255:"O Allah’tır. Ondan başka İlah yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur. Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tutar. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimmiş? O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediğinden başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." İlâh, kendisine kulluk edilen varlık demektir. İlâh, kişinin boynundaki ipin ucu elinde olan varlık demektir. İlâh, kişinin hatırını kazanmak için çırpındığı, arzularını gerçekleştirmek için can attığı, itirazsız ve gönül rahatlığıyla isteklerini yerine getirdiği varlık demektir. İlâh, kişinin uğrunda seve seve malını ve canını fedâ ettiği varlık demektir. İlâh, kişinin hayat programını kendisi için hayat programı kabul ettiği varlık demektir. İnsan kul olmaya müsait yaratılmıştır. Allah herkesi doğuştan kul olmaya müsait yaratmıştır. Herkesi boynunda bir iple dünyaya getirmiştir Rabbimiz. Yâni bir şeylere tapacaktır o. Tapınmaya hazır yaratılmıştır. İşte boynunda böyle bir iple dünyaya gelmiş ve tarihin de şehâdetiyle mutlaka bir şeylere tapınmak zorunda kalmış olan bu insan boynundaki bu ipin ucunu kimin eline vermişse ona kulluk ediyor demektir. Boynundaki ipin ucu kimin elindeyse o bu kişinin İlâhı demektir. Bu durumda insanları dört kademede görüyoruz: 1-) Boynunda doğuştan getirdiği ipin ucunu Allah’a vererek: “Al ya Rabbi! Bu ipin de benim de sahibim sensin. Mademki beni boynumda bir iple dünyaya getirdin. Yâni beni kulluğa müsait yarattın. Al öyleyse bu ipin sahibi sensin. Senin elinde dursun ve sen nereye çekersen ben o tarafa gideceğim. Ben sadece sana kulluk yapacağım. Sadece senin dediklerini dinleyecek, sadece senin seçimini seçim kabul edecek, sadece senin arzularını gerçekleştireceğim. Zira beni sen yarattın. Beni sen programladın. Benim bilgim kıttır, benim aklım sınırlıdır. Geçmişimi geleceğimi, hayrımı şerrimi, menfaatimi zararımı senin kadar bilemem.” diyerek iradesini Allah’a teslim eden kişiye müslüman denir ve bu kişinin İlâhı Allah’tır. 2-) İkinci tip insan boynundaki ipin ucunu Allah’a vermeyerek kendi elinde tutmaya çalışan kişidir. Ben Allah filan tanımam. Ben din filan bilmem. Benim hiç bir şeye ihtiyacım yoktur. Benim aklım vardır, benim fikrim vardır, benim bilgim, benim keyfim vardır. Ben bildiğimi yaparım. Ben keyfime göre bir hayat yaşarım diyerek boynundaki ipin ucunu elinde tutarak kendi kendisini İlâhlaştıran kimsedir. “Kendi hevâsını İlâh edinen kimseyi gördün mü?” (Furkân 43) Âyeti gereğince kendi hevâsını, havasını putlaştıran kişidir ki bu adam kâfirdir ve bu kişinin İlahı da kendisidir. 3-) Üçüncüsü boynundaki ipin ucunu kendi gönlüyle, kendi arzusuyla Allah’a vermiş, Kelime-i Tevhid okumuş, Kelime-i Şehâdet getirmiş, ama boynundaki ucunu Allah’a verdiği bu ipin yanı başına yine kendi arzusuyla bir ip daha bağlamış modaya vermiş, bir ip daha bağlamış âdetlere vermiş, bir ip daha bağlamış törelere vermiş, bir ip daha bağlamış çevreye vermiş, müdüre vermiş, amire vermiş, kanun-lara vermiş, yönetmenliklere vermiş, vermiş, vermiş. Yâni boynundaki ipleri çoğaltmışsa, hem Allah’ı hem de başkalarını razı etmeye çalışıyorsa, hem Allah’ın götürdüğü yere hem de başkalarının götürdükleri yerlere gitmeye çalışıyorsa yâni arzuları, emirleri Allah’ınkilerle çatışan başkalarının arzularını da gerçekleştir-meye çalışıyorsa işte bu kişinin adı da müşriktir ve Allah’la birlikte boynundaki ipleri dağıttığı varlıklar bu kişinin İlâhlarıdır. Evet bu adam boynundaki ipin ucunu önce Allah’a vermiş ama bu ipin yanı başına yeni yeni kulluk ipleri bağlayıp Allah’tan başka birilerine de vermiş ve onların çektikleri yerlere gitmeye çalışan kişidir ki bunun adı da müşriktir ve İlâhı da ipin ucu elinde olanlardır. Şeytanlara vermiştir onların kuludur, ağasına vermiştir onun kuludur, modaya vermiştir onun kuludur, âdetlere, törelere vermiş onların kuludur, çevreye vermiş çevrenin kuludur, kapitalist sistemlere vermiştir onların kuludur, sosyal hayatta hıristiyan dünyanın kulu, ekonomik hayatta veya mesleki dünyasında yahudi âleme vermiştir onların kuludur. Ama öyle ki bu boynundaki ipin ucunu ellerine verdiği kişi, kurum ya da varlıklar yâni onun İlahı ya da İlahları olan varlıklar çok güçlü, çok becerikli değillerse yâni onun hayatının tümünü dolduracak kadar güçlü değillerse, ya da hayatının tümü konusunda ona yol gösterecek kadar becerikli, bilgili değillerse bu sefer bu adamlar yol gösterebildikleri kadarıyla o İlâhlarının kulu kölesi olurken onların serbest bıraktığı, ya da gaflet edip dolduramadıkları hayat birimlerinde de başkalarının kulu ve kölesi olurlar. Ama bu kişinin bir de hayatında din birimi vardır ki onda da Allah’ın kulu kölesi olur. Öteki İlâhlarının boş bıraktıkları dolduramadıkları namaz gibi, oruç gibi, zekât gibi, zikir gibi hayat birimlerini de Allah’ın dinine göre doldururlar. İşte kim böyle Allah’la beraber birilerini de dinler, İlah olarak, söz sahibi olarak, hayatına karışıcı olarak Allah’tan başka birilerinin varlığını da kabul ederse, bu iş sadece kendisi için yaparsa Kaf sûresinin 26.âyetinde anlatıldığı gibi bu adam: “ Ki o Allah’ın yanında, Allah’la beraber başka İlâh tutmuştur” (Kâf 26) Âyeti gereğince kendisine İlâh yapmış olur. Yâni Allah’la beraber başka İlâhlar bulmuş demektir. Yâni eğer bu adam boynuna ip takıp da başka efendilere verme işini sadece kendisi için yapıyorsa böyledir. Ama eğer bu adam bu işi yalnız kendisi için değil de başkalarının boyunlarına da ipler takarak onları da Allah’tan başkalarının eline vermeye çalışıyorsa, yâni başka insanları da bu sahte İlâhların kulu kölesi yapmaya çalışıyorsa, yardım ediyor, teşvik ediyorsa o zaman Yâsîn sûresinin 74. âyetinde anlatıldığı gibi: “Tuttular da güya kendilerine yardım olunur ümidiyle Allah dûnunda, Allah berisinde İlâhlar edindiler” (Yâsîn 74) Âyetinin delâletiyle min dünillah İlâh yapmış olur. Yâni Allah’-tan başka İlâhlar edinmiş demektir. Kendisi için Allah’tan başka İlâh edinmenin de ötesinde başkalarını da Allah’tan başka İlâhlar edinmeye teşvik ediyor demektir. İdareciler, babalar, kocalar, analar veya eğiticiler, yöneticiler eğer insanlara her konuda İlâh olarak sadece Allah’ı tanıtıyorlarsa tamam bu tevhittir. Ama Allah’tan başkalarını da dinlemelerini öğütlüyorlarsa, öğretiyorlarsa o zaman başkaları için de Allah’tan başka İlâhlar buluyor ve teşvik ediyor demektir. Çatalı şöyle tutmalısın yavrum. Eteğini şöyle kaldırmalısın kızım. Bayramda şöyle hareket etmelisin hanım. Misafirlerin yanına çıkıp ellerini şöyle sıkmalısın. diyerek onların da Allah’tan başka İlâhları dinlemesini sağlıyor demektir. 4-) Dördüncüsü şirkle günahın arasını ayırmamız için bu da çok önemlidir Bir adam ki kendi rızasıyla boynunda Allah’a verdiği ipin yanına yeni yeni ipler takıp bunları başkalarına vermeden yana değildir, böyle bir şeye razı değildir. Ama zorla birileri uzaktan kement atıp onun boynuna kulluk ipleri geçirmişse, yâni o istemediği halde zorla birileri onu köle konumuna düşürmüşler ve çektikleri yere götürmeye mecbur etmişlerse işte bu adamın adı da günahkârdır. Önceki kişiden farklıdır bu. Zira bu adam öncekisinden farklı olarak kendi arzusunun ve isteğinin dışında köle durumuna düşürülmüştür. Biz Hz. Yusuf’un Mısır pazarında köle olarak satıldığını biliyoruz. Bazen böyle istemediği halde, rızık endişesiyle, maaş korkusuyla, açlık tehdidiyle, ölüm korkusuyla, ya da şu anda olduğu gibi güçsüzlük psikolojisiyle güçlülerin eline esir düşebilir. Veya bazen müslümanlar cehaletleri sebebiyle, din konusun-da, İslâm konusunda, Kitap sünnet konusunda, kulluk konusunda bilgisizlikleri sebebiyle, bilgisiz bırakılmaları sebebiyle farkında olmadan, farkına varamadan boyunlarına birileri kement atıp onları köleleştire-bilirler, birileri onları zulüm ağlarına takabilirler. O zaman da eğer bunun farkına varır varmaz müslümanlar bu zulüm ağlarını delerek kurtuluşa kavuşabilmek için gecelerini gündüzlerine katıp maldan ve candan geçercesine ciddi bir cihadın, ciddi bir çalışmanın içine girerlerse Allah’ın bunları affedeceği umulur. Ama Allah korusun günün birinde böyle bir hayattan razı oluverirlerse, yâni boyunlarındaki öteki iplerden rahatsız olmazlar ve yata giderlerse onlar da aynen berikiler gibi şirki sineye çekmiş müşriklerdir, zâlimlerdir. Allah, boyunlardaki ipin ucu yalnız kendi elinde olması gereken sadece kendisine kulluk yapılması gereken, sadece onun çektiği yöne gidilmesi ve arzuları gerçekleştirilmesi gereken tek İlahtır, kendisinden başka İlâh olmayandır. "O Hayy ve Kayyum'dur." Hayy ve Kayyum Allah’ın iki ayrı ismidir. Hayy; hayat sahibi, diri, başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz hayat sahibi demektir. Allah’ın hay oluşu, hayatta oluşu yaratıkların hayatta oluşuna benzemez. Tüm yaratılmışların hayatta oluşu Allah’-tandır ama Allah’ın hay oluşu kendindendir. Hayy, zamana boyun eğ-meyen, zamanla mukayyet olmayandır. Bu Hayy’ın bizim hayatımıza yansıyan yönü insan hayatında önce Allah vardır. İnsana insanın hayatını kazandıran O’dur. İnsana hayatını kazandıran Allah olduğu gibi insanın hayatını sürdüren de O’dur. Yâni hayatı boyunca Allah onunla beraberdir. Hayat veren, hayatını sürdüren ve sonunda onun hayatına son verecek olan da yine Allah’tır. En sonunda öldürdüğü bu insanı yeniden diriltecek olan da O’dur. Kayyum ise, sürekli insanları ve tüm varlıkları görüp gözeten, güç ve kuvvetiyle onları sevk eden, hareket ettiren, hareketlerini yaratan ve koruyandır. Evet Allah Kayyûm’dur. Yâni kendi zatı ile kaimdir. Varlığı kendisindendir. Varlığı konusunda başkalarına muhtaç değildir. Başkaları ise onunla kaimdir. Tüm varlıklar var olabilmek için O’na muhtaçtırlar. Var olabilmek için ve varlıklarını sürdürebilmek için her şey O’na muhtaçtır. Evet Kayyûm her ân tüm varlıklar âlemini idare eden ve ayakta tutan demektir. Herşeyi tutan, koruyan anlamında Allah'ın isimlerinden biri. Kayyûm, "fey'ûl" vezninde mübalağa sıygasıdır. Hayy ve Kayyûm I-simlerinin ism-i azam yani Allah'ın en büyük ismi olduğu da söylenmiştir. Kur'ân'da üç yerde geçer. Birisi işte Bakara sûresinin bu âyetidir. İkincisi Âl-i İmrân sûresinin ikinci âyetinde “Allah, Ondan başka tanrı olmayan, diri, her ân yarattıklarını gözetip durandır.” Üçüncüsü de; Bütün yüzler, "Hayy", ezelî ve ebedî diri, "Kayyûm" her şeyin mutlak hâkimi olan Allah'a bo-yun eğer. Zulüm yüklenen perişan olur" (Tâhâ,111) âyetidir. Diğer yandan Rasûlüllah (s.a.s)'in bu isimlerle duâ ettiği nakledilir. Bir hadiste, aşağıdaki duâyı yatağa girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarının, denizin köpüğü kadar çok olsa bile, af edilebileceği bildirilmiştir. "Ben kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, "Hayy", ezelî ve ebedî diri "Kayyum ", herşeyin mutlak hakimi olan Allah'tan bağışlanmamı diliyor ve O'na tevbe ediyorum"(Ahmed b'. Hanbel, Müsned, III,10) Enes b. Mâlik, bir adamın namazdan sonra "Hayy ve kayyûm" isimleriyle Allah'a duâ ettiğini duyan Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Siz Allah'a ne ile duâ ettiğini biliyor musun? Hazır bulananlar; "Allah ve Rasülü daha iyi bilir" dediler. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, O, Allah'a ism-i azamı ile duâ etti.-Allah bununla duâ edilince kabul eder ve bununla bir şey istenince verir" (Ahmed b. Hanbel, III, 245). Bazen Hz. Peygamber duâda "Kayyım" kelimesini de kullanmıştır. "Allahım hamd, sana mahsustur. Sen yerleri ve gökleri idare edip, ayakta tutan (Kayyûmsun)"(Buhârî, Te-heccüd, 1) Kayyûm ismi şu anlamları da kapsar; Allah zâtı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O'nun varlığına bağlıdır. Nitekim, Ayetü'l-Kürsî'de bu isimden sonraki kısım, onun açıklaması gibidir. "O'nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O'nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, insanların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. İnsanlar ise O'nun ilminden, O'nun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. O'nun hükmü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Yeri ve göğü koruyup gözetmek, O'nun için zor değildir. O, yücedir, büyüktür" (Bakara,255) "Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tutar." O Allah’ı ne uyuklama basar ne de uyku tutar. Yâni Allah için ne uyuklama ne de uyuma söz konusu değildir. Yâni yarattıklarından asla gafil değildir. Bir an bile onlardan habersiz değildir. Her şeyi gören ve hiç bir şey kendisinden gizli olmayandır. Sine tün; uykudan önceki uyuklamak demektir. Uyku öncesi dalgınlık anlamındadır. Uyku ise gözlerin, kulakların ve duyuların fonksiyonlarının bitmesi demektir. Rabbimizi ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Böylece bu ifade bir önceki "Kayyûm" kavramına daha derin bir boyut kazandırıyor. Öyle bir Kayyûm’luk, öyle bir Kayyımlık ki bir an bile, bir lahza bile yaratıklarını ihmalin söz konusu olmadığı, bir an bile yaratıklarından gafletin söz konusu olmadığı bir durumdur. Bunlar sadece beden sahibi varlıklar için söz konusudur. Uyku da uyuklama da beden sahibi varlıklar içindir, Allah için caiz değildir bunlar. Uyuklama ve fütur Allah hakkında asla caiz değildir. Ve uyuklayanlar, uyuyanlar asla Kayyûm olamazlar. Kayyum olamayanlar da asla İlah olamazlar. "Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur." Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun kuludur. Göklerde ve yerde görünür görünmez, bilinir bilinmez ne varsa hepsi onun mülkü ve kuludur. Her şey onun mülküdür. Herkes ve her şey O’nun hükümranlığı altındadır, O’nun hâkimiyeti altındadır. O Allah Mâliktir ve her şey O’nun mülküdür. Gerçek Mâlik, gerçek sahip O’dur. O’nun mülkünün yanında başkasının mülkü yoktur. Böylece anlıyoruz ki göklerde ve yerde olan tüm varlıkların Allah’la ilişkisi mülkün sahibiyle ilişkisi gibidir. Kölelerin efendiyle ilişkisi gibidir. Mülk Allah’ındır inancı insan şuurundaki tüm şirk unsurlarını siler. Mülk Allah’ındır inancı insan şuurunda kendisinin sadece mülkün gerçek sahibi tarafından tayin edilmiş bir halîfe olduğunu, bu hilafet ve sahip olduğu her şeyin kendisine emaneten ve muvakkaten Allah tarafından verildiğini, kısa bir süre sonra onların kendisinden geri alınacağı şuurunu kazandıracaktır. Mülk Allah’ındır demek o mülkte söz sahibi Allah’tır demektir. Eğer mülk olarak biz kendimiz ve sahip olduğumuz her şeyin Allah’a ait olduğuna iman ediyorsak o zaman kendimiz ve sahip olduğumuz şeyler konusunda söz sahibinin Allah olduğuna iman etmek zorundayız. Yâni elim benim değil o Allah’ınsa ben onu sahibinin razı olmadığı yerde kullanmamalıyım. Midem benim değil Allah’ınsa, mülkün sahibi Allah’sa, o konuda söz sahibi ben değil Allah’sa o zaman ben bu mideme sahibinin razı olmadığı lokmayı indirmemeliyim. Çocuklarım be-nim değil Allah’ınsa onlara vereceğim isimden tutun da, onlara ulaştıracağım günlük eğitime varıncaya kadar, kılık kıyafetlerine varıncaya kadar onların sahibi olan Allah’a sormak zorundayım. Karım benim değil Allah’ınsa, onunla ilişkilerim konusunda söz sahibi ben değil de onun sahibi olan Allah’sa ona kendi keyfime göre değil Allah’ın istediği biçimde davranmak zorundayım. Malım benim değil Allah’ınsa onu kazanacağım ve harcayacağım yerleri Allah’a sormak zorundayım. Paramı onun sahibinin razı olmadığı yerlerde harcamaya kalkarsam o zaman mülkün sahibi olarak Allah’ı değil de kendimi kabul etmiş olurum. Elimi, ayağımı, gözümü kulağımı, evimi, arabamı, bedenimi, aklımı, bilgimi, zamanımı ve sahip olduğum her şeyi onların gerçek sahibinin razı olmadığı yerde kullanırsam Allah’ı mülkün sahibi olmaktan çıkarıp kendimi mülkün sahibi kabul etmiş olurum ki bu Allah’ın istediği bir iman değildir. Evet göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ın olunca, göklerde ve yerde olanların tamamı Allah’ın olunca elbette göklerde ve yerde söz sahibi, kanun sahibi, egemenlik sahibi de Allah olur. Bir mülkün bir varlığa izâfesi demek o mülkte o varlığın söz sahibi olduğunu kabul etmek demektir. Meselâ sizler hepiniz ev sahibisiniz. Evlerinizin size izâfesi demek o evlerinizde sizin sözünüzün geçmesi demektir. Bir adam düşünün ki ona ait olan evinde onun sözü geçmese, o evde onun sözü kaale alınmasa, o evde istediklerini emretme istediklerini yasaklama hakkı olmasa, o eve girip çıkanlar ondan izin almasa o ev o adamındır denebilir mi? İçinizden hanginiz böyle bir ev reisliğine razı olursunuz? Sizler böyle bir reisliğe razı olmazsınız da Allah’ı niye razı etmeye çalışıyorsunuz? Tamam ya Rabbi! Gökleri sen yarattın! Yeryüzünü sen yarattın. Bizi ve şu anda sahip olduğumuz her şeyi sen yarattın. Sen Alisin! Sen yücesin! Ama olduğun yerde kal. Bizim hayatımıza karışma. Kanunlarımıza karışma! Kılık kıyafetimize, kazanmamıza harcamamıza, hukukumuza, düğünümüze derneğimize karışma. Eğitimimize karışma. Bütün bu konularda biz kendimiz söz sahibiyiz. Bizim de aklımız var, bizim de bilgimiz var, bizim de keyfimiz var, biz de biliriz bütün bunları. Ya da: Bizim söz sahibi başka Rablerimiz var. diyerek kendi mülkünde onu susturmaya çalışmanın mânâsı nedir? Böyle düşünen, böyle inanan ve Allah’a, Allah’ın mülkünde söz hakkı tanımayan bir adamın mü'min olduğunu nasıl söyleyebiliriz. Evet mülk Allah’ındır. Gökler ve onlarda olanlar, yeryüzü ve onda olan her şey Allah’ın mülküdür. Hal böyle iken, mülk Allah’ınken, herkes ve her şey Allah’ın mülkü ve onun kulu iken: "O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimmiş?" Bakara sûresinin İsrâil oğullarına hitap eden bir bölümünde bu şefaatle alâkalı bir bölüm geçmişti burada tekrar geçiyor Kur’an-ı Kerîm şefaat konusunu etraflı bir biçimde ele alıp anlatmıştır. Zira geçmişte ve günümüzde insanların sapmalarının en büyük sebeplerinden birisi bu şefaat meselesinin yanlış anlaşılmasıdır. Yahudilerin, hıristiyanların ve müşriklerin sapma noktasıdır bu şefaat konusu. Geçmişte sapanlar bu yüzden sapmıştır. Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Hıristiyanlar İsa Allah’ın oğludur dediler. Müşrikler de melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Bunlar bu yaratıkların sıfatları konusunda hataya düştüler. Bunlara Allah’ın sıfatlarını vermeye kalktılar. Gerekenden fazla değer verdiler.Bunların yaptıkları işlerin başkaları tarafından yapılamayacağını, başkalarının yaptıklarını da bunların yapamayacağını iddia ettiler. Diğer yaratıklardan ayırdılar bunları. Bunların diğer varlıklardan daha çok Allah’a yakın olduklarını ya da Allah’ın bunlarla daha çok ilgilendiğini iddia ettiler. Aslında bütün bu iddiaların altında yatan sebep Allah’a veliahtlar bulmak, Allah’a karşı torpilli varlıklar bulmak, İşledikleri günahlara kılıf bulmak çabasıydı. İsa Allah’ın oğludur! Üzeyr Allah’ın oğludur! Melekler Allah’ın kızlarıdır! derken Allah torpil yaptırma gayretine giriyorlardı. Bir varlığın hatırından çıkamayacağı, sözüne iş yapacağı varlık elbette onun en yakını oğlu ve kızı olabilirdi. Allah’ı insan gibi farz etmenin yanılgısıydı bu. İnsanlara oğlu ya da kızı vasıtasıyla yaklaşılabildiğine göre Allah’a da bu yakınları vasıtasıyla yaklaşabilecek-lerini, O’na karşı da şefaatçiler bulabileceklerini, torpil yaptırabilecek-lerini zannederek sapıp gittiler. Bugün de pek çok insan böyle düşünmektedir. Dünkülerin sapma noktası bugünkülerin de sapma konusu olmuş Allah korusun. Belki bir babaya oğlu, kızı veya bir yakını vasıtasıyla yaklaşmak mümkün olabilir. Ona tesir etmek, onu fikrinden vazgeçirmek mümkün olabilir . Ama yanıldıkları nokta Allah insan gibi değil ki. Allah baba gibi değil ki. Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu düşünmek Allah’ı insan gibi düşünmek ve Allah’ın sıfatları konusunda noksanlık izâfe etmektir ki bu şirktir ve Rabbimizi bundan tenzih ederiz. Müşrikler Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu zannediyorlardı. Onlar Allah katındaki şefaatin kral katındaki oğlunun, kızının vezirlerinin, yardımcılarının ve ona denk veya ondan daha üstün kralların şefaat etmesi gibi düşünüyorlardı. Ehl-i kitap Allah’a oğullar olarak izâfe ettikleri peygamberlerinin, müşrikler de putlarının ve Allah’a kızlar izâfe ettikleri meleklerin kendilerine şefaatte bulunabileceklerine inanıyorlardı. Hıristiyanlar ve tüm müşrikler meleklerden, vefat etmiş Nebilerden, şehidlerden ve salih kimselerden şefaat isterlerdi. Onların Allah katında şefaat etme yetkisine sahip olduklarını, bu yüzden de Allah’ın bunların şefaatlerini reddetmeyeceğini iddia ediyorlardı. Yukarıdaki âyetlerde gördük her şey ve herkes Allah’ın kulu iken Allah’ın mülkü iken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına alabilir? Allah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun en çok sevdiği peygamberler ve melekler bile onun huzurunda ağızlarını bile açmaya cesaret edemezler. Burada peygamberlerin şefaatleri konusuna değinelim: Biz biliyor ve inanıyoruz ki peygamberler Allah’ın yeryüzünde en değerli ve en şerefli kullarıdır. Ama unutmayalım ki bunlar da kuldurlar. Tüm peygamberler Allah’ın ona en muti kullarıdır. Elbette ki peygamberler yeryüzünde dualarına icâbet edilme yönünden en önde olan kullardır. Allah’ın bu sevgili kulları Allah’a dua ettiklerinde ya istedikleri şeyler dünyada kendilerine verilir veya burada verilmeyip öbür tarafta kendilerine verilir. Peygamberlerin dünyada yaptıkları duaların tamamı kabul edilmiş değildir. Bu dua ya Allah’ın kaderine muhalif olduğu için, ya da Allah’ın kendilerinden razı olmadığı kişiler hakkında dua ettikleri için reddedilmiştir. Nuh aleyhisselâm, İbrahim aleyhisselâm ve sevgili peygamberimiz bunun en net örnekleridirler. Kimisi babası için, kimisi oğlu için, kimisi amcası için dua etmişlerdir, şefaat etmek istemişlerdir de Allah buna izin vermemiştir. Mesela Rabbimiz münâfıklar konusunda Resûlüne şöyle buyurdu: "Ey peygamberim! Onlar için ister af dile ister dileme! Onlar için yetmiş defa af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu onların Allah ve Rasûlü’nü inkâr etmelerindendir. Çünkü Allah fâsıklar topluluğunu asla hidâyete erdirmez." (Tevbe 80) Görüyor musunuz Allah’ın Rasûlü Allah katında yeryüzünün en hayırlısı olduğu halde Allah’ın sevmediği insanlar hakkında ne kadar da istiğfar ederse etsin Allah onlara mağfiret etmeyecektir. Allah ve Rasulünü inkar eden, Allah ve Rasulünü hayatına karıştırmamaya çalışan bir kişiye kesinlikle Allah yol göstermez, hidayet etmez. Öyleyse şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah’ın razı olmadığı kişiler için yapılacak şefaat asla kabul edilmeyecektir. Bunu candan, gönülden isteyen yeryüzünde Allah’ın en şerefli peygamberleri bile olsa da. Peygamberlerin bile mezun olmadıkları bir konuda kim yetkili olabilecek de? Yine bakın Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde anlatıldığına göre Nuh’-un (a.s) oğluna ilişkin duasını da kabul etmemiştir. "Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir! Senin vadin ise haktır. Sen hakimler hakimisin!" Allah buyurdu ki: "Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir amel sahibidir. (Kâfirdir) O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim." (Hûd: 45, 46) Âyet-i kerîmeden açıkça anlıyoruz ki Allah’ın razı olmadığı bir insan için şefaatte bulunmak isteyen peygamberin bu şefaati Allah tarafından kabul edilmemiştir. Salih olmayan bir amel sahibi, yani Allah’ın istediği gibi olmayan bir hayat sahibi kim olursa olsun, Allah onun hakkında şefaatten yana değildir. Yine İbrahim’in (a.s) babası hakkındaki duası da kabul edilmemiştir. “İbrahim'in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe 114) Kâfir oldukları ve kâfir olarak öldükleri kesin belli olduktan sonra, o çılgın ateşin ashabı oldukları belli olduktan sonra yakın akrabaları bile olsa müşrikler hakkında istiğfar etmeleri peygambere ve mü’minlere asla yakışmaz. Gerek haklarında inen bir vahiyle, gerek-se kâfir olarak ölüp gittikleri belli olan kimseler hakkında dua etmek, istiğfar etmek, onların bağışlanmalarını dilemek peygambere de onun yolunun yolcularına da yakışık almaz. Böyle kâfir olarak Allah’ın hudutlarını muhafaza etmeden geberip gidenler babalarımız bile olsa, analarımız, kardeşlerimiz bile olsa onların arkasından dua etmemiz ve istiğfarda bulunmamız caiz değildir. Bunlar hayattayken bunların, bu tür kâfirlerin, bu tür sistemlerin Allah’la verdikleri savaşımlarında onların galip gelmeleri, başarıya ulaşmaları adına onlara fiili yardım ve destekte bulunmak türünde bir dua da caiz değildir, geberip gittikten sonra arkalarından dua ve istiğfarda bulunmak da caiz değildir. Bütün bu âyetlerde görüyoruz nebilerin sağken bile istisnasız bütün duaları kabul edilmediğine göre, Allah’ın istemediği, razı olmadığı konularda onların şefaatleri kabul edilmediğine göre nasıl olur da vefatlarından sonra böyle bir hakka sahip oldukları iddia edilebilir? Öyleyse bu ehl-i kitabın ve müşriklerin iddiaları boştur.Ve bunların aslı hakikati yoktur. Peygamberimizin ümmetlerinden Allah’ın razı olduklarına şefaat etme konusunu daha sonra inşallah diyeceğim. Bakın Allah buyurur ki: "O’nun huzurunda O’nun izni olmadan kim şefaatte bulunabilir?" Bir kere azaba lâyık olanlar için kesinlikle şefaat yoktur. Bunu önce söyleyelim. Yâni kesinlikle ne kâfirler için, ne ehl-i kitap için, ne yahudiler, ne hıristiyanlar ne de müşrikler için şefaat söz konusu değildir. Bunlar istedikleri kadar kendileri hakkında şefaatte bulunacak varlıklar bulmaya çalışsınlar, istedikleri kadar filan Allah’ın oğludur, falan Allah’ın kızıdır desinler kesinlikle onlar için şefaat söz konusu değildir. Kur’an-ı Kerîmde bunu anlatan pek çok âyet vardır. Bunlardan bir tanesi şöyle ki: "Allah’ı bırakıp da kendilerine ne fayda ne de zarar vermeyecek şeylere tapıyorlar ve bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber vermek istiyorsunuz? (Allah’a akıl vererek onu şartlandırmak mı istiyorsunuz?) Halbuki Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir." (Yunus 18) En’âm 51, A’râf 53, Meryem 87, Tâhâ 109 gibi âyetlere bakılır-sa kâfirler, müşrikler ve ehl-i kitapla ilgili şefaatin kesinlikle caiz olmadığı anlaşılacaktır. Bunlar için kesinlikle şefaat yoktur. Müslümanlarla ilgili şefaate gelince şunları söylemek zorundayız. Müslümanlar içinde de bu konuda geçmiştekilerin sapması gibi sapma içine girenlerin varlığına şahit oluyoruz. Müslümanlar arasında da bu şefaat konusunu yanlış anlayarak tıpkı ehl-i kitabın düştüğü yanlışa düşenleri görüyoruz. Müslümanlar için şefaat vardır. Bu hususu anlatan âyetler vardır. Bunlardan biri işte bu âyettir. "O’nun izni olmadan O’nun huzurunda kim şefaat edebilir?" Bu âyet-i kerîmeden ve Kur’an’ın başka âyetlerinden anlıyoruz ki yarın şefaatte bulunabilecek, şefaat edebilecek insanları Allah belirleyecektir. Bunu Allah’ın izni belirleyecektir. Allah’ın izin vermediği hiçbir kimse şefaat etme hakkını kendisinde bulamayacaktır. Meryem sûresinin 87. âyetinde Rabbimiz bu hususu anlatırken şöyle buyurur: "Rahmân’ın katında O’ndan söz almış olan kimselerin dışında hiç kimse şefaate lâyık olamayacaktır." Yine Tâhâ sûresinin 109. âyetinde şöyle buyurulur: "O gün Rahmân’ın izin verdiği ve konuşmasına razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermeye-cektir." Bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki şefaat edecek olanları yarın Allah belirleyecektir. Allah’ın kendilerine şefaat izni verdiği insanlar ancak şefaat edebileceklerdir. Evet şefaat edicileri Allah belirleyecektir.Yarın Allah bana şefaat edebilme müsaadesini verse ben babama, anama, kayınpederime, bacanağıma, arkadaşlarıma şefaat edemeyeceğim de Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye benim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara şefaat edebileceğim. Demek ki şefaat edecek olanları da Allah belirleyecek, şefaat edilecek olanları da Allah belirleyecek. Şefaat edilecek olan kişileri de yarın Allah’ın belirleyeceğini Enbiyâ sûresindeki şu âyet-i kerîme çok açık ve net bir biçimde anlatır: "Allah onların geçmişini de geleceğini de bilir. Onlar ancak Allah’ın razı olduğu kimselere şefaat edebilir-ler. Onlar Allah’ın korkusuyla tir tir titrerler." (Enbiyâ 28) Yine Meryem sûresinde 87. âyetinde de Rabbimiz şöyle buyuruyordu: "Rahmânın katında bir ahid almamış olanlardan başkaları şefaate lâyık olamayacaklardır." Bütün bu âyetlerden anlıyoruz ki kendisine şefaat etme yetkisi verilen kişi kendi istediklerine değil de Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye belirlediği listede ismi bulunan kişilere, yâni Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere ancak şefaat edebileceklerdir. Peki bunun sebebi nedir? Eğer yarın Allah bana şefaat izni verirse niye ben kendi istediklerime şefaatte bulunamayacağım da sadece Allah’ın belirlediği kimselere şefaat edebileceğim? Bunun sebebi nedir? Bunun sebebini bakın âyetin bundan sonraki bölümü şöyle anlatıyor: "O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediğinden başka bir şey kavrayamazlar." Evet insanların önlerini, arkalarını, cinslerini, cibilliyetlerini, kalplerini, niyetlerini, dosyalarını bilen yalnız Allah’tır. Ben bilemem ki insanların önlerini arkalarını. Ben bilemem ki insanların ne tür bir dosyayla Allah’ın huzuruna geldiğini. Meselâ kayınpederimin amellerini, niyetlerini, nasıl bir dosyay-la Allah’ın huzuruna geldiğini, direk cennete gitmesi gereken biri mi olduğunu, yoksa bir süre cehennemde yanması mı gerektiğini kesin-likle ben bilemem. Çünkü kalpleri, niyetleri, amelleri, bu amellerin önünü arkasını bilen sadece Allah’tır. Onun için ben istediklerime şefaat etmeye kalkarsam zulmedebilirim, hata edebilirim, cennete gitmesi gereken birini cehenneme ve direk cehenneme gitmesi gereken birini cennete postalama çabası içine girebilir ve zulmetmiş olabilirim, haksızlık etmiş olabilirim. Onun için tüm insanları en iyi bilen, amellerini, o amelleri işlemeye iten niyetlerini, yâni insanların önlerini arkalarını en iyi bilen Allah’tır ve ancak bunu belirleme hakkına Allah sahiptir. Meselâ siz hapishane müdürü olsanız. Çok sevdiğiniz bir arkadaşınız da gelip sizden oradaki insanların tamamının salıverilmesini istese ne yaparsınız? Yâni sizden böyle bir şefaatte bulunmanızı istese ne yaparsınız? Oradaki mahkumların önlerini arkalarını, sicillerini, dosyalarını, suçlarını o arkadaşınızdan daha iyi bilen siz bu konu-da bilgi sahibi olmayan arkadaşınızın bu konudaki müracaatını nasıl karşılarsınız? Hemen salıverir misiniz onları? Veya sicilini, dosyasını, notlarını sizin tuttuğunuz, dersleri, notları ve davranışlarıyla kesinlikle sınıfta kalması gerektiğine inandığınız bir öğrenciniz konusunda şefaatte bulunmaya gelmiş birine ne dersiniz? Tanımadığın, bilmediğin bir konuda benden bir şey isteme. Dersiniz değil mi? Bakın Rabbimiz Nebe’ sûresinde 37 ve 38. âyetlerinde bu hususu şöyle anlatır: "...O’na O’nun huzurunda hiçbir söz söylemeye mâlik olamazlar." (Nebe’ 37) Hiç kimse hiçbir söz söylemeye kadir olamaz. Kimse kendisin-de bu cesareti bulamaz. Nebilerin bile korkudan ayaklarının altındaki tozun uçuştuğu, ağızları bıçağın açmadığı bir ortamda kimin haddine konuşmak. Kimse konuşamayacak, kimsenin ağzını bıçak açmayacak ancak: "Konuşamayacaklar, ancak Rahmânın izin verdikleri (konuşabilecekler) O konuşanlar da sevaba konuşacaklardır." (Nebe’ 38) Yâni sevap söz söyleyeceklerdir. Doğru söyleyecekler. Yâni ancak şefaate lâyık olan kişileri şefaat edebileceklerdir. Yalnızca Al-lah’ın şefaate izin verdiği kimselere şefaat edecekler, Allah’ın kendilerinden razı olduğu insanları kurtarmaya kalkışacaklardır. Allah’ın şefaate izin vermediği, kendi istediklerine şefaat etmeye kalkışmayacaklardır. Öyleyse şunu diyebiliriz: Madem ki yarın, şefaat edecekleri de şefaat edilecekleri de Allah’ın belirleyeceğine göre bugünden birilerini şefaat edecek makama oturtup da bunların eteğine yapışmak, bunların önlerinde eğilmek, bunlara hediyeler götürmek, ellerine eteklerine sarılmak, bunlardan yardım beklemek, bunların hatırını kazanmak gibi Allah’a yapılması gereken kulluk vazifelerinden bir kısmının bunlara yapılmasına ne demek lâzım? Ne malum bunların yarın şefaat ediciler olduğu? Kim bilir belki de yarın bunlar şefaat edilecekler listesinde bile yer almayabilirler. Allah’a yol gösterircesine, hâşâ Allah’a akıl verircesine biz bunları şimdiden belirledik ya Rabbi! Sen de bunları kabul etmek zorundasın! Demenin anlamı yoktur. Öyleyse, madem ki şefaat edecekleri de, şefaat edilecekleri de Allah belirleyeceğine göre, şefaatin tümünün Allah’a ait olduğuna göre kulluğun tamamını Allah’a yapmak zorundayız. Allah’a yapmamız gerekenlerin bir kısmını da başkalarına yapmamak zorundayız. Allah’tan başkalarının eline eteğine sarılıp onlardan bir şeyler istemek yerine isteyeceklerimizin tamamını Allah’tan istemek zorundayız. Zümer sûresindeki şu âyet-i kerîme, 43. âyet-i kerîme bunu çok güzel anlatır: "De ki bütün şefaat Allah’a aittir. Çünkü göklerle yerin mülkü Allah’ındır. Sonra hepiniz O’na döndürüleceksiniz." (Zümer 43) Şefaat edecekleri de şefaat edilecekleri de belirlemek Allah’a ait olunca elbette şefaatin tamamı da Allah’a ait olacaktır. Öyleyse kulluğun tamamı da Allah’a aittir. Hal böyleyken Allah’tan başka birilerini belirleyip bu konuda onlardan yardım istemek Allah’a karşı saygısızlıktan, küstahlıktan başka bir şey değildir. Muhsinin ihsanı anında gayri muhsine teşekkür etmek muh-sine hakarettir. Muhsinin ihsanına karşılık muhsini görmezden gelerek gayri muhsine teşekkür ya da kulluk muhsine karşı nankörlüktür, nîmeti inkârdır der Kuran. Ayrıca muhsin kendi iradesiyle, kendi arzusuyla ihsanda bulunduğu halde onun başkalarının tavsiyesi ile, başkalarının şefaatiyle bunları yaptığını iddia etmek muhsine karşı yapılmış en büyük nankörlüktür. Bu konuyu bir misalle anlatalım : Farz edin ki ben çok zengin, çok cömert birisi olsam. Halini arz eden herkese yardım elini uzatan birisi olsam, inşallah dua edin öyle olalım. Şurada otururken İsmail içeri girse ve beni de tanımasa. Selâm verip dese ki ben Ali arkadaşı arıyorum, hanginiz Ali? Dese ve sizler de beni gösterseniz. İsmail benim yanıma gelip: Arkadaş duydum ki sen çok zengin ve o nisbetle de cömert birisiymişsin. Halini arz edenlere yardım elini uzatıyormuşsun. Benim de ihtiyaçlarım var onun için sana geldim! Ben sorsam kendisine: Hayrola neye ihtiyacın var? desem. İsmail dese ki işte iki mercedese ihtiyacım var, üç çuval dolara, iki vilâyete, beş eyalete ihtiyacım var dese. Ben de hemen o anda istediklerinin tamamını al diyerek veriversem. Sonra bu nîmetlere ulaşan İsmail bu nîmetlerin vericisi olarak bana teşekkür etmesi gerekirken, dönse benim yanımda oturan şu kardeşime, Hasan’a teşekkür etse. Hasan! Allah senden razı olsun kardeşim. Ne kadar cömertsin? Ne kadar Muhsinsin? diyerek Hasan’a teşekkür etse bu bana hakarettir değil mi? Muhsinin ihsanı anında gayri muhsine teşekkür muhsine en büyük hakarettir. Muhsin benim, ihsan eden, istediklerini ona veren benim. Bana teşekkür etmesi gerekirken ihsanla uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi olmadığı halde gayri muhsine, Hasan’a teşekkür etmesi bana hakarettir. Bu hakareti biraz daha büyütelim bakın. Ben sorsam kendisine: Arkadaş hayrola! İstediğin şeyleri sana anında veren benim. İhsan eden benim. Bu nîmetlerin vericisi olarak bana teşekkür etmen gerekirken niye ona teşekkür ediyorsun desem. İsmail dese ki: Sen var ya sen, bütün bunları yapamayacak kadar, bütün bunları veremeyecek kadar cimrisin. Ama sen bütün bunları Hasan’ın korkusundan verdin! Bütün bunları Hasan hatırına verdin! Hasan olmasaydı, Hasan’ın şefaati olmasaydı, o tavassut etmeseydi sen bunları bana veremezdin! Dese bu bana karşı hakaretin biraz daha büyüğüdür değil mi? Bizler de bugün Allah’a karşı aynı şeyi yapmaya çalışmıyor muyuz? Allah’a karşı bir kısım aracılar bularak: Ya Rabbi! Sen aslın-da tek başına, kendi kendine bizi cennet gönderemeyecek kadar cimrisin, merhametsizsin! Ama filanların hatırına, falanların hürmetine bizi cennetine koyuver! Demeye çalışmıyor muyuz? Halbuki Allah hiç kimseye muhtaç olmadan, hiç kimsenin tesiri altında kalmadan bizi cennetine koyabilecektir. Bakın Rabbimiz Nahl sûresinde bu hususu şöyle anlatıyor: "Allah’ın nîmetini tanırlar, sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirlerdir." (Nahl 83) Nîmeti bilirler, nîmetin vericisini bilirler, nîmetlerin vericisi o-larak Allah’ı bilirler tanırlar ama yine de başkalarına teşekkür ederler. Nîmetin vericisi olarak yalnız Allah’a kulluk etmeleri gerekirken Allah’-tan başkalarına kulluk yaparlar. Öyleyse şefaatin tümünü Allah’a ait bileceğiz ve kulluğun tamamını Allah’a yapacağız. Önceden birilerini belirleyip onlara farklı davranışlar içine girmeyeceğiz. Şefaat edecek olanları da şefaat edilecek olanları da yarın Allah belirleyeceğine göre bileceğiz ki yarın Allah beni sana seni bana şefaatçi kılabilir. Bu tümüyle O’na ait bir şeydir. Önemli olan Allah’a kulluk etmemiz, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmamız, tüm nîmetlerin vericisi, tüm ihsanların sahibi ve de tüm kullarına herkesten çok merhamet edici olarak Rabbimizi bilmemiz ve isteyeceklerimizi sade-ce ondan istememizdir. Kesinlikle bilelim ki Allah istemeden, Allah razı olmadan, Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmadan birilerinin tavassutu ve şefaatiyle cennete girmek mümkün değildir. Öyleyse şefaatin aslı şudur: Hani okulu bitirmiş ve diploma almaya hak kazanmış talebeler için bir diploma töreni düzenlenerek çeşitli salih kişilerin eliyle her birine diplomaları verilerek hem diplomayı alanlar hem de elleriyle onlara diplomaları verdirilenler böylece her iki taraf da onore edilirler ya işte şefaatin aslı da budur. Zaten Allah kendilerinden razı, zaten Allah’ı razı edecek kulluklar yapmışlar ama ufak tefek kusurları varsa hem onlara şefaat edenleri onurlandırmak hem de onların şefaati vasıtasıyla berikileri cennete göndererek Rabbimiz şefaat müessesesini işletmiş oluyor şeklinde anlıyoruz. Allahu âlem. Rasulullah’ın şefaati konusuna değinelim. Allah’ın Rasûlü hayatta iken sahâbe-i kirâm ondan şefaat etmesini istemişlerdir. Bu husus kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Fakat Rasûlullah’ın vefatından sonra ondan şefaat istemenin caiz olmadığı konusunda birinci, ikinci ve üçüncü yüz yıl içinde bütün âlimler icma etmişlerdir. An-cak üçüncü asırdan sonra insanlar bu konuda çeşitli sapmaları yaşa-mışlardır. Dört halîfe zamanında ve ondan sonra gelen ilk üç asırda hiç bir kimse giderek Rasulullah’ın mezarı başında ondan şefaat dilememişlerdir. Ancak kıyamet gününde Rasulullah’ın şefaati kesindir. Bu konuda açık nas vardır. Allah’ın Rasûlü Buhârî ve Müslim’de rivâyet edilen bir hadislerinde kendisinin şefaatiyle ilgili şöyle buyurur: "Ben kıyamet gününde ilk şefaat edici ve ilk şefaat ettirilenim." Buna göre Allah’ın Rasûlü şefaat hakkını ilk olarak mahşer yerinde kullanacaktır. Eğer Allah’ın Rasûlü kabrindeyken de şefaat etme hakkına sahip olsaydı burada kıyamet günü ilk şefaat edecek olan benim buyurmazdı. O halde Allah’ın Resûlü’nün şefaati kesindir ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere şefaat edecektir diyoruz. "O, Allah kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun dilediği kadarından başka O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar." Evet Allah insanların yukarılarını, aşağılarını, önlerindekileri, arkalarındakileri, bildiklerini bilmediklerini her şeyi bilendir. İnsanların öncesini ve sonrasını bilendir. Yâni varlıklardan önce ne vardı? Varlıkların varlığından önce ne vardı? Onların yokluğundan sonra ne olacak? Bunu bilen ancak Allah’tır. O’nun bilgisinin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Ve hiçbir kimse Allah’ın bildiklerinden hiç bir şeye dair bilgiyi Allah onu kendisine öğretmeksizin elde edemez. Allah izin vermedikçe hiçbir kimse Allah’ın bilgisinden hiçbir bilgiye muttali olamaz. Öyleyse insanlar ne bilmişlerse, neyi biliyorlarsa, ne tür bir bilgiye sahiplerse, ister gayb âleminden, isterse şehâdet âleminden, ister Allah’ın zatına ya da sıfatlarına dair, ya da bu kâinatın kanunlarından neyi bilebilmişlerse bu ancak Allah’ın meşieti ve bildirmesi ile olmuştur. Evet kullar Allah’ın bildiklerinin hiçbirini bilemezler ancak Allah’ın kendilerine öğrettiklerini bilebilirler. "İnsana bilmediğini öğreten Allah’tır." (Alâk 5) Bilgi tümüyle Allah’tandır. "O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır." Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlıkları bu kürsü ihata etmiştir. Her şeyi kuşatmıştır. 1-) Kürsî ilim demektir. Öyleyse şöyle diyeceğiz: Allah’ın ilmi gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın ilmine tabidir. Allah’ın bilgisi olmadan tek yaprak açmaz, tek damla yağmur inmez. Zerrelerden kürelere her şey Allah’ın ilmiyle hareket etmektedir. Tek çiçek açmaz, tek çocuk doğmaz, tek karınca devinmez ki bundan Allah’ın bilgisi, Allah’ın haberi olmasın. 2-) Kürsî saltanat demektir. Kürsî egemenlik ve hâkimiyet demektir. Allah’ın saltanatı, Allah’ın egemenliği, Allah’ın hâkimiyeti gökleri ve yeryüzünü tamamen kuşatmıştır. Semalar, ay, güneş, yıldızlar, bulutlar, gece, gündüz, hayvanlar, bitkiler, canlılar, cansızlar her şey Allah’ın egemenliğine boyun bükmüştür. Tüm varlıklar yaratıcılarının yaratış gayesi istikâmetinde hareket etmektedirler. Tüm varlıkların boyunlarındaki ipin ucu yaratıcılarının elindedir. 3-) Kürsî kudret ve mülk demektir. Allah’ın gücü ve kudreti gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır. Allah’ın hükmü, Allah’ın kudreti, hâkimiyeti ve egemenliği göklerde ve yerde ne varsa hepsini kuşatmıştır. Kâinatta sadece insan değil tüm varlıklar Allah’ın egemenliği altındadır. 4-) Kürsî mülk demektir. Allah’ın mülkü göktekileri ve yeryüzündekileri tamamen kuşatmıştır. Göklerin ve yerin mülkü tamamen Allah’ındır. Gökte ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır, Allah’ın mülküdür ve Allah’ın mülkünde yaşamaktadırlar. Tüm varlıklar Allah’ın egemenliğine, Allah’ın hükmüne teslim olmuş, boyun bükmüştür. Evet Allah’ın egemenliği tüm varlıkları kuşatmıştır. Çünkü İlâhlık ancak bununla olacaktır. İlâh olan varlığın gökler ve yeryüzünde ne varsa hep-ine hükmedecek güçte olması gerekir. Hepsine ferman edebilecek iktidarda olması gerekir. İlâh olanın saltanat sahibi kudret sahibi ve mülk sahibi olması gerekir. İlâh olanın, yaratıklarına hükmedecek olanın ilim sahibi olması gerekir. 5-) Bir de Kürsî Allah’ın yarattığı bir âlemdir ki yedi kat semayı çepeçevre kuşatmıştır. Allah’ın Rasûlü Ebu Zer hazretlerinin rivâyet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur: "Ey Eba Zer! Yedi kat sema Kürsîye nazaran geniş bir çöle atılmış küçük bir yüksük gibidir. Arş da Kürsîyi kuşatmıştır. Kürsî de arşa nazaran koskoca bir çölün içine atılmış bir yüksük gibidir." (Beyhaki) Kur’an-ı Kerîmde kürsî gibi, arş gibi kelimeler Kur’an’ın muha-tabı olan insanın havsalasına, anlayışına uygun olarak Rabbimiz tarafından seçilmiş kelimelerdir. Tıpkı Kâbe’ye "Beytullah" Allah’ın evi denmesi veya Kâbe’deki Haceru’l-Esved’e "Yeminullah" Allah’ın sağ eli denmesi gibi insanların anlayabileceği, kavrayabileceği ifadelerle meselenin anlatılmasıdır. "Allah arşa istivâ etti" "Onun kürsüsü semavat ve arzı kuşattı" Gibi Rabbimizin arştan, kürsîden söz etmesi de aynen bunun gibidir. Kâbe’ye Beytullah (Allah’ın evi) denmesi Cenâb-ı Hakkın orada oturması, orada yatıp kalkması anlamına gelmediği gibi, ya da Hacer’ul Esved’e Allah’ın sağ eli denmesi Allah’ın elinin olduğu anlamına gelmediği gibi kürsî de Allah’ın oturacağı bir zemin anlamına gelmemektedir. Ama nasıl ki Beytullah’a Allah’ın evine iman etmemiz şartsa, Allah’ın kürsîsinin olduğuna da inanmak zorundayız. Biz Allah’ın kitabında bize haber verdiği bir kürsîsinin olduğuna inanırız. Ve bu Kürsînin tüm semavat ve arzı kuşattığına da inanırız. Ama onun oturulacak bir kürsü olmadığını, mahiyetinin ne olduğunu da bilmediğimizi söyleriz. "Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." Arz, onu çepeçevre kuşatan yedi kat sema, onu kuşatan kürsî, onu da küçücük bir yüksük farz ettirecek kadar kuşatan arş bütün bu âlemlerin, bütün bu varlıkları koruyup gözetmek ona ağırlık vermez. Gökleri ve yeri korumak, onlarda olan, yaşayan, hareket eden her şeyi ve herkesi muhafaza etmek asla O’na zor gelmez. O her şeyi ve herkesi görüp gözetendir. Hem de bir an bile onlardan gafil olmadan, onların ihtiyaçlarını ihmal etmeden. Zira O’nun egemenliği, bilgisi ve kudreti tüm kâinatı kuşatmıştır. Hiç bir şey O’ndan gizli kalmaz. "O yüce ve büyüktür." O yücedir, yücelik O’na mahsustur. O’nun dışında her şey, tüm eşya bütünüyle O’nun huzurunda alçaktır, zelildir, küçüktür, muhtaçtır, fakirdir. Allah yaratıklarda mevcut olan bütün noksan sıfatlardan ve kendi sıfatlarıyla mahlukâtlarına benzemekten münezzeh ve yücedir. Allah o kadar yücedir ki O’nun yaratıklarından hiç birisi O’na yaklaşamaz. İnsanları yeryüzünde gözünüzde ne kadar büyütürseniz büyütün, ne kadar da uçurursanız uçurun, arşta okur mukabele filan diye ne kadar da onları arşa çıkarmaya çalışırsanız çalışın, ne kadar da Allah’ın sıfatlarını onlara vermeye çalışırsanız çalışın bilesiniz ki peygamberler de dahil, melekler ve cinler de dahil O’nun karşısında herkes küçüktür hepsi kuldur, hepsi O’na muhtaçtır. Hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz. Hiçbir şey O’nu etkisi altına alamaz. Hiçbir şey O’nu yoramaz. O’nun hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Dilediğini yapar dilediğini yapmaz. Kimse ona tesir edemez. Hiç kimse hiçbir konuda O’nu zor-layamaz. Bundan sonra dinde zorlamanın olmadığını anlatan bir âyete geldik. Rabbimiz dinde ikrahın olmadığını anlatacak: