246:”Baksana peygamber! Görmedin mi peygamberim! İsrâil oğullarından bir mele. Mûsâ (a.s) dan sonra, Dediler ki kendilerinden olan peygambere. “Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaşalım”. “Ya size savaş farz kılınır da yapmazlık ederseniz!”Biz ha! Niye Allah yolunda savaşmayalım? Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmayacakmışız biz?” Ne zaman ki savaş onlara farz kılındı. Az bir kısım müstesna pek çoğu tevellev yapıverdiler. Allah zâlimleri çok iyi bilir." Baksana peygamberim! Fikrin neydi bu konuda? Bir düşün! Bir hatırla! Eğer peygamber o dönem bakmış ve işi bitmiş değilse Kur’an’ın, o zaman size de söylüyor Kur’an. Baksanıza! İyi bir düşünün bu Kur’an ne diyor! Bu bölümde Kur’an ne anlatıyor? "İsrâil oğullarından bir mele." İsrâil oğullarından bir grup, bir topluluk, ileri gelen bir grup. Mele; kavmin eşrafı, işleri bitirip çözüme ulaştıracak yetkiye sahip olan grup demektir. Toplumda söz sahibi ileri gelen kalburüstü grup demektir. İşte toplumun melesi. "Mûsâ (a.s) dan sonra" Ama: "Dediler ki kendilerinden olan peygambere." Kendilerine gelen peygambere dediler ki: "Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaşalım." Manzara sanki bizim bilmediğimiz bir toplum, içlerinde bir peygamber var, o peygamberle beraber yaşıyorlar, peygamber aralarında yaşıyor ama hiç takmıyorlar o peygamberi. Gerçi şimdi Konya’-ya şu bizim topluma peygamber gelse, bu toplum ne yapar? Bir kere programı olanlar aynen kendi programlarına devam ederler. Merak edenler belki giderler peygamberin yanına. Gidenler ne sorarlar dersiniz? Meselâ vade farkı helâl mı haram mı? Diyenler çıkar değil mi? Veya peygambere peygamberlik öğretmeye kalkanlar olur mu dersiniz? Yâni ey peygamber bize şunu anlatmalıydın! Önce şu, şu konuları gündeme getirmeliydin! Şunlara şunlara öncelik tanımalıydın! Diyerek peygamberi şartlandırmaya çalışanlar, peygambere akıl vermeye, ona yol göstermeye çalışanlar çıkacaktır değil mi? Bakın bu adamlar da geliyorlar peygambere: Ey peygamber! Sen bize bir melik göndersen, bir komutan, bir başkan, bir başbuğ, bir emir tayin etsen de: "Biz de Allah yolunda savaşsak!" Böyle ukalaca bir istemin sonunda buradaki gibi çıkacaktır sonuç. Ah bir emir olsa! Ah bir lider olsa! Ah bir savaş çıksa! Âlimallah nasıl savaşırız bir görseniz! Cihad emri bir gelse neler yaparız neler!! Allah yolunda savaşacağız! Hani adam cebinden beş bin lira çıkarıp veriyorken "Allah yolunda veriyorum!" filan diyor ya, burada da öyle diyorlar. Onlara acıyan o merhametli peygamber onlara merhametinden dolayı yol gösteriyor. Ya da onların bu savaşma niyetlerinin altında Allah rızasından başka şeylerin yattığını sezinlediği için peygamber onları imtihana tabi tutuyor onlara yol göstererek buyuruyor ki: "Ya size savaş farz kılınır da yapmazlık ederseniz!" Yâni “gelin siz savaşacak toplum değilsiniz! Bunu göze alacak durumda değilsiniz! Savaş size farz kılınır da ya savaşmazsanız! İşiniz biter o zaman! Allah Defterinizi dürüverir o zaman Perişan olursunuz! Gelin inat etmeyin! Kendinize bir şeyleri sorumlu kıldıktan sonra onu yapmazsanız hepten işiniz biter! Diyor Allah’ın peygamberi. Kendinize bir şeyleri sorumlu kıldıktan sonra eğer yapmazsa-nız. İslâm’da bir şey azmedilip başlandıktan sonra artık o iş o kimseye vacip olur. Meselâ nafile bir oruca başlansa, başlanılmış bu oruç meşru bir mâzeretle bile bozulsa artık o oruç o kimseye vacip olur. Şimdi de öyle oldu değil mi? Buraya geldik anlat dediniz ve Bakara’-dan bir bölüm anlatmaya başladık. Öyleyse bilesiniz ki bu tavrınızla sorumlu kıldınız kendinizi. Bakara’yla sorumlu kıldınız kendinizi. Öyleyse Bakara’yı anlatacaksınız çocuklarınıza. Bakara’yı anlatacaksınız birilerine. Bakara’yı anlatacaksınız kendinize ve toplumu-nuza. Çünkü bu toplum Bakara’yı bilmemektedir. Bu toplum Bakara’yı tanımamaktadır. Sadece Sivas için demiyorum, Türkiye’nin neresine giderseniz gidin her tarafı küçük bir Ankara’dır orası nasıl olsa fark et-mez. Bir elmayı ne kadar da küçük parçaya bölerseniz bölün en küçük parçası yine elmadır onun. Ama belki çürük tarafıdır, belki bozuk tarafıdır, çekirdeğidir, kabuğudur ama yine de elmadır. Türkiye’nin de neresine giderseniz gidin her yeri küçük bir Ankara’dır. Dediler ki peygambere bize bir melik tayin et de onun arkasın-da savaşalım. Dedi ki peygamber (a.s): Ya farz kılınır da yapmazsa-nız? Acaba durum benim korktuğum gibi mi ki? Acaba korktuğum başıma gelir mi ki? Buyurarak onlarda gördüğü zaafın ve gevşekliğin boyutlarını anlamak istedi. Ukalaların ukalalığına bakın siz, dediler ki: "Biz ha! Niye Allah yolunda savaşmayalım?" Niye savaşmayacakmışız? Niyeymiş? "Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde Allah yolunda niye savaşmayacakmışız biz?" Bizim çocuklarımızı ellerimizden aldılar. Bizi yurdumuzdan, yuvamızdan çıkardılar, sürdüler. Biz evimizden, çoluk çocuğumuzdan olduk. Onun için seve seve savaşırız biz! Dikkat ediyor musunuz evvela "Allah yolunda" demişlerdi, şimdi kıvırttılar, yamuldular. Bakın sa-vaşma sebepleri farklılaştı. Niçin savaşacaklarmış? Evi barkı için, yurdu yuvası için, dükkanı tezgahı için vatanı, mekânı için, ekonomik kaygısı, oğlu kızı için. Yâni aslında bunların savaşma niyetleri îlâyı kelimetullah değil. Allah’ın dininin yücelmesi, Allah’ın adının ve siteminin hakim olması değil, vatan, yurt, ev bark, çoluk çocuk, mal mülk derdi için. Bugün oğlu kızı için, çoluğu çocuğu için ölmeye can atan nice ana babalar görüyoruz. Ama ne gariptir ki onların ölümünü kendileri hazırlıyorlar. Geçenlerde zafer meydanında arabaların, trafiğin çok sıkışık olduğu bir anda, yedi sekiz yaşlarındaki çocuğunu elinden tutmuş okula götürürken, elinden ayrılıp arabaların altına gitme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan çocuğunu arabaların altından kurtarabilmek için kendini fedâ edercesine arabaların altına atan bir anne gördüm de düşündüm. Bu kadıncağız çocuğunu kurtardı arabaların altından. Kurtardı; ama nereye gönderiyordu onu? Ölümün pençesinden kurtarıp da gönderdiği okulda ne öğretecekler acaba o çocuğa? Belki de ölüme gidiyor olarak kurtarılan bu yavrucak şimdi de ateşe gidiyor. Ateşe gönderiliyordu. Bilmiyorum bıraksaydı da orada arabaların altında ölse belki daha mı iyiydi? Çünkü cennete gidecekti o zaman. Arabaların altında ölseydi bu çocuk âkıl bâliğ olmadan gittiği için kesin cennete gidecekti. Peki ya şimdi nereye gidiyor bu çocuk bir düşünelim. Ya sizinkiler? Sizin hanımlarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz tanıdıklarınız onlar nereye doğru gidiyorlar? Hiç düşünüyor musunuz? Çocuklarının istikbalini düşündüğünü iddia eden nice anne baba biliyorum ki çocuklarını kendi elleriyle öldürüyorlar. İstikbal endişesi diye ısrarla kimileri istikballerini öldürüyorlar. Meselâ Almanya’da bunun çok bariz örnekleri var. Adam 25-30 senedir Almanya’da çalışıyor. Oğlu orada, kızı orada. Adam oğlundan ümidini kesmiş, kızını kaybet-miş. Oğlu da kızı da bir hıristiyandan farksız hale gelmiş. Ahlâk yok, namus yok, iffet yok, din yok, iman yok. Soruyorum adama: Karde-şim! Niye geldin buralara? Neden eğleşip kaldın buralarda? Adam diyor ki; ”Hocam ne yapalım işte evlât belâsı! Çoluk çocuk derdi” diyor. Çoluk çocuğun istikbali için katlandım bunca yıllar bütün bunlara. E kardeşim sen çoluk çocuğunun istikbali için gelmişsin, çoluk çocuğunu kurtarmak için katlanmışsın bunca kahırlara ama sonunda çoluk çocuğunu kaybetmişsin. Çoluk çocuğunun istikbali adına hareket ettiğini söyleyen nice anne ve babalar aslında çoluk çocuğunu öldürmektedirler. Ya bizler öyle değil miyiz? Adam akşama kadar mı? Sabaha kadar mı? Öyle bir çalışma programı içine girmiş ki çoluk çocuğunun istikbalini düşünerek, ama aynı çocuğunu yalnız bıraktığı için, onunla ilgilenecek zamanı kalmadığı için, çoluk çocuğunun başına gelemediği için onları ölüme terk etmektedir. Çoluk çocuğun için çalıştığını iddia ediyorsun ama böyle bir programla çalıştığın için onları helâk ediyorsun da farkında değilsin. Veya adam çocuğunun istikbali adına ona bilgisayar kursları aldırıyor ama aynı çocuğuna dinini diyânetini öğretmediği için onları helâk ediyor da farkında değil. Savaşma sebepleri böyle Çoluk çocuk derdi, ev bark derdi, mal mülk derdi, yokluk, pahalılık derdi, ekonomik sıkıntılar. Demek ki evlerinden, barklarından çıkarılmasalardı savaşmayacaklardı. Demek ki ekonomileri bozulmasaydı, işleri rahat gitseydi, parklarına, plajlarına rahat gidebilme imkânı bulabilselerdi savaşmayacaklardı. Ya da kim bilir belki bizler gibi çoluk çocukları ellerinden alınıncaya kadar üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi bekleyeceklerdi. Kadınlarının ırzına geçilinceye kadar, malları tümüyle yağmalanıncaya kadar, kızları hayasızlaştırılıp evlâtları dinsizleştirilinceye, dinlerine açıkça küfredilip, kitapları ayaklar altına alınıncaya kadar bekleyeceklerdi. Çünkü onların inandıkları Allah uğrunda savaşmaya değmeyen bir Allah’tı. Uğrunda mal ve can fedâ etmeye değmeyen bir Allah’a inanıyorlardı onlar. Çoluk çocuk derdi, mal mülk derdi, dükkan tezgah derdi, ekonomik hesapları Allah’tan daha önce geliyordu. Allah uğrunda savaşmaya değmez, ama bunlar değerdi onlar nazarında. Tıpkı şu anda ekonomik bir kriz karşısında yerinde duramaz olup da dinlerinin hükümlerini, kitaplarının âyetlerini her gün bozuk para gibi harcayan insanlar karşısında kılı bile kıpırdamaz hale gelmiş biz müslümanlar gibi. Tıpkı şu andaki bizler gibi isteriz! İsteriz! Diye tutturdular. Biz emir isteriz! Biz lider isteriz! Biz savaş isteriz! Diye direttiler. peygamberlerini sıkıştırıp bu konuda taciz ettiler. Allah da sonunda istediklerini verdi onlara. Siz de isterseniz size de verir Allah. Siz de isteyin şehâdet, siz de isteyin cennet, siz de isteyin Allah yolunda olmak ve Allah yolunda ölmek size verecektir Allah. Çünkü Allah için bu çok kolaydır. Allah onlara istediğini verdi. "Ne zaman ki savaş onlara farz kılındı." İsteyip durdukları, bekleyip durdukları cihad onlara yazıldı, emir verilip iş kesinlik kazandı. "Az bir kısım müstesna pek çoğu tevellev yapıverdiler." Yani az bir kısmı hariç hepsi yüz çeviriverdiler, verdikleri sözden dönüverdiler. Hareketleri sözlerine uymadı. Sözlerinde samimi ol-madılar. Yan çiziverdiler, duymazdan geliverdiler. İçlerinden çoğu kaçtı. Biz şu anda bu işe hazır değiliz. Cihat için şu anda zamanımız yok. Bu iş pek erken oldu canım. Hazırlıksız yakalandık bu işe. Ne yapalım işimiz aşımız, dükkanımız tezgahımız, hesabımız kitabımız savaşa izin vermiyor. İmkânlarımız bu işe el vermiyor. Oğlan evlendireceğiz, kız evlendireceğiz, okul bitireceğiz, müdür olacağız, amir olacağız, doktoramız bitmedi diyerek az bir kısım müstesna pek çoğu tüyüverdi. Tıpkı şu anda bu tür sudan ve ucuz bahanelerin arkasına saklanarak Allah’ın kendilerinden istediği sorumluluklardan kaçan müslümanlar gibi. İsterseniz hepiniz kaçın gidin! İsterseniz hepiniz tüyün! Ama bilesiniz ki Allah zâlimleri bilir. "Allah zâlimleri çok iyi bilir." Allah sorumluluğundan kaçanları çok iyi bilir. Allah ,cephesini terk edenleri çok iyi bilir. Hani bizim de bir sorumluluğumuz vardı. Hani geçen gelişimde bir söz vermiştiniz benim yanımda Allah’a. Hani Allah’a sözümüz vardı. Kitapsız günümüz geçmeyecekti. Biz hep kitaplı olacaktık her gün. Bilmem hayatınızı da, bugün sabahtan bu yana şu okuduğum Bakara’nın 246. âyetinin dışında kitabınızdan bir âyet duymamışsanız, e o zaman bugününüz kitapsız mı? Eyvah! Düne gidelim. Geçen haftaya gidelim, geçen ay, bir önceki ay. Eh bu nasıl müslümanlık? Bu ne biçim kitap? Günlük tabelâ ve reklâm okuduğu-nuz kadar Kuran okumamışsanız, günlük televizyon okuduğunuz kadar Kur’an okumamışsanız, babanızı tanıdığınız kadar peygamberi tanımamışsanız, evinizi tanıdığınız kadar kitabınızı tanımamışsanız, işte o zaman Allah’a verdiğiniz sözlerinizi tutmayan sizler kendi kendinize zulmediyorsunuz demektir. Bu halinizle hem kendinize, hem de Allah’a karşı zulmediyorsunuz demektir. Zulüm adâletin zıddıdır. Yâni kişinin olmaması gereken konumda olması, bulunmaması gereken ortamda bulunması zulümdür. Zulümlerin en büyüğü bir kişinin kendisini yaratıcısına kulluk ortamından uzaklaştırıp başkalarının kulu kölesi ortamına çekmesidir. Yani küfür ve şirktir. Ya da kişinin yapması gereken şeyleri yapmaması, yapmaması gereken şeyleri yapması zulümdür. Sadece Allah’a kul köle değilseniz, Allah’ın sizi görmek istediği konumda değilseniz, Allah’a verdiğiniz sözleri unutuyorsanız bilesiniz ki sizler de zâlimlersiniz ve unutmayın ki Allah zâlimleri çok iyi bilmektedir. Allah’a söz verdikleri halde bekledikleri cihad kendilerine farz kılınınca da pek çoğu kaçıverdiler. Bunların sayıları ne kadardı bunu bilmiyoruz. Ama farz edelim ki bunlar 30.000(!) kişi idi. Savaş farz kılınınca 18.000(!)'i kaçtı gitti, geriye 12.000(!)' kaldı. Hani Bakara sûresinin önceki bölümlerinde Rabbimiz: "Zâlimler benim ahdime ulaşamazlar!" (Bakara 124) Yâni zâlimler asla muvaffak olamazlar! diyordu ya. İşte bu zâlimler elendi ve geriye samimi müslümanlar kaldı. Şimdi bakın bu geri kalanlar, bu ilk elemede başarılı olanlar peygamberle beraberler, yâni peygamberle diyalogu sürdürüyorlar. Bakın peygamberleri onlara dedi ki: