245:"Kim de Allah’a güzel bir borç verirse Allah O’na kat kat artırarak ödeyecektir. Sıkan da, açan da Allah’tır.Hepiniz O’na döndürüleceksiniz" Rabbimiz kullarını cihada teşvik buyurduğu bu bölümde infakı da gündeme getiriyor. Hem de kendisine borç isteme pozisyonunda infakı gündeme getiriyor. Yâni böyle cihat gibi, namaz gibi, oruç gibi, infak gibi yapacağınız kulluklarla Allah’a öyle borçlar sunun ki bunlar güzel bir borç olarak Allah’ın yanında kalsın ve size en lâzım olacağı zaman ondan alırsınız. Cennet için mi lâzım oldu? cehennemden kurtulmak için mi lâzım oldu? O zaman ondan alırsınız. Canlarınızı, bedenlerinizi, akıllarınızı, zamanlarınızı, mallarınızı bugün Allah’a emanet verirseniz, yâni bütün bunları Allah yolunda ve Allah’ın hizmetinde kullanırsanız: “Ya Rabbi senin yolunda harcıyorum ve sana emanet ediyorum yarın lâzım olunca senden alırım” derseniz bilesiniz ki onlara en çok muhtaç olduğunuz zaman Allah onu size kat kat ödeyecektir.Böyle demeseniz bile her biri zaten kaybolup gidiyor. Meselâ şu anda şu bir saatlik zamanı Allah’a ayırmasaydınız nasıl olsa yine geçecekti değil mi? Öyleyse zamanınızı Allah için harcayın ve ona bir emanet olarak sunun, yarın ondan alırsınız. Akıllarınızı, zekâlarınızı sadece para kazanmaya değil de biraz da Allah’ın âyetlerini tanımaya, ağızlarınızı sadece yemeye içmeye değil de biraz da Allah’ın dinini çoluk çocuğunuza anlatmaya harcayın. Böylece Allah’a güzel bir borç sunun ki yarın Allah’tan onu alasınız. İbni Abbas der ki bu âyet Ebu Dahdah hakkında inmiştir. Bu âyet geldiği zaman bu zat Rasulullah’a gelerek: "Ey Allah’ın Rasûlü şimdi Allah bizden karz istiyor öyle mi?" Allah’ın Rasûlü evet deyince Ebu Dahdah: "Ey Allah’ın Rasûlü benim iki bahçem var. Bunlardan en güzelini, içinde 600 hurma ağacı bulunan bahçemi infak etsem bana onun bir benzeri var mı?" dedi. Allah’ın Rasûlü “Evet hattâ ondan çok daha fazlası!” buyurdu. Adam: "Ey Allah’ın Rasûlü! Hanımım da benimle beraber olacak mı? Onun da bu işten bir hissesi var mı?" dedi. Allah’ın Resûlü: "Evet o da seninle beraberdir!" buyurdu. Adam: "Ey Allah’ın Rasûlü uzat elini ve şahit ol ki ben bahçemi bu şartla Rabbime karz ettim!" Dedi ve hemen bahçesine gitti hanımı ve çocukları oradaydı. Bahçenin kapısında durdu ve hanımına bu bahçeyi şu şu şartla Allah’a karz ettiğini söyledi. En az onun kadar Allah’a teslim olan karısı da aynı fedâkârlık ve cömertlikle: "Allah alışverişini kabul etsin! Ey Ebu Dahdah ne kadar da pahalı satmışsın onu?" dedi ve birlikte bahçeden çıktılar. Kadın çocukların ağzındaki ve torbalarındaki hurmaları da çıkarıp bunlar bize ait değil artık diyerek bahçeye bıraktı. (Râzî Tefsiri 6/178) Bu âyetin inişiyle insanlar üç gruba ayrıldılar. 1- Alçaklar. Bunlar şöyle dediler: Bakınsanıza Muhammed’in Rabbi bizden borç isteyecek kadar fakirmiş. Allah fakir, biz zenginiz dediler. Allah zayıf, biz güçlüyüz dediler. Buna küfür mantığı denir. Yâsînde de aynı konu anlatılır: "Onlara Allah’ın size verdiği rızıklardan Allah yolunda infak edin denildiği zaman küfredenler derler ki: Allah’ın doyuracaklarını biz mi doyuracağız?" (Yâsîn: 47) Yâni bu fakirleri Allah doyuramadı da biz mi doyuracağız? Allah bu fakir kullarını doyuramayacak kadar fakir de bizden infak mı istiyor diyorlardı. Küfür mantığı. Sanki Allah’ın malı ayrı kendilerininki ayrı. Sanki kendi ceplerindeki, kendi ellerindeki Allah’ın değil. Bunu önceki derslerimde de söyledim. Böyle cebindekilerin Allah’a ait değil de kendisine ait olduğuna inanan, yani kendisini mülkün sahibi gören bir kişi zırnık bile veremez. İstese de veremez. Bu mal, bu mülk benim değil Allah’ındır. Ben bunu onun istediği yerlerden kazanıp, razı olduğu yerlerde harcamalayım diyen ve böylece inanan kişi ancak infakı becerebilecektir. Allah kendilerinden karz isteyince bu şekilde alçakça davrananlar oldu. 2- Cimriler. Bir kısım insanlar da Allah’ın kendilerinden karz isteyen bu âyetini duyunca cimrilik yaptılar. Mala rağbet edip Allah yolunda harcamaya yanaşmayan, dünya hayatına güvendiklerinden ötürü hiç kimseye yardım elini uzatmayanlar, cimrilik edenler. 3- Üçüncü grup da Allah’ın bu dâvetini duyar duymaz infaka koşanlar. Bunlar mülkün de hayatın da gerçek sahibinin Allah olduğuna inanan ve bu inanca dayalı olarak malını da, canını da, hayatını da Allah’a karz olarak sunan, Allah için bir hayat yaşayan insanlar. Birinci olarak anlarız ki, bu ayetle Rabbimiz tüm varlığımızı kulluk adına kendisine sunmamızı istiyor. İkinci olarak da bizzat fakirlere, muhtaçlara kendi rızası adına borç vermemizi emrediyor. Allah kendini fakir kullarının safında kılarak kendi adına onlara karz yapmamızı istiyor. Kendi rızası adına sıkıntı içinde kalmış kardeşlerimize karz-ı hasen adı altında borç vermemizi istiyor. Karz-ı hasen Allah rızası için sıkıntı içinde kıvranan müslü-manlara verilen malın sadece kendisinin geri gelmesi şartıyla borç verilmesinin adıdır. Allah bunu bir ibâdet kabul etmekte ve teşvik etmek-tedir. Müslüman kardeşine mahza onu sıkıntıdan kurtarmak, yüzünü güldürmek ve böylece Rabbinin rızasını kazanmak için borç verir. İca-bında çalıştırarak kâr elde edebileceği o parasını Allah rızası için kardeşinin hizmetine sunmaktadır. Verdiği o para bir süre sonra aynen kendisine dönmüş olsa bile o süre içinde sırf Allah rızası için o parayı dondurmuş ve onun kârından, mahrum kalmıştır. Ama ne gam, onu aslında o malın da kendisinin de sahibi olan Allah’a borç olarak vermiş ve böylece Rabbinin hatırını kazanmıştır. Rabbine onu karz olarak sunmuş ve ona en çok muhtaç olduğu bir günde Allah onu ona kat kat fazlasıyla ödeyecektir. Hattâ bir hadis-i şerife göre bir müslüman kardeşine yapılan karz-ı hasenin sevabı, borç vermenin fazileti aynı şekilde bir müslü-mana yapılan sadakanın sevabından daha üstündür. Allah’ın Resûlü hadislerinde sadakanın sevabının ona katlanacağını ama borç vermenin sevabının on sekize katlanacağını buyurmaktadır. Bunun bir kaç sebebini şöyle kısaca arz edeyim inşallah: 1- Borç vermenin sadakadan üstün oluşunun birinci sebebi: bu şekilde karşılık düşünmeden, menfaat ummadan sadece Allah için bir kardeşine kişinin borç verebilmesi aynı zamanda fâizdeki kazanç duygusunu ayak altına almayı ifade etmektedir. 2- İkincisi bazen kişisel olarak sadaka almayı uygun görmeyen borçlanmakla ihtiyaçlarını gidermeyi daha onurlu bir hareket olarak gören şahsiyetli müslümanların bu şekilde onurlarını kırmadan borç vermek sadakadan daha üstündür. 3- Bir de borç verilen mal sadaka ile halledilebilecek problem-lerden daha büyük problemlere çözüm getirmiş olabilir. Sadakadan daha büyük neticeleri doğurmuş olabilir. Sonra borçlu olan da aldığı bu borçla durumunu düzeltip o da başka kardeşlerine borç verecek duruma gelmiş olabilir. Böylece ilk kişinin borç verişi defalarca katlanmış olabilir. Fakat sadaka böyle değildir. O sadece bir insanın problemini halleder ve bir daha da geri gelmez. O halde Rabbimizin rızasını kazanmak, âhiret yurdumuzu imar etmek istiyorsak enflasyondan, paramızın değer kaybetmesinden korkmadan Allah’ın, verdiğimizi kat kat artıracağına imanla müslüman kardeşlerimize borç verelim ve bu konuda bir iman gereği olarak da sadece Allah’a güvenelim. Besmele ile devam edelim. Bundan önceki konuşmalarımız, besmelesiz konuşmalarmış meğer. Laiklik o kadar ruhumuza işlemiş ki, dini konuşmalar, din içerikli konuşmalar, din dışı konuşmalar diye bir ayırım söz konusu hayatımızda. Dini konuşmalar din dışı konuşmalar. Dini günlerimiz, dini bayramlarımız, din dışı günlerimiz ve bayramlarımız. Peki söyler misiniz ben ne zaman din dışındayım? Bazen din içi, bazen din dışı olmaz değil mi? Halbuki biz her zaman dindarız. Her zaman dindar yaşarız. Meselâ vali her zaman validir. Yâni vali ye-mek yerken de validir, uykuda da validir, uyanıkken de. O hep validir değil mi? İşte müslüman da hep Müslümandır. O yaptığı her işi hep müslüman olarak yapar. Ticaret yaparken de, talebeleriyle karşıkarşı-ya iken de, ailesiyle beraberken de hep kuldur ve müslümandır. Ama unutuyoruz, dalıyoruz bazen. Galiba Allah’ı hep yanımızda bilmekten bıkıyoruz mu bilmem. Öyleyse tüm besmelesiz konuşmalarımıza estağfirullah diyerek ayetleri okumaya anlamaya çalışalım. Estağfirullah bismillah. Besmelenin bizim hayatımızdaki fonksiyonu çok büyüktür. Adamın biri oğlunu dövüyormuş. Hem dövüyormuş hem de her vurdukça da yüksek sesle besmele çekiyormuş. Oradan geçen biri sormuş: "Amca ne yapıyorsun böyle? Bu dayakla besmelenin ilgisini anlayamadım?" demiş. Adam: "Sana ne oluyor ? Oğlum değil mi? Severim de döverim de!" İyi onu anladık da bu besmele ne olacak? deyince. Sen demiş, Rasulullah Efendimizin her iş yaparken besmele çekin dediğini bilmiyor musun? Ben de işte her tokat atışımda besmele çekiyorum. Berikisi şöyle bakmış adamın yüzüne ve demiş ki: "Amca sen bu besmeleyi daha önce çekecektin!" Yâni bu çocuğun ta teşekkülü anında çekecektin besmeleyi!" Biz de baştan yapacaktık bunu ama Allah affetsin tüm besmelesiz konuşmalarımızı. Sanki önceki yaptığımız işler kulluğun dışındaymış gibi Kur’an okumaya başlayınca besmeleyi hatırlıyoruz onun dışındaki işlerimiz hep besmelesiz işler.. Bakara sûresinde bir bölüme geldik. Bizi yakından ilgilendiren bir konu. İnşallah bilgi için değil, bilmek için değil, biliyor desinler diye değil, iman etmek için, amele dönüştürmek için hemen uygulamaya koymak için dinleyelim ve öğrenelim. Bakara sûresinin bu bölümünde tarihte Talût ve Câlut kıssası diye maruf bir kıssaya geldik, bu bölümü tanıyacağız inşallah. Olayın geçtiği dönem bundan yıllar öncesi bir dönem. Üç bin yıl önce olduğu söyleniyor. İsrâil oğulları var. Sûrede uzun uzun bunu anlatmaya çalıştım. İsrâil Hz. Yakub’un adıdır. Onun çocuklarına da Yakub’un çocukları anlamına İsrâil oğulları denmekte. İbrahim (a.s) vardı baba. Onun iki oğlu vardı, biri İsmail, ötekisi de İshak. İshak’ın (a.s) bir oğlunun adı Yakub, onun da bir oğlunun adı Yusuf idi. Ya-kub’un (a.s) Yusuf’tan başka on bir oğlu daha vardı. İşte Hz. Yusuf’la beraber Yakub’un (a.s) Mısır’a giden ve oraya yerleşen on iki oğulun hepsine birden İsrâil oğulları denir. Peki bu bize niçin lâzım? Niye ısrarla gündeme getiriyoruz bunu? demeyin, Kur’an ısrarla anlatmışsa bunu bize, o zaman demek ki bu bize lâzımdır. Belki de tanıyacağımız tek sülale, tanıyacağımız tek grup belki de. Bunlar İbrahim soyudur. Hz. İbrahim de bizim atamız-dır. Analarımızın kocası olan babalarımızın soyunu tanımasak da olur ama babalarımızdan bize daha yakın bir babamız olan İbrahim soyunu bilelim inşallah; İşte Hz. Mûsâ da onlardan biridir. Mısır’dan İsrâil oğullarını çıkardı Allah’ın izniyle. Sina’da, çölde gezdiler, dolaştılar kırk yıl kadar. Arkasından Filistin bölgesine, Arz-ı me’vûd denen bölgeye geldiler de orada yaşayıp dururken içlerinde peygamberleri de vardı . Yukarıdaki âyette anlatmıştı Rabbimiz, O bölgede yaşayan Amalikalıların başındaki Câlut isimli komutan bu İsrâil oğullarının ülkesine saldırmış, İsrâil oğulları da Allah için bir savaşı göze alamayarak ölüm korkusuyla vatanlarını terk etmişlerdi. Bu tavırlarından dolayı da Rabbimiz onlara; "Ölün!" buyurmuş, onlar da ölmüşler, yâni galip tarafın kölesi durumuna gelmişler, şahsiyetleri silinmiş, varlıkları bitmiş, alçaklık ve zillet içine düşmüşlerdi. Uzun bir süre böyle bir zillet dönemi yaşadıktan sonra nihâyet Allah onları diriltmişti. Bir süre sonra bunların kalplerindeki körelmeye yüz tutmuş akide duygusu, iman ve cihat duygusu tekrar canlanmaya başlamış, içinde yaşadıkları zillet ve alçaklık kendilerine ağır gelmeye başlamış, yaşadıkları bu pis hayattan kurtulup hürriyete kavuşmak için Allah yolunda savaşmaya karar vermişler. Bir grup peygamberlerine gittiler ve şöyle dediler. Ancak bu peygamberin hangi peygamber olduğunu bilmiyoruz. Âyet-i kerîmede bu peygamberin ismi zikredilmemiştir. Kur’an bunu bize zikretmediğine göre bize lâzım değil demektir. Kur’an’ın anlattığı kısalarda esas mesele bu kıssada bize verilmek istenen fikir, gösterdiği hedef ve ulaştırmak istediği mesajdır. Binaenaleyh bize düşen de bu tür kıssalarda anlatılan örnek insanı, örnek olayları ve örnek davranışları yakalamaktır. Onun için bu peygamber hangi peygamber olursa olsun, bu toplum hangi dönemde yaşamış toplum olursa olsun bizim açımızdan bunların bilinmesinin pek faydası yoktur. Peygamberlerine gittiler ve dediler ki: