247:"Peygamberleri onlara dedi ki, “muhakkak ki Allah size hükümdar olarak Talût’u seçip göndermiştir.” “O bizim üzerimize nasıl melik olur? Halbuki biz liderliğe ondan daha layığız. Ona maldan bir genişlik de verilmemiştir.” Peygamberleri onlara dedi ki, “Onu, Talût’u sizin başınıza Allah seçti (tamam). Ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir. Allah mülkünü (İdareciliği) dilediğine verir. Allah vasidir, Âlimdir." Peygamberleri onlara dedi ki: Ey İsrâil oğulları! Ey kavmim! Belki de kazananlara diyordu peygamber. Gelin bakalım! Siz melik istemiştiniz! Reis istemiştiniz. Lider, komutan istemiştiniz değil mi? Allah Talût’u size melik gönderdi. Allah Talût’u size kumandan seçti hadi bakalım Talût’un emrine. Haydi sözlerinizi yerine getirin. Haydi istediğiniz lider geldi onun arkasında saf bağlayıp savaşmaya dedi. Cihadın farz olmasını istiyordunuz, Allah bir savaş imkânı çıkarsa karşımıza, bir lider olsa, âlimallah neler yapacağımızı göreceksiniz! Diyordunuz. Haydi işte lider, işte komutan sözlerinizi yerine getirin bakalım! dedi. Bu defa dediler ki: "O bizim üzerimize nasıl melik olur? Halbuki biz liderliğe ondan daha layığız. Ona maldan bir genişlik de verilmemiştir." Bakın bu birinci imtihanı kazananlar, öncekilere nazaran biraz daha ciddi müslüman gözükenler de dediler ki: Ne dedin? Bu Talût bize melik mi olacak? Şimdi biz onun emrine mi gireceğiz? Onun komutasında mı savaşacağız? O bizim liderimiz olacak ha! Kesinlikle olmaz! Biz bu işe ondan daha layığız! Reisliğe, emirliğe, komutanlığa, liderliğe biz ondan daha evlâyız! "Üstelik onun malı mülkü de yok." Onun malı mülkü de yoktur. O zengin değildir. Bu haliyle o bize nasıl emir olabilir? Burada bir yanlışlık var. Emirlik, liderlik olsa, olsa içimizden birilerine verilmeliydi. Bak bizim içimizde ondan çok daha zenginler var. Malı yok, evinin döşemesi de bozuk, galiba lavabo-su da fayanstan değil gibi, kalebodur da yok, arabasının modeli A! A! Arabası da yok mu ne? E bu nereden emir olacak? Bu adam kendi-sini idare edemez ki bizi idare etsin! Deyip onlar da yüz çeviriverdiler. Allah’ın peygamberi Allah’ın emriyle onlara Talût’u gösterince dediler ki Talût kim? Zengin mi? Rütbeli mi? Apoletleri çok olan birimi bu Talût? Nereden mezun olmuş? Hangi fakülteyi veya hangi üniversiteyi bitirmiş? Diploma durumu ne? Nasıl biri bu Talût? Amerika’yı görmüş mü? Avrupa’da filan okumuş mu? Yabancı dil filan biliyor mu? Yo! Yo! Olmadı bu! Bu adam bize liderlik yapamaz! Biz böyle birisinin komutasında savaşamayız! diyerek pek çoğu yan çiziverdiler. Görüyor musunuz bir kere peygambere teslimiyetleri yok adamların. Peygamberlerinin dediğini yapmıyorlar da peygambere akıl vermeye kalkıyorlar. Peygambere yol göstermeye çalışıyorlar. Eğer peygamber onlara, onların istedikleri cinsten bir melik getirseydi o za-man onu dinleyecekler ve kabulleneceklerdi. Öyleyse biz de şimdi peygambere, kitap ve sünnete müracaat ederken ön yargılı hareket etmeyeceğiz. Yâni önce inanıp, sonra da bu inancımıza delil bulmak için yönelmeyeceğiz kitap ve sünnete. Kitap ve sünnet ne dedi, ne gösterdiyse öylece alıp inanacağız. Eğer öyle değil de kendi inancımıza delil bulmak için onlara müracaat eder-sek o zaman Allah korusun inancımıza ters düşen âyet ve hadisleri inkâr edeceğiz veya tevil edeceğiz demektir. Evet kitap ve sünnete müracaatımız ön yargılı olmamalıdır. Yâni ey kitap! Ey peygamber! Bizi bir zahmet şuna götür! Diye müracaat etmeyeceğiz onlara. Şunu hiç bir zaman unutmayalım ki birine müracaat, ya onu rehber kabul ederek, ya da onu merkep kabul ederek yapılır. Kişiyi hedefe rehber de götürür merkep de. Ama birisine teslim olunur öyle götürür hedefe, öbürü ise teslim alınır öyle götürür. Rehbere teslim olunur rehber istediği biçimde götürür, ama merkep teslim alınır öyle götürür hedefe. Bakın bu adamlar peygamberi teslim almak istiyorlar. İstiyorlar ki peygamber teslim olsun onlara ve onların istediği gibi hareket etsin, onların istediğini tayin etsin kendilerine. Kendi keyiflerinin istediği bir reis bulsun onlara. Yâni tam demokratik bir seçim istiyor adamlar. İstediklerini seçecekler istemediklerini de seçmeyecekler. Öyle ya Allah bilmez bunu. Peygamber de anlamaz kimin seçileceğini, kendileri bilir. Peki şimdi bu âyetler ışığında size bir soru sorayım: Acaba şu anda bizler bu konuda bir İslâm toplumuna mı benziyoruz, yoksa burada anlatılan bir yahudi toplumuna mı? bunu bir düşünelim. Yâni şu anda sizi yönetecek, lafı dinlenecek adamları siz mi belirliyor-sunuz? Yoksa Allah mı? İdarecilerinizi siz mi belirliyorsunuz? Yâni onları siz kendiniz mi seçiyorsunuz? Yoksa Allah belirlediği için mi siz onları dinliyorsunuz? Yâni bu idarecileri belirleme siteminiz İslâm’ın sistemine mi benziyor yoksa yıllar önce Allah’ın size haber verdiği ya-hudilerinkine mi benziyor? Yâni hayatınızı düzenleme konusunda soru sorduğunuz kişileri Allah mı belirliyor, yoksa siz mi? Biraz biz gibi değil mi? Evlenecek, falana, filana soruyor, ev yaptıracak ustaya, mimara soruyor, yol bulacak postacıya soruyor, peki niye Allah’a sormuyoruz? Allah hiç mi bir şey bilmez ya! Allah herkesten daha yakındır bize ve en iyi bilendir ya! Önce Allah’a bir sorun, bu okulda okuyayım mı, okumayayım mı? Bu mesleği seçeyim mi? Seçmeyeyim mi? Burada çalışayım mı? Çalışmayayım mı? Şu kıyafeti giyeyim mi? Giymeyeyim mi? Ya Rabbi ben onu sormuyorum sana da, ben düşündüm taşındım ve bu işi yap-mayı uygun gördüm. Sen bunun yolunu tarif et bana! diyen kişi Allah’a akıl veriyor demektir. Allah’a yol gösterme küstahlığında bulunuyor demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak bizden istediklerini yapmamız konusunda model insanlar göndermiş, peygamberler göndermiş. Yolumuzu bunlara sorarsak, dünyada yaşadığımız yolların, yaşanmadan önceki kurucusu olan Allah’a sorarsak, yâni yol bilen Allah’a, yolun kurucusu olan Allah’a sorarsak, hangisinin cennete, hangisinin de cehenneme götürdüğünü söyler bize. Evet onlar Talût’a itiraz edince peygamber dedi ki onlara: "Peygamberleri onlara dedi ki, Onu, Talût’u sizin başınıza Allah seçti (tamam). Ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir." Bunu ben değil Allah belirledi. Buna itiraz edemezsiniz. Çünkü onu Allah belirledi. Yâni ne oluyorsunuz? Size komuta edecek bu insanı Allah belirledi. Yoksa siz Allah’ın seçtiğini beğenmeyip idarecinizi kendiniz mi seçmeye kalkışıyorsunuz? Peki hiçbir özelliği yok mu Onun? Sadece boyun mu eğeceğiz? Allah onu seçti diye hemen ona itaat mı edeceğiz? Bu kadarı yeter mi yâni? Bunun dışında bir özelliği var mı? Evet bir özelliği varmış bakın. İslâm toplumuna lider olabilecek, idareci olabilecek, emir olabilecek, komutan olabilecek insanda bulunması gereken bir özellik var-mış bakın: idareci olanın, yönetici olanın, savaşa sürükleyici olanın. Savaş İslâm toplumunun genel adıdır, genel karakteridir. Yahudiliğin temel felsefesi ise şehir toplumudur. Onlar yere çakılmaya, arza çakılı kalmaya çalışırlar. “Sanki ahlede ilel arz” olmaya, yerle bütünleşmeye, ondan bir parça koparmaya çalışırlar. Ama İslâm toplumu-nun temel prensibi savaş toplumu olmasıdır. İşte savaş toplumunun yönlendiricisini Allah şu özelliklere sahip olarak seçmiş bakın: "Ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir." Demek ki İslâm toplumunda müslümanlara lider olacak, emir olacak kişide bu özellikler olacaktır. İdareci olan kişinin, emir olan, sa-vaşa sürükleyici olan kişinin âlim ve vücut yönünden güçlü olması gerekecektir. Çünkü savaş İslâm toplumunun genel adı, genel karakteridir. İslâm toplumunun vazgeçilmez unsurudur. Yahudi toplumunun genel karakteri de şehir toplumudur. Onlar yere çakılı kalmayı hedeflerler. Sanki “Ahlede ilel arz” olmaya, yerle bütünleşmeye, ondan bir parça koparmaya çalışırlar. Yahudi yerleşik hayatın insanıdır. Durağan ve kokuşmaya mahkum bir hayatın insanıdır yahudiler. Ama İslâm toplumu akıcılıktan, hareketten yanadır. Yâni duran su her zaman için kokuşmaya mahkumdur ya, işte İslâm toplumunun temel prensibi akıcılıktır. Onun içindir ki belki yahudi toplumunun idarecisi zengin, dalavereyi iyi bilen, ekonomiyi, çalıp çırpmayı iyi bilen birisi olabilir. Ama İslâm toplumunun, yâni arza çakılıp kalmayan, şehir hayatından, durağan ve kokuşmaya mahkum olan yerleşik hayattan hoşlanmayan sürekli cihadı ve hareketliliği tercih eden İslâm toplumunun, savaş toplumunun yürütücüsünü, idarecisini, yönlendiricisini bakın Allah şu özelliklere sahip olarak seçmiş. 1- İlimde üstünlük. 2- Cisimde üstünlük. İlim ve cisimde üstün olan kişi İslâm toplumunda reis olabilir, idareci olabilir. Başkası değil. Yâni İslâm toplumuna idareci olacak kişide keskin bir görüş, engin bir bakış, düzgün bir ifade, güçlü bir pazı ve kendisine hakim bir iradesi varmış cisim yönünden ve bir de ilim sahibiymiş bu emir. Peki bu ilim hangi ilimdir? Yâni on fakülte bitirmiş birisi mi? Yo!! Balerin olmak için de ilim tahsil ediyorlar şimdi değil mi? Fizik kimya tahsili için de öğrenim görüyorlar, beden eğitimi için de, orkestra şefliği için de öğrenim yapıyorlar değil mi? Ama bu ilim o ilim değil. Allah buyurur ki: "Peygamberim! Eğer sen sana gelen şu ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyarsan Allah’tan başka bilesin ki ne dostun var ne de yardımcın!" (Bakara 120) Peki acaba neydi peygamberimize gelen ilim? Kuran’dı değil mi? Vahiydi değil mi? Öyleyse ey peygamberim sana gelen ilim olan şu Kur’an’dan sonra onların hevâlarına uyarsan dostun da değilim, yardımcın da! Öyleyse ilim Kur’an’dır. İlim vahiydir ve ilim sahibi olan kişi üstündür. İlim sahibi olan önderdir. İlim sahibi olan, Kur’an’ı ve sünneti bilen kişi öndedir. Peygamberi örnek olarak kafasında canlı tutabilen önderdir. Yâni kitabı ve sünneti en iyi bilen kişi İslâm toplumunda idarecidir. Nereden çıkardık bunu? E yâni adam ekonomi bilmeli değil mi? Siyasal bilmeli değil mi? Sosyal bilmeli değil mi? Ben onları bilmem, büyük laflar bunlar, gerçekten çok büyük laflar. Belki de yahudi toplumunda yâni şehirsel toplumda, yerleşik toplumlarda lâzımdır bu adamlar ama İslâm toplumunda lâzım değildir bunlar; İslâm toplumunun idarecisi ilim ve cisimde en üstün olandır. O toplumu Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine göre yönetecek kadar bilgi sahibi olacak ve de o toplumu cihada sürükleyecek kadar da cisim yönünden güçlü olacak hepsi bu kadar. Efendim işte savaş stratejisi filan bilmeli, askerî akademiden filan mezun olmalı değil miydi? E peki hani öyle miydi Talût? Öyle demiyor ama bakın Allah. İlim biliyordu. İlim: Allah’ın o konumda kişinin nasıl davranmasını istediğini bilmektir. İlim, bir insanın herhangi bir konumda iken evlenirken, boşanırken, yerken, içerken, ölürken, öldürürken, severken, küserken, doğarken, yaşarken kısacası her konumda Allah’ın kendisinden nasıl bir davranış istediğini bilen kişi ilim sahibidir. Efendim bu suyun içinde hidrojen diye bir gaz varmış, biraz oksijen varmış, galiba biraz nikel varmış, bakır varmış, alüminyum, sodyum, karbon varmış. Ya varmış da Allah için söyleyin, bu varları birleştirdiler de su mu yaptılar? Vallahi değil. Öyle birleştirilip yapılan su içilmez zaten Adına saf su mu diyorlar neyse bu su içilmez. Tüm bunlar benim neyime ya bu sudur işte! Bunları bilmek zorunda değilim ki ben. 1) Allah bunu gökten indiriyor bileceğim, (gök ve su). Yani bu konuda sadece Allah’ı etkin ve yetkin bileceğim. O dileyip izin vermedikçe hiç kimsenin bir damla bile indirmeye yetkili olmadığına inanacağım. 2) Ama yerden çıkanları da Allah çıkarıyor bileceğim. Bu konuda da yetkili olarak sadece Allah’ı tanıyacağım. 3) Başka, “Biz her şeyi sudan yarattık, inanmayacaklar mı?” (Enbiyâ 30) Âyetinin delâletiyle Allah her şeyin hayatiyetini buna bağlamıştır bileceğim. Başka? 4- Eğer insanlar dikkatli davranmazlarsa, Allah’a karşı isyan ederlerse tıpkı Nuh kavmini boğduğu gibi, Firavun oğullarını boğduğu gibi bu suyla Allah insanları boğar bileceğim. Başka? “De ki, söyleyin bakalım: Bir sabah baktınız ki suyunuzu yerin dibine batıverse size bir tatlı su getirecek kim var?” (Mülk 30) Bileceğim. Yâni Allah sularımızı kesiverse su kaynaklarımızı kurutuverse onu ondan başka bize getirecek bir yardımcımızın olmadığını bileceğim. (Mülk 30) 6- Abdestime faydalı bileceğim, guslüme yararlı bileceğim, yemekte yiyeceğim bileceğim, susayınca içeceğim bileceğim, müslü-manlara onu ikram edeceğim bileceğim, Ramazanda içilmez bileceğim. Su satılmaz bileceğim, Allah’ın kulları sudan engellenmez bilece-ğim. Allah’ın suyunu gizleyen kişi zâlimdir bileceğim benim su bilgim bunlardır işte. İşte ilim budur ve gerisi boş şeylerdir bana göre. Eh peki teknoloji bilenler, fizik bilenler, eşyanın tabiatını bilenler, meselâ beşli demirin, onlu çubuk demirin veya ellilik lama demirinin dayanımını bilenler veya işte bilmem hangi betonun bilmem kaç yıl nerede statiğini, statükosunu bilenler toplumları idare edebilirler mi? Kesinlikle! Zira o bilgi toplumları idare etme bilgisi değildir. Onlar bina yaparlar, köprü kurarlar, yıkarlar yumarlar. Onların işi bu. Nereye ne aradığımızı bilelim yâni. İnşaat yapımı için adam mı arıyoruz? Yok-sa toplum idare etmek savaşı yönlendirmek için lider mi aradığımızı bilelim. Demek ki İsrâil oğullarına göre emirliğin, idareciliğin şartı zenginlik. Kendilerine idareci olacak kişide mal mülk arıyorlar. Halbuki İslâm toplumunda idareciliğin şartı zenginlik değildir. İslâm toplumunda zenginlerden idareci edinmek bâtıldır. Zira kişinin mal mülk sahibi oluşu, kendi elinde olan bir şey değildir. Yâni kendi kabiliyeti sonucu değildir. Allah onu malla imtihan etmektedir de onun için mal sahibidir o. Peki şimdi bizim toplumda idareciliğin şartı ne? Yâni kime benziyor bizim toplum? İslâm toplumuna mı? Yoksa yahudi topluma mı? Demek ki emirlik, idarecilik için temel şart ilim ve cisim adına zenginliktir. Bir de bakın peygamber bunu Allah’a râci olarak anlatıyor. Yâ-ni ben böyle istiyorum. Bunu ben seçtim, bu sizin komutanınızdır, de-miyor da; "Onu size Allah seçti" diyerek konuyu Allah’a râci olarak anlatıyor. Biz de anlatacağımız konuyu Allah böyle istedi, Rasulullah böyle istedi diye anlatalım ve kendimizi devreden çıkarmaya gayret edelim. Meselâ çocuklarımızdan hanımlarımızdan bir şeyler isterken, onlara bir şeyler emrederken kendimizi onların Rabbi konumunda görerek: "Bunu ben istiyorum! Ben emrediyorum! Benim için yapacaksın!" demek yerine bak evlâdım! Bak hanım! Allah böyle istiyor! Rasu-lullah böyle emrediyor! Gel bunu böylece yapalım diyelim inşallah. O zaman o dediğimizi yapan kişi Allah’a kulluk yaptığının farkında olarak bunu yapacaktır. Halbuki biz dedik diye yapması onun açısından da bizim açımızdan da boştur. Onların istemediği bir kumandan seçilince, Talût kendilerine emir tayin edilince, imtihanı yine kaybedenler oldu. Yâni bir daha elendiler. Bizim istediğimiz kişi emir olmadı diye bir on bini daha gitti geriye kaldı iki bin kişi falan. O ayrılıp gidenler Allah emirliği bizden birine versin veya bizim istediğimiz birine vermeliydi dediler, halbuki: "Allah mülkünü (İdareciliği) dilediğine verir. Allah vasidir, Âlimdir." Allah onu kime vereceğini size sormaz. Allah kimi idareciliğe lâyık görmüşse buna en lâyık olan odur. Bu âyet idareciliğin ırsi olmadığını ve babadan oğula intikal edecek bir şey olmadığını anlatıyor. Hilafet onu hak edenin hakkıdır. Onu hak eden ise belli sıfatları kazanan kişidir. İlim öğrenmiş, iradesini buna teksif etmiş kişidir. Cahiller idareci olacak kişide soy sop ve mal mülk ararlar. Allah’ın dinindeyse ilim, takva ve emirlik ve cihad yükünü kaldırabilecek yetenek ve güce sahip olmaktır. Allah vasidir. İlmi geniş olan, bilgisi geniş olan, mülkü geniş olan, lütuf ve rahmeti geniş olan, ama azabı da geniş olandır. Bir de her şeyi bilendir, en bilendir O. Onlar Allah’ın peygamberinin bu seçimine itiraz edince peygamberleri onlara kalplerinin yatışması ve bu konuda ikna olmaları için bir mûcize göstermeyi murad ederek buyurdu ki: