun diye ihdas edilen sosyal sistemleri sinelerine basmışlar, ona sahip çıkmışlardır. İslâm’ın sosyal düzenlemelerini, ekonomik düzenlemelerini öğrenmeden ötekilerininkini öğrenmeye çalışmışlar, İslâm’ı tanımadan onları tanımadan yana olmuşlar. Kur’an’ın mîras hukukuna nazire olsun diye ortaya konan Roma mîras hukuku. Kur’an ekonomisine karşı ona benzer iddiasıyla ortaya atılan kapitalist ekonomi. Kuran’ın kılık kıyafet âyetlerine karşı uydurulmuş batı tipi kılık kıyafet anlayışı. Kur’an’ın alfabe anlayışına nazire olsun diye ortaya atılan yazı modeli. Ve daha neler neler uydurmuşlar. Ondan sonra da hiç kimse bu konulara dikkat çekmeyince, bilenler de bu konulara dikkat çekmeyince şeytan ve şeytan dostları da bunu çok güzel kamufle etmeyi becerince, insanların dikkatleri bile çekilmemiş ve sonunda Allah yerine birileri kurallar koymuş ve insanlar da onun kulu kölesi olmuşlardır. Müslümanlar da Kur’an’ın lafzına benzer tüm dünya bir şey yapamamış diye avunup dursunlar. Hâlâ şu yaşamakta olduğumuz şehir hayatı galiba Allah’tan başkalarının koyduğu kuralların yaşandığı bir şehir hayatıdır. E!!! Hani Allah yapamazsınız! Yapamayacaksınız! demişti. Kıyamete kadar kesinlikle bu kitabın benzerini getiremeyeceksiniz! Boşuna yorulmayın! Demişti. E ne oldu ya? Hani yapmışlar? Filan demeyin. Zira Allah yapamazsınız! Ebedîyen yapamayacaksınız! Derken bunun gibisini yapamazsınız! Kur’an gibisini yapamayacaksınız! buyurmaktadır. Değilse hiç bir şey yapamazsınız! Hiç bir şey yapama-yacaksınız! Hiç bir şey beceremeyeceksiniz! demek değildir tabii bunun mânâsı. Bu mantığı unutmamalıyız. Bunu diyeceğim biraz sonra inşallah. Meselâ bakın bugün evlenme düzeni koymuşlar değil mi? Bir kadınla bir erkek beraber yaşar; tamam, işte evlenme budur. Adam birden fazla kadınla değişik zamanlarda beraber yaşadı mı olabilir. Ama iki kadınla sürekli beraber aynı anda yaşarsa bu zinadır kanunlarına göre. Eh şimdi uygulanıyor işte. Neredeyse bir müslüman ikinci evliliğe adımını attı mı ona en fazla karşı gelenler öteki müslüman-lardır. E şimdi bu Kur’an’a nazire değil de nedir yâni? Tamam Kur’-an’a nazire olsun diye pek çok şey yapmışlar. Ama deminki mantığa dönüyorum şimdi. Ne demiştik? Allah buna benzer yapamazsınız! derken hiç bir şey yapamazsınız demiyor da bunun gibisini yapamazsınız diyor demiştik. Yâni bunun sağladığını sağlayan bir şey yapamazsınız diyor. Toplumu bu Kur’an’ın ulaştırdığı noktaya ulaştıran bir şey yapamazsınız diyor. Peki Kur’an’a yapılan bu nazireler ne sağlar? Kur’an’ın toplum için sağladığını sağlayabilir mi bunlar? Bu insanların Kur’an’a nazire olsun diye yaptıkları, Allah için söyleyin bu Kur’an’ın topluma sağladıklarını sağlayabilir mi? Kesinlikle hayır! İşte görüyoruz bu yapılanların ne sağladıklarını. Halbuki Kur’an ki, topluma mutluluk sağlayacaktı. Kur’an ki, huzur ve sükun sağlayacaktı. Kur’an ki, cennet verecekti. Kur’an ki, insanın ruh ve beden dengesini ortaya koyacaktı. Bunların yaptıklarıy-sa kan getirdi, gözyaşı getirdi, huzursuzluk getirdi, mutsuzluk getirdi. İşte bütün bunları gerçekleştirecek nitelikte haydi bir örnek getirin! Haydi bir sistem geliştirin! diyor Allah. Değilse şaklabanlık yapın! demek değildi bunun mânâsı. Kur’an-ı Kerîm’e şiir dediler, sihir dediler, evvelkilerin masalları dediler, insan sözünden başkası değildir bu dediler. Dediler ama buna kendileri de inanmadılar. Çünkü eğer Kur’an şiirse o zaman ondan bu kadar korkmanın anlamı ne? Piyasada yığınlarla şiir söyleyip duran insan vardı. Bunların hangisinin arkasına bu kadar insan düşmüştü? Yok eğer Kur’an sihirse ve onu size getiren Peygamber bir sihirbazsa, eh piyasada bu kadar sihirbaz var bunlardan hangisinden bu kadar korkulmuş? Hangisine karşı bu kadar tedbir alınmış? Eğer böyle diyorsanız bunun da ispatı kolaydır. Bunun için de öyle derin derin felsefelere girmeye gerek yoktur. "Bunun benzeri bir sûre getirin!" Eğer bugün getiremezseniz, yarın getirin! Öbür gün getirin! Ama bilesiniz ki, kıyamete kadar yapamayacaksınız bunu! Öyleyse: