Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

255. Ayet

255Bakara Suresi

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ

Allah… O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Hayat sahibi ve varlığa hayat veren) El-Hayy ve (var olmak için hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan) El-Kayyûm’dur. O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir. O’nun izni olmadan kim O’nun yanında şefaat edebilir? Onların önünde ve arkasında olanı bilir. O’nun dilediği dışında O’nun bilgisini kuşatıp (kavrayamazlar). Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları (gökleri ve yeri) korumak O’na ağır gelmez. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy ve (zatı ve sıfatları en büyük olan) El-Azîm’dir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

255:"O Allah’tır. Ondan başka İlah yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur. Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tu­tar. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimmiş? O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediğinden başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, büyük­tür." İlâh, kendisine kulluk edilen varlık demektir. İlâh, kişinin boy­nun­daki ipin ucu elinde olan varlık demektir. İlâh, kişinin hatı­rını ka­zanmak için çırpındığı, arzularını gerçekleştirmek için can attığı, iti­razsız ve gönül rahatlığıyla isteklerini yerine getirdiği varlık demektir. İlâh, kişinin uğrunda seve seve malını ve canını fedâ ettiği varlık de­mektir. İlâh, kişinin hayat programını kendisi için ha­yat programı kabul ettiği varlık demektir. İnsan kul olmaya müsait yaratılmıştır. Allah herkesi do­ğuştan kul olmaya müsait yaratmıştır. Herkesi boynunda bir iple dünyaya ge­tirmiştir Rabbimiz. Yâni bir şeylere tapacaktır o. Ta­pınmaya hazır ya­ratılmıştır. İşte boynunda böyle bir iple dünyaya gelmiş ve tarihin de şehâdetiyle mutlaka bir şeylere tapınmak zo­runda kalmış olan bu in­san boynundaki bu ipin ucunu kimin eline vermişse ona kulluk ediyor demektir. Boynundaki ipin ucu kimin elindeyse o bu kişinin İlâhı de­mektir. Bu durumda insanları dört kademede görüyoruz: 1-) Boynunda doğuştan getirdiği ipin ucunu Allah’a vererek: “Al ya Rabbi! Bu ipin de benim de sahibim sensin. Mademki beni boy­numda bir iple dünyaya getirdin. Yâni beni kulluğa mü­sait yarattın. Al öyleyse bu ipin sahibi sensin. Senin elinde dursun ve sen nereye çe­kersen ben o tarafa gideceğim. Ben sadece sana kulluk yapacağım. Sadece senin dediklerini dinleyecek, sa­dece senin seçimini seçim kabul edecek, sadece senin arzularını gerçekleştireceğim. Zira beni sen yarattın. Beni sen programladın. Benim bilgim kıttır, benim aklım sınırlıdır. Geçmişimi geleceğimi, hayrımı şerrimi, menfaatimi zararımı senin kadar bilemem.” diyerek iradesini Allah’a teslim eden kişiye müslüman denir ve bu kişinin İlâhı Allah’tır. 2-) İkinci tip insan boynundaki ipin ucunu Allah’a vermeye­rek kendi elinde tutmaya çalışan kişidir. Ben Allah filan tanımam. Ben din filan bilmem. Benim hiç bir şeye ihtiyacım yoktur. Benim aklım vardır, benim fikrim vardır, benim bilgim, benim keyfim var­dır. Ben bildiğimi yaparım. Ben keyfime göre bir hayat yaşarım diyerek boynundaki ipin ucunu elinde tutarak kendi kendisini İlâh­laştıran kimsedir. “Kendi hevâsını İlâh edinen kimseyi gördün mü?” (Furkân 43) Âyeti gereğince kendi hevâsını, havasını put­laş­tıran kişidir ki bu adam kâfirdir ve bu kişinin İlahı da kendisidir. 3-) Üçüncüsü boynundaki ipin ucunu kendi gönlüyle, kendi arzu­suyla Allah’a vermiş, Kelime-i Tevhid okumuş, Kelime-i Şehâdet getirmiş, ama boynundaki ucunu Allah’a verdiği bu ipin yanı başına yine kendi arzusuyla bir ip daha bağlamış modaya vermiş, bir ip daha bağlamış âdetlere vermiş, bir ip daha bağlamış töre­lere vermiş, bir ip daha bağlamış çevreye vermiş, müdüre vermiş, amire vermiş, ka­nun-lara vermiş, yönetmenliklere vermiş, vermiş, vermiş. Yâni boynundaki ipleri çoğaltmışsa, hem Allah’ı hem de baş­kala­rını razı etmeye çalışıyorsa, hem Allah’ın götürdüğü yere hem de başkalarının götürdükleri yerlere gitmeye çalışıyorsa yâni arzuları, emirleri Allah’ınkilerle çatışan başkalarının arzularını da gerçek­leştir-meye çalışıyorsa işte bu kişinin adı da müşriktir ve Allah’la birlikte boynundaki ipleri dağıttığı varlıklar bu kişinin İlâhlarıdır. Evet bu adam boynundaki ipin ucunu önce Allah’a vermiş ama bu ipin yanı başına yeni yeni kulluk ipleri bağlayıp Allah’tan başka bi­rilerine de vermiş ve onların çektikleri yerlere gitmeye çalışan kişi­dir ki bunun adı da müş­riktir ve İlâhı da ipin ucu elinde olanlardır. Şeytanlara vermiştir onların kuludur, ağasına vermiştir onun kuludur, modaya vermiştir onun kulu­dur, âdetlere, törelere vermiş onların kuludur, çevreye vermiş çevre­nin kuludur, kapitalist sistemlere vermiştir onların kuludur, sosyal ha­yatta hıristiyan dünyanın kulu, ekonomik hayatta veya mesleki dünya­sında yahudi âleme vermiştir onların kuludur. Ama öyle ki bu boynundaki ipin ucunu ellerine verdiği kişi, ku­rum ya da varlıklar yâni onun İlahı ya da İlahları olan varlıklar çok güçlü, çok becerikli değillerse yâni onun hayatının tümünü dolduracak kadar güçlü değillerse, ya da hayatının tümü konu­sunda ona yol gösterecek kadar becerikli, bilgili değillerse bu se­fer bu adamlar yol gösterebildikleri kadarıyla o İlâhlarının kulu kö­lesi olurken onların ser­best bıraktığı, ya da gaflet edip doldurama­dıkları hayat birimlerinde de başkalarının kulu ve kölesi olurlar. Ama bu kişinin bir de hayatında din birimi vardır ki onda da Al­lah’ın kulu kölesi olur. Öteki İlâhlarının boş bıraktıkları doldurama­dıkları namaz gibi, oruç gibi, zekât gibi, zikir gibi hayat birimlerini de Allah’ın dinine göre doldururlar. İşte kim böyle Allah’la beraber birilerini de dinler, İlah ola­rak, söz sahibi olarak, hayatına karışıcı olarak Allah’tan başka bi­rilerinin varlığını da kabul ederse, bu iş sadece kendisi için ya­parsa Kaf sûre­sinin 26.âyetinde anlatıldığı gibi bu adam: “ Ki o Allah’ın yanında, Allah’la beraber başka İlâh tutmuştur” (Kâf 26) Âyeti gereğince kendisine İlâh yapmış olur. Yâni Allah’la bera­ber başka İlâhlar bulmuş de­mektir. Yâni eğer bu adam boynuna ip ta­kıp da başka efendi­lere verme işini sadece kendisi için yapıyorsa böyledir. Ama eğer bu adam bu işi yalnız kendisi için değil de başkala­rı­nın boyunlarına da ipler takarak onları da Allah’tan baş­kalarının eline vermeye çalışıyorsa, yâni başka insanları da bu sahte İlâhların kulu kölesi yapmaya çalışıyorsa, yardım ediyor, teşvik ediyorsa o zaman Yâsîn sûresinin 74. âyetinde anlatıldığı gibi: “Tuttular da güya kendilerine yardım olunur ümi­diyle Allah dûnunda, Allah berisinde İlâhlar edindiler” (Yâsîn 74) Âyetinin delâletiyle min dünillah İlâh yapmış olur. Yâni Al­lah’-tan başka İlâhlar edinmiş demektir. Kendisi için Allah’tan başka İlâh edinmenin de ötesinde başkala­rını da Allah’tan başka İlâhlar edinmeye teşvik ediyor demektir. İdareciler, babalar, kocalar, analar veya eğiticiler, yöneticiler eğer insanlara her konuda İlâh olarak sa­dece Allah’ı tanıtıyorlarsa ta­mam bu tevhittir. Ama Allah’tan başkala­rını da dinlemelerini öğüt­lüyorlarsa, öğretiyorlarsa o zaman başkaları için de Allah’tan başka İlâhlar buluyor ve teşvik ediyor demektir. Ça­talı şöyle tut­malısın yavrum. Eteğini şöyle kaldırmalısın kızım. Bay­ramda şöyle hareket etmelisin hanım. Misafirlerin yanına çıkıp ellerini şöyle sıkmalısın. diyerek onların da Allah’tan başka İlâhları dinleme­sini sağlıyor demektir. 4-) Dördüncüsü şirkle günahın arasını ayırmamız için bu da çok önemlidir Bir adam ki kendi rızasıyla boynunda Al­lah’a verdiği ipin yanına yeni yeni ipler takıp bunları başkalarına vermeden yana değil­dir, böyle bir şeye razı değildir. Ama zorla bi­rileri uzaktan kement atıp onun boynuna kulluk ipleri geçirmişse, yâni o istemediği halde zorla birileri onu köle konumuna düşür­müşler ve çektikleri yere götürmeye mecbur etmişlerse işte bu adamın adı da günahkârdır. Önceki kişiden farklıdır bu. Zira bu adam öncekisinden farklı olarak kendi arzusunun ve isteğinin dı­şında köle durumuna düşürülmüştür. Biz Hz. Yusuf’un Mısır paza­rında köle olarak satıldığını bili­yoruz. Bazen böyle istemediği halde, rızık endişesiyle, maaş korku­suyla, açlık tehdidiyle, ölüm korkusuyla, ya da şu anda olduğu gibi güçsüzlük psikolojisiyle güç­lülerin eline esir düşebilir. Veya bazen müslümanlar cehaletleri sebebiyle, din konu­sun-da, İslâm konusunda, Kitap sünnet konusunda, kulluk konu­sunda bilgisizlikleri sebebiyle, bilgisiz bırakılmaları sebebiyle far­kında olma­dan, farkına varamadan boyunlarına birileri kement atıp onları köle­leştire-bilirler, birileri onları zulüm ağlarına takabilirler. O zaman da eğer bunun farkına varır varmaz müslümanlar bu zulüm ağlarını delerek kurtuluşa kavuşabilmek için gecelerini gün­düzlerine katıp maldan ve candan geçercesine ciddi bir ciha­dın, ciddi bir çalışmanın içine girerlerse Allah’ın bunları affedeceği umulur. Ama Allah korusun günün birinde böyle bir hayattan razı oluverirlerse, yâni boyunlarındaki öteki iplerden rahatsız olmazlar ve yata giderlerse onlar da aynen berikiler gibi şirki sineye çekmiş müşriklerdir, zâlimler­dir. Allah, boyunlardaki ipin ucu yalnız kendi elinde olması gere­ken sadece kendisine kulluk yapılması gere­ken, sadece onun çektiği yöne gidilmesi ve arzuları gerçekleştiril­mesi gereken tek İlahtır, ken­disinden başka İlâh olmayandır. "O Hayy ve Kayyum'dur." Hayy ve Kayyum Allah’ın iki ayrı ismidir. Hayy; hayat sahibi, diri, başlangıcı ve sonu olmayan, son­suz ha­yat sahibi demektir. Allah’ın hay oluşu, hayatta oluşu yara­tıkların hayatta oluşuna benzemez. Tüm yaratılmışların hayatta oluşu Al­lah’-tandır ama Allah’ın hay oluşu kendindendir. Hayy, za­mana boyun eğ-meyen, zamanla mukayyet olmayandır. Bu Hayy’ın bizim hayatı­mıza yansıyan yönü insan hayatında önce Allah vardır. İnsana insa­nın hayatını kazandıran O’dur. İnsana hayatını kazandıran Allah ol­duğu gibi insanın hayatını sürdüren de O’dur. Yâni hayatı boyunca Allah onunla beraberdir. Hayat veren, ha­yatını sürdüren ve sonunda onun hayatına son verecek olan da yine Allah’tır. En sonunda öldürdüğü bu insanı yeniden diriltecek olan da O’dur. Kayyum ise, sürekli insanları ve tüm varlıkları görüp göze­ten, güç ve kuvvetiyle onları sevk eden, hareket ettiren, hareketle­rini ya­ratan ve koruyandır. Evet Allah Kayyûm’dur. Yâni kendi zatı ile kaim­dir. Varlığı kendisindendir. Varlığı konusunda başkalarına muhtaç de­ğildir. Başkaları ise onunla kaimdir. Tüm varlıklar var olabilmek için O’na muhtaçtırlar. Var ola­bil­mek için ve varlıklarını sürdürebilmek için her şey O’na muhtaç­tır. Evet Kayyûm her ân tüm varlıklar âlemini idare eden ve ayakta tutan demektir. Herşeyi tutan, koruyan anlamında Allah'ın isimlerinden biri. Kayyûm, "fey'ûl" vezninde mübalağa sıygasıdır. Hayy ve Kayyûm I-simlerinin ism-i azam yani Allah'ın en büyük ismi olduğu da söylenmiştir. Kur'ân'da üç yerde geçer. Birisi işte Bakara sûresinin bu âyetidir. İkincisi Âl-i İmrân sûresinin ikinci âyetinde “Allah, Ondan başka tanrı olmayan, diri, her ân yarattıklarını gözetip durandır.” Üçüncüsü de; Bütün yüzler, "Hayy", ezelî ve ebedî diri, "Kayyûm" her şeyin mutlak hâkimi olan Allah'a bo-yun eğer. Zulüm yüklenen perişan olur" (Tâhâ,111) âyetidir. Diğer yandan Rasûlüllah (s.a.s)'in bu isimlerle duâ ettiği nakledilir. Bir hadiste, aşağıdaki duâyı yatağa girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarının, denizin köpüğü kadar çok olsa bile, af edilebileceği bildirilmiştir. "Ben kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, "Hayy", ezelî ve ebedî diri "Kayyum ", herşeyin mutlak hakimi olan Allah'tan bağışlanmamı diliyor ve O'na tevbe ediyorum"(Ahmed b'. Hanbel, Müsned, III,10) Enes b. Mâlik, bir adamın namazdan sonra "Hayy ve kayyûm" isimleriyle Allah'a duâ ettiğini duyan Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Siz Allah'a ne ile duâ ettiğini biliyor musun? Hazır bulananlar; "Allah ve Rasülü daha iyi bilir" dediler. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, O, Allah'a ism-i azamı ile duâ etti.-Allah bununla duâ edilince kabul eder ve bununla bir şey istenince verir" (Ahmed b. Hanbel, III, 245). Bazen Hz. Peygamber duâda "Kayyım" kelimesini de kullanmıştır. "Allahım hamd, sana mahsustur. Sen yerleri ve gökleri idare edip, ayakta tutan (Kayyûmsun)"(Buhârî, Te-heccüd, 1) Kayyûm ismi şu anlamları da kapsar; Allah zâtı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O'nun varlığına bağlıdır. Nitekim, Ayetü'l-Kürsî'de bu isimden sonraki kısım, onun açıklaması gibidir. "O'nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O'nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, insanların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. İnsanlar ise O'nun ilminden, O'nun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. O'nun hükmü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Yeri ve göğü koruyup gözetmek, O'nun için zor değildir. O, yücedir, büyüktür" (Bakara,255) "Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tutar." O Allah’ı ne uyuklama basar ne de uyku tutar. Yâni Allah için ne uyuklama ne de uyuma söz konusu değildir. Yâni yarattıkla­rından asla gafil değildir. Bir an bile onlardan habersiz değildir. Her şeyi gö­ren ve hiç bir şey kendisinden gizli olmayandır. Sine tün; uykudan önceki uyuklamak demektir. Uyku ön­cesi dal­gınlık anlamındadır. Uyku ise gözlerin, ku­lakların ve duyuların fonksiyonlarının bitmesi demektir. Rabbimizi ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Böylece bu ifade bir önceki "Kayyûm" kavramına daha de­rin bir boyut kazandırıyor. Öyle bir Kayyûm’luk, öyle bir Kayyımlık ki bir an bile, bir lahza bile yaratıklarını ihmalin söz konusu olma­dığı, bir an bile yaratıklarından gafletin söz konusu olmadığı bir durumdur. Bunlar sadece beden sahibi varlıklar için söz konusu­dur. Uyku da uyuklama da beden sahibi varlıklar içindir, Allah için caiz değildir bunlar. Uyuklama ve fütur Allah hakkında asla caiz değildir. Ve uyuk­layanlar, uyuyanlar asla Kayyûm olamazlar. Kayyum ola­mayanlar da asla İlah olamazlar. "Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur." Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun kuludur. Göklerde ve yerde görünür görünmez, bilinir bilinmez ne varsa hepsi onun mülkü ve kuludur. Her şey onun mülküdür. Herkes ve her şey O’nun hükümranlığı altındadır, O’nun hâkimiyeti altındadır. O Allah Mâliktir ve her şey O’nun mülküdür. Gerçek Mâlik, gerçek sahip O’dur. O’nun mülkünün yanında başkasının mülkü yoktur. Böy­lece anlı­yoruz ki göklerde ve yerde olan tüm varlıkların Allah’la ilişkisi mül­kün sahibiyle ilişkisi gibidir. Kölelerin efendiyle ilişkisi gi­bidir. Mülk Al­lah’ındır inancı insan şuurundaki tüm şirk unsurlarını siler. Mülk Al­lah’ındır inancı insan şuurunda kendisinin sadece mülkün gerçek sa­hibi tarafından tayin edilmiş bir halîfe olduğunu, bu hilafet ve sahip ol­duğu her şeyin kendisine emaneten ve mu­vakkaten Allah tarafından verildiğini, kısa bir süre sonra onların kendisinden geri alınacağı şuu­runu kazandıracaktır. Mülk Allah’ındır demek o mülkte söz sahibi Allah’tır demek­tir. Eğer mülk olarak biz kendimiz ve sahip olduğumuz her şeyin Allah’a ait olduğuna iman ediyorsak o zaman kendimiz ve sahip olduğumuz şeyler konusunda söz sahibinin Allah olduğuna iman etmek zorunda­yız. Yâni elim benim değil o Allah’ınsa ben onu sa­hibinin razı olma­dığı yerde kullanmamalıyım. Midem benim değil Allah’ınsa, mülkün sahibi Allah’sa, o konuda söz sahibi ben değil Allah’sa o zaman ben bu mideme sahibinin razı olmadığı lokmayı indirmemeliyim. Çocukla­rım be-nim değil Allah’ınsa onlara verece­ğim isimden tutun da, onlara ulaştıracağım günlük eğitime varın­caya kadar, kılık kıyafetlerine va­rıncaya kadar onların sahibi olan Allah’a sormak zorundayım. Karım benim değil Allah’ınsa, onunla ilişkilerim konusunda söz sahibi ben değil de onun sahibi olan Al­lah’sa ona kendi keyfime göre değil Al­lah’ın istediği biçimde dav­ranmak zorundayım. Malım benim değil Al­lah’ınsa onu kazanaca­ğım ve harcayacağım yerleri Allah’a sormak zorundayım. Paramı onun sahibinin razı olmadığı yerlerde harcamaya kalkarsam o zaman mülkün sahibi olarak Allah’ı değil de kendimi ka­bul etmiş olurum. Elimi, ayağımı, gözümü kulağımı, evimi, arabamı, bede­nimi, ak­lımı, bilgimi, zamanımı ve sahip olduğum her şeyi onların gerçek sahibinin razı olmadığı yerde kullanırsam Allah’ı mülkün sahibi ol­maktan çıkarıp kendimi mülkün sahibi kabul etmiş olurum ki bu Al­lah’ın istediği bir iman değildir. Evet göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ın olunca, gök­lerde ve yerde olanların tamamı Allah’ın olunca elbette göklerde ve yerde söz sahibi, kanun sahibi, egemenlik sahibi de Allah olur. Bir mülkün bir varlığa izâfesi demek o mülkte o varlığın söz sahibi olduğunu ka­bul etmek demektir. Meselâ sizler hepiniz ev sahibisi­niz. Evlerinizin size izâfesi demek o evlerinizde sizin sözünüzün geçmesi demektir. Bir adam düşünün ki ona ait olan evinde onun sözü geçmese, o evde onun sözü kaale alınmasa, o evde iste­diklerini emretme istediklerini yasaklama hakkı olmasa, o eve girip çıkanlar ondan izin almasa o ev o adamındır denebilir mi? İçiniz­den hanginiz böyle bir ev reisliğine razı olursunuz? Sizler böyle bir reisliğe razı olmazsınız da Allah’ı niye razı etmeye çalışıyorsunuz? Tamam ya Rabbi! Gökleri sen yarattın! Yeryüzünü sen yarattın. Bizi ve şu anda sahip olduğumuz her şeyi sen yarattın. Sen Alisin! Sen yücesin! Ama olduğun yerde kal. Bizim hayatımıza karışma. Kanunlarımıza karışma! Kılık kıyafetimize, ka­zanmamıza harca­mamıza, hukukumuza, düğünümüze derneğimize karışma. Eğiti­mimize karışma. Bütün bu konularda biz kendimiz söz sahibiyiz. Bizim de aklımız var, bizim de bilgimiz var, bizim de keyfi­miz var, biz de biliriz bütün bunları. Ya da: Bizim söz sahibi başka Rablerimiz var. diyerek kendi mülkünde onu susturmaya çalışmanın mânâsı nedir? Böyle düşü­nen, böyle inanan ve Allah’a, Allah’ın mülkünde söz hakkı tanıma­yan bir adamın mü'min olduğunu nasıl söyleyebiliriz. Evet mülk Allah’ındır. Gökler ve onlarda olanlar, yeryüzü ve onda olan her şey Allah’ın mülküdür. Hal böyle iken, mülk Al­lah’ınken, herkes ve her şey Allah’ın mülkü ve onun kulu iken: "O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kim­miş?" Bakara sûresinin İsrâil oğullarına hitap eden bir bölümünde bu şefaatle alâkalı bir bölüm geçmişti burada tekrar geçiyor Kur’an-ı Kerîm şefaat konusunu etraflı bir biçimde ele alıp an­latmıştır. Zira geçmişte ve günümüzde insanların sapmalarının en bü­yük sebeplerinden birisi bu şefaat meselesinin yanlış anla­şılmasıdır. Yahudilerin, hıristiyanların ve müşriklerin sapma nokta­sıdır bu şefaat konusu. Geçmişte sapanlar bu yüzden sapmıştır. Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Hıristiyanlar İsa Al­lah’ın oğludur dediler. Müşrikler de melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Bunlar bu yaratıkların sıfatları konusunda hataya düştüler. Bun­lara Allah’ın sıfatlarını vermeye kalktılar. Gerekenden fazla değer verdiler.Bunların yaptıkları işlerin başkaları tarafından ya­pılamayaca­ğını, başkalarının yaptıklarını da bunların yapamaya­cağını iddia etti­ler. Diğer yaratıklardan ayırdılar bunları. Bunların diğer varlıklardan daha çok Allah’a yakın olduklarını ya da Allah’ın bunlarla daha çok il­gilendiğini iddia ettiler. Aslında bütün bu iddiaların altında yatan sebep Allah’a ve­li­ahtlar bulmak, Allah’a karşı torpilli varlıklar bulmak, İşledikleri günah­lara kılıf bulmak çabasıydı. İsa Allah’ın oğludur! Üzeyr Allah’ın oğlu­dur! Melekler Allah’ın kızlarıdır! der­ken Allah torpil yaptırma gayretine giriyorlardı. Bir varlığın hatırın­dan çıkamayacağı, sözüne iş yapacağı varlık elbette onun en ya­kını oğlu ve kızı olabilirdi. Allah’ı insan gibi farz etmenin yanılgı­sıydı bu. İnsanlara oğlu ya da kızı vasıtasıyla yaklaşılabildiğine göre Allah’a da bu yakınları vasıtasıyla yaklaşabile­cek-lerini, O’na karşı da şefaatçiler bulabileceklerini, torpil yaptırabile­cek-lerini zannederek sapıp gittiler. Bugün de pek çok insan böyle düşünmektedir. Dünkülerin sapma noktası bugünkülerin de sapma konusu olmuş Allah koru­sun. Belki bir babaya oğlu, kızı veya bir yakını vasıtasıyla yaklaş­mak mümkün olabilir. Ona tesir etmek, onu fikrinden vazgeçirmek mümkün olabilir . Ama yanıldıkları nokta Allah insan gibi değil ki. Allah baba gibi değil ki. Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu dü­şünmek Allah’ı insan gibi düşünmek ve Al­lah’ın sıfatları konu­sunda noksanlık izâfe etmektir ki bu şirktir ve Rabbimizi bundan tenzih ederiz. Müşrikler Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cere­yan eden şefaat gibi olduğunu zannediyorlardı. Onlar Allah katın­daki şe­faatin kral katındaki oğlunun, kızının vezirlerinin, yardımcı­larının ve ona denk veya ondan daha üstün kralların şefaat etmesi gibi düşünü­yorlardı. Ehl-i kitap Allah’a oğullar olarak izâfe ettikleri peygamberleri­nin, müşrikler de putlarının ve Allah’a kızlar izâfe ettikleri meleklerin kendilerine şefaatte bulunabileceklerine inanı­yorlardı. Hıristiyanlar ve tüm müşrikler meleklerden, vefat etmiş Nebilerden, şehidlerden ve salih kimselerden şefaat isterlerdi. Onların Allah katında şefaat etme yetkisine sahip olduklarını, bu yüzden de Allah’ın bunların şefaatlerini reddetmeyeceğini iddia ediyorlardı. Yukarıdaki âyetlerde gördük her şey ve herkes Allah’ın kulu iken Allah’ın mülkü iken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına ala­bilir? Al­lah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun en çok sevdiği peygam­berler ve melekler bile onun huzurunda ağızlarını bile açmaya ce­saret edemezler. Burada peygamberlerin şefaatleri konusuna değinelim: Biz biliyor ve inanıyoruz ki peygamberler Allah’ın yeryü­zünde en değerli ve en şerefli kullarıdır. Ama unutmayalım ki bunlar da kul­durlar. Tüm peygamberler Allah’ın ona en muti kulla­rıdır. Elbette ki peygamberler yeryüzünde dualarına icâbet edilme yönünden en önde olan kullardır. Allah’ın bu sevgili kulları Allah’a dua ettiklerinde ya is­tedikleri şeyler dünyada kendilerine verilir veya burada verilmeyip öbür tarafta kendilerine verilir. Peygamberlerin dünyada yaptıkları duaların ta­mamı kabul edil­miş değildir. Bu dua ya Allah’ın kaderine muhalif olduğu için, ya da Allah’ın kendilerinden razı olmadığı kişiler hak­kında dua ettikleri için reddedilmiştir. Nuh aleyhisselâm, İbrahim aleyhisselâm ve sevgili peygamberimiz bunun en net örnekleridirler. Kimisi babası için, kimisi oğlu için, kimisi amcası için dua etmişlerdir, şefaat etmek istemişlerdir de Allah buna izin vermemiştir. Mesela Rabbimiz mü­nâfıklar konusunda Resûlüne şöyle buyurdu: "Ey peygamberim! Onlar için ister af dile ister di­leme! Onlar için yetmiş defa af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu onların Allah ve Rasûlü’nü inkâr etme­lerindendir. Çünkü Allah fâsıklar topluluğunu asla hidâ­yete erdirmez." (Tevbe 80) Görüyor musunuz Allah’ın Rasûlü Allah katında yeryüzü­nün en hayırlısı olduğu halde Allah’ın sevmediği insanlar hakkında ne ka­dar da istiğfar ederse etsin Allah onlara mağfiret etmeye­cektir. Allah ve Rasulünü inkar eden, Allah ve Rasulünü hayatına karıştırmamaya çalışan bir kişiye kesinlikle Allah yol göstermez, hidayet etmez. Öyleyse şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah’ın razı olma­dığı kişiler için yapılacak şefaat asla kabul edilmeyecektir. Bunu candan, gönülden isteyen yeryüzünde Allah’ın en şerefli peygamberleri bile olsa da. Peygamberlerin bile mezun olmadıkları bir konuda kim yetkili olabilecek de? Yine bakın Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde anlatıldığına göre Nuh’-un (a.s) oğluna ilişkin duasını da kabul etmemiştir. "Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüp­he­siz oğlum da benim ailemdendir! Senin vadin ise haktır. Sen hakimler hakimisin!" Allah buyurdu ki: "Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir amel sahibidir. (Kâfirdir) O halde hakkında bilgin olma­yan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahil­lerden olma­manı tavsiye ederim." (Hûd: 45, 46) Âyet-i kerîmeden açıkça anlıyoruz ki Allah’ın razı olmadığı bir insan için şefaatte bulunmak isteyen peygamberin bu şefaati Allah ta­rafından kabul edilmemiştir. Salih olmayan bir amel sahibi, yani Allah’ın istediği gibi olmayan bir hayat sahibi kim olursa olsun, Allah onun hakkında şefaatten yana değildir. Yine İbrahim’in (a.s) babası hakkındaki duası da kabul edilmemiştir. “İbrahim'in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe 114) Kâfir oldukları ve kâfir olarak öldükleri kesin belli olduktan sonra, o çılgın ateşin ashabı oldukları belli olduktan sonra yakın akrabaları bile olsa müşrikler hakkında istiğfar etmeleri peygambere ve mü’minlere asla yakışmaz. Gerek haklarında inen bir vahiyle, gerek-se kâfir olarak ölüp gittikleri belli olan kimseler hakkında dua etmek, istiğfar etmek, onların bağışlanmalarını dilemek peygambere de onun yolunun yolcularına da yakışık almaz. Böyle kâfir olarak Allah’ın hudutlarını muhafaza etmeden geberip gidenler babalarımız bile olsa, analarımız, kardeşlerimiz bile olsa onların arkasından dua etmemiz ve istiğfarda bulunmamız caiz değildir. Bunlar hayattayken bunların, bu tür kâfirlerin, bu tür sistemlerin Allah’la verdikleri savaşımlarında onların galip gelmeleri, başarıya ulaşmaları adına onlara fiili yardım ve destekte bulunmak türünde bir dua da caiz değildir, geberip gittikten sonra arkalarından dua ve istiğfarda bulunmak da caiz değildir. Bütün bu âyetlerde görüyoruz nebilerin sağken bile istisna­sız bütün duaları kabul edilmediğine göre, Allah’ın istemediği, razı olma­dığı konularda onların şefaatleri kabul edilmediğine göre na­sıl olur da vefatlarından sonra böyle bir hakka sahip oldukları iddia edilebilir? Öyleyse bu ehl-i kitabın ve müşriklerin iddiaları boştur.Ve bunların aslı hakikati yoktur. Peygamberimizin ümmetlerinden Allah’ın razı olduklarına şe­faat etme konusunu daha sonra inşallah diyeceğim. Bakın Allah buyu­rur ki: "O’nun huzurunda O’nun izni olmadan kim şefa­atte bulunabilir?" Bir kere azaba lâyık olanlar için kesinlikle şefaat yoktur. Bunu önce söyleyelim. Yâni kesinlikle ne kâfirler için, ne ehl-i kitap için, ne yahudiler, ne hıristiyanlar ne de müşrikler için şefaat söz konusu de­ğildir. Bunlar istedikleri kadar kendileri hakkında şefaatte bulunacak varlıklar bulmaya çalışsınlar, istedikleri kadar filan Allah’ın oğludur, falan Allah’ın kızıdır desinler kesinlikle onlar için şefaat söz konusu değildir. Kur’an-ı Kerîmde bunu anlatan pek çok âyet vardır. Bunlar­dan bir tanesi şöyle ki: "Allah’ı bırakıp da kendilerine ne fayda ne de za­rar vermeyecek şeylere tapıyorlar ve bunlar Allah ka­tında bi­zim şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber vermek is­tiyorsunuz? (Allah’a akıl vererek onu şartlandırmak mı istiyorsunuz?) Halbuki Allah onların ortak koştukları şeylerden münez­zehtir, yücedir." (Yunus 18) En’âm 51, A’râf 53, Meryem 87, Tâhâ 109 gibi âyetlere bakılır-sa kâfirler, müşrikler ve ehl-i kitapla ilgili şefaatin kesinlikle caiz olma­dığı anlaşılacaktır. Bunlar için kesinlikle şefaat yoktur. Müs­lümanlarla ilgili şefaate gelince şunları söylemek zorundayız. Müslümanlar içinde de bu konuda geçmiştekilerin sapması gibi sapma içine girenlerin varlığına şahit oluyoruz. Müslümanlar ara­sında da bu şefaat konu­sunu yanlış anlayarak tıpkı ehl-i kitabın düştüğü yanlışa düşenleri gö­rü­yoruz. Müslümanlar için şefaat vardır. Bu hususu anlatan âyetler var­dır. Bunlardan biri işte bu âyettir. "O’nun izni olmadan O’nun huzurunda kim şe­faat edebilir?" Bu âyet-i kerîmeden ve Kur’an’ın başka âyetlerinden anlıyo­ruz ki yarın şefaatte bulunabilecek, şefaat edebilecek in­sanları Allah be­lirleyecektir. Bunu Allah’ın izni belirleyecektir. Al­lah’ın izin vermediği hiçbir kimse şefaat etme hakkını kendisinde bulamayacaktır. Meryem sûresinin 87. âyetinde Rabbimiz bu hu­susu anlatırken şöyle buyurur: "Rahmân’ın katında O’ndan söz almış olan kimse­le­rin dışında hiç kimse şefaate lâyık olamayacak­tır." Yine Tâhâ sûresinin 109. âyetinde şöyle buyurulur: "O gün Rahmân’ın izin verdiği ve konuşmasına razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda ver­meye-cek­tir." Bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki şefaat edecek olan­ları ya­rın Allah belirleyecektir. Allah’ın kendilerine şefaat izni ver­diği in­sanlar ancak şefaat edebileceklerdir. Evet şefaat edicileri Allah belir­leyecektir.Yarın Allah bana şefaat edebilme müsaadesini verse ben babama, anama, kayınpederime, bacanağıma, arkadaşlarıma şefaat ede­meyeceğim de Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye be­nim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara şefaat edebilece­ğim. Demek ki şefaat edecek olanları da Allah belirleye­cek, şefaat edilecek olanları da Allah belirleyecek. Şefaat edilecek olan kişileri de yarın Allah’ın belirleyeceğini Enbiyâ sûre­sindeki şu âyet-i kerîme çok açık ve net bir biçimde anlatır: "Allah onların geçmişini de geleceğini de bilir. On­lar ancak Allah’ın razı olduğu kimselere şefaat ede­bilir-ler. Onlar Allah’ın korkusuyla tir tir titrerler." (Enbiyâ 28) Yine Meryem sûresinde 87. âyetinde de Rabbimiz şöyle buyu­ruyordu: "Rahmânın katında bir ahid almamış olanlardan başkaları şefaate lâyık olamayacaklardır." Bütün bu âyetlerden anlıyoruz ki kendisine şefaat etme yet­kisi verilen kişi kendi istediklerine değil de Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye belirlediği listede ismi bulunan kişilere, yâni Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere ancak şefaat edebileceklerdir. Peki bunun sebebi nedir? Eğer yarın Allah bana şe­faat izni ve­rirse niye ben kendi istediklerime şefaatte bulunama­yacağım da sa­dece Allah’ın belirlediği kimselere şefaat edebile­ceğim? Bunun se­bebi nedir? Bunun sebebini bakın âyetin bundan sonraki bölümü şöyle anlatıyor: "O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hep­sini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dile­diğinden başka bir şey kavrayamazlar." Evet insanların önlerini, arkalarını, cinslerini, cibilliyetlerini, kalp­lerini, niyetlerini, dosyalarını bilen yalnız Allah’tır. Ben bile­mem ki insanların önlerini arkalarını. Ben bilemem ki insanların ne tür bir dos­yayla Allah’ın huzuruna geldiğini. Meselâ kayınpederimin amellerini, niyetlerini, nasıl bir dos­yay-la Allah’ın huzuruna geldiğini, direk cennete gitmesi gereken biri mi olduğunu, yoksa bir süre cehennemde yanması mı gerek­tiğini ke­sin-likle ben bilemem. Çünkü kalpleri, niyetleri, amelleri, bu amellerin önünü arkasını bilen sadece Allah’tır. Onun için ben is­tediklerime şe­faat etmeye kalkarsam zulmedebilirim, hata edebili­rim, cennete git­mesi gereken birini cehenneme ve direk cehen­neme gitmesi gereken birini cennete postalama çabası içine gire­bilir ve zulmetmiş olabilirim, haksızlık etmiş olabilirim. Onun için tüm insanları en iyi bilen, amelle­rini, o amelleri işlemeye iten ni­yetlerini, yâni insanların önlerini arkala­rını en iyi bilen Allah’tır ve ancak bunu belirleme hakkına Allah sahip­tir. Meselâ siz hapishane müdürü olsanız. Çok sevdiğiniz bir ar­ka­daşınız da gelip sizden oradaki insanların tamamının salıve­rilmesini istese ne yaparsınız? Yâni sizden böyle bir şefaatte bu­lunmanızı is­tese ne yaparsınız? Oradaki mahkumların önlerini ar­kalarını, sicille­rini, dosyalarını, suçlarını o arkadaşınızdan daha iyi bilen siz bu ko­nu-da bilgi sahibi olmayan arkadaşınızın bu konu­daki müracaatını na­sıl karşılarsınız? Hemen salıverir misiniz on­ları? Veya sicilini, dosya­sını, notlarını sizin tuttuğunuz, dersleri, notları ve davranışlarıyla ke­sinlikle sınıfta kalması gerektiğine inandığınız bir öğrenciniz konu­sunda şefaatte bulunmaya gelmiş birine ne dersiniz? Tanımadığın, bilmediğin bir konuda benden bir şey isteme. Dersiniz değil mi? Bakın Rabbimiz Nebe’ sûresinde 37 ve 38. âyetlerinde bu hususu şöyle an­latır: "...O’na O’nun huzurunda hiçbir söz söylemeye mâ­lik olamazlar." (Nebe’ 37) Hiç kimse hiçbir söz söylemeye kadir olamaz. Kimse kendi­sin-de bu cesareti bulamaz. Nebilerin bile korkudan ayaklarının al­tın­daki tozun uçuştuğu, ağızları bıçağın açmadığı bir ortamda kimin haddine konuşmak. Kimse konuşamayacak, kimsenin ağzını bıçak açmayacak ancak: "Konuşamayacaklar, ancak Rahmânın izin ver­dik­leri (konuşabilecekler) O konuşanlar da sevaba ko­nuşa­caklardır." (Nebe’ 38) Yâni sevap söz söyleyeceklerdir. Doğru söyleyecek­ler. Yâni an­cak şefaate lâyık olan kişileri şefaat edebileceklerdir. Yalnızca Al-lah’ın şefaate izin verdiği kimselere şefaat edecekler, Al­lah’ın kendile­rinden razı olduğu insanları kurtarmaya kalkışacak­lardır. Allah’ın şe­faate izin vermediği, kendi istediklerine şefaat etmeye kalkışmaya­caklardır. Öyleyse şunu diyebiliriz: Madem ki yarın, şefaat edecekleri de şe­faat edilecekleri de Allah’ın belirleyeceğine göre bugünden birilerini şefaat edecek makama oturtup da bunların eteğine ya­pışmak, bunla­rın önlerinde eğilmek, bunlara hediyeler götürmek, ellerine eteklerine sarılmak, bunlardan yardım beklemek, bunların hatırını kazanmak gibi Allah’a yapılması gereken kulluk vazifele­rinden bir kısmının bunlara yapılmasına ne demek lâzım? Ne malum bunların yarın şefaat ediciler olduğu? Kim bilir belki de yarın bunlar şefaat edilecekler listesinde bile yer almaya­bilirler. Allah’a yol gösterircesine, hâşâ Allah’a akıl verircesine biz bunları şimdiden belirledik ya Rabbi! Sen de bunları kabul etmek zorundasın! Demenin anlamı yoktur. Öyleyse, madem ki şefaat edecekleri de, şefaat edilecek­leri de Allah belirleyeceğine göre, şefaatin tümünün Allah’a ait olduğuna göre kulluğun tamamını Allah’a yapmak zorundayız. Allah’a yapma­mız gerekenlerin bir kısmını da başkalarına yap­mamak zorundayız. Allah’tan başkalarının eline eteğine sarılıp onlardan bir şeyler istemek yerine isteyeceklerimizin tamamını Allah’tan istemek zorundayız. Zümer sûresindeki şu âyet-i kerîme, 43. âyet-i kerîme bunu çok güzel anlatır: "De ki bütün şefaat Allah’a aittir. Çünkü göklerle ye­rin mülkü Allah’ındır. Sonra hepiniz O’na döndürü­le­ceksiniz." (Zümer 43) Şefaat edecekleri de şe­faat edilecekleri de belirlemek Allah’a ait olunca elbette şefaatin tamamı da Allah’a ait olacaktır. Öyleyse kulluğun tamamı da Al­lah’a aittir. Hal böyleyken Allah’tan başka birile­rini belirleyip bu konuda onlardan yardım istemek Allah’a karşı saygı­sızlıktan, küstahlıktan başka bir şey değildir. Muhsinin ihsanı anında gayri muhsine teşekkür etmek muh-sine hakarettir. Muhsinin ihsanına karşılık muhsini görmezden gelerek gayri muhsine teşekkür ya da kulluk muhsine karşı nan­körlüktür, nî­meti inkârdır der Kuran. Ayrıca muhsin kendi irade­siyle, kendi arzu­suyla ihsanda bulunduğu halde onun başkalarının tavsiyesi ile, baş­kalarının şefaatiyle bunları yaptığını iddia etmek muhsine karşı yapıl­mış en büyük nankörlüktür. Bu konuyu bir misalle anlatalım : Farz edin ki ben çok zengin, çok cömert birisi olsam. Halini arz eden herkese yar­dım elini uzatan birisi olsam, inşallah dua edin öyle olalım. Şurada otururken İsmail içeri girse ve beni de tanımasa. Selâm verip dese ki ben Ali arkadaşı arıyorum, hanginiz Ali? Dese ve sizler de beni gösterseniz. İsmail be­nim yanıma gelip: Arkadaş duydum ki sen çok zengin ve o nisbetle de cömert birisiymişsin. Halini arz eden­lere yardım elini uzatıyormuşsun. Benim de ihtiyaçlarım var onun için sana geldim! Ben sorsam kendi­sine: Hayrola neye ihti­yacın var? desem. İsmail dese ki işte iki mercedese ihtiyacım var, üç çuval dolara, iki vilâyete, beş eyalete ihtiyacım var dese. Ben de hemen o anda istediklerinin tamamını al diyerek veriversem. Sonra bu nîmetlere ulaşan İsmail bu nîmetlerin vericisi olarak bana teşekkür etmesi gerekirken, dönse benim yanımda otu­ran şu kardeşime, Hasan’a teşekkür etse. Hasan! Allah senden razı olsun kardeşim. Ne kadar cömertsin? Ne kadar Muhsinsin? diye­rek Hasan’a teşekkür etse bu bana hakarettir değil mi? Muhsinin ihsanı anında gayri muhsine teşekkür muhsine en büyük hakaret­tir. Muhsin benim, ihsan eden, istediklerini ona veren benim. Bana teşekkür et­mesi gerekirken ihsanla uzaktan ve yakından hiçbir il­gisi olmadığı halde gayri muhsine, Hasan’a teşekkür etmesi bana hakarettir. Bu hakareti biraz daha büyütelim bakın. Ben sorsam ken­di­sine: Arkadaş hayrola! İstediğin şeyleri sana anında veren be­nim. İh­san eden benim. Bu nîmetlerin vericisi olarak bana teşek­kür etmen gerekirken niye ona teşekkür ediyorsun desem. İsmail dese ki: Sen var ya sen, bütün bunları yapamayacak kadar, bütün bunları vereme­yecek kadar cimrisin. Ama sen bütün bunları Hasan’ın korkusundan verdin! Bütün bunları Hasan hatı­rına verdin! Hasan olmasaydı, Ha­san’ın şefaati olmasaydı, o ta­vassut etmeseydi sen bunları bana ve­remezdin! Dese bu bana karşı hakaretin biraz daha büyüğüdür değil mi? Bizler de bugün Allah’a karşı aynı şeyi yapmaya çalışmıyor mu­yuz? Allah’a karşı bir kısım aracılar bularak: Ya Rabbi! Sen as­lın-da tek başına, kendi kendine bizi cennet gönderemeyecek kadar cimrisin, merhametsizsin! Ama filanların hatırına, falanların hürmetine bizi cennetine koyuver! Demeye çalışmıyor muyuz? Halbuki Allah hiç kimseye muhtaç olmadan, hiç kimsenin tesiri altında kalmadan bizi cennetine koyabilecektir. Bakın Rabbimiz Nahl sûresinde bu hususu şöyle anlatıyor: "Allah’ın nîmetini tanırlar, sonra da onu inkâr eder­ler. Onların çoğu kâfirlerdir." (Nahl 83) Nîmeti bilirler, nîmetin vericisini bilirler, nîmetlerin vericisi o-larak Allah’ı bilirler tanırlar ama yine de başkalarına teşekkür ederler. Nîmetin vericisi olarak yalnız Allah’a kulluk etmeleri gere­kirken Al­lah’-tan başkalarına kulluk yaparlar. Öyleyse şefaatin tü­münü Allah’a ait bileceğiz ve kulluğun tamamını Allah’a yapaca­ğız. Önceden birile­rini belirleyip onlara farklı davranışlar içine gir­meye­ceğiz. Şefaat edecek olanları da şefaat edilecek olanları da yarın Al­lah belirleyeceğine göre bileceğiz ki yarın Allah beni sana seni bana şefaatçi kılabilir. Bu tümüyle O’na ait bir şeydir. Önemli olan Allah’a kulluk etmemiz, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmamız, tüm nîmetle­rin vericisi, tüm ihsanların sahibi ve de tüm kullarına herkesten çok merhamet edici olarak Rabbimizi bilmemiz ve isteye­ceklerimizi sa­de-ce ondan istememizdir. Kesinlikle bilelim ki Allah istemeden, Allah razı olmadan, Al­lah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını ka­zanma­dan birilerinin tavassutu ve şefaatiyle cennete girmek mümkün değil­dir. Öyleyse şefaatin aslı şudur: Hani okulu bitirmiş ve diploma al­maya hak kazanmış talebeler için bir diploma töreni düzenlenerek çe­şitli salih kişilerin eliyle her birine diplomaları ve­rilerek hem diplomayı alanlar hem de elleriyle onlara diplomaları verdirilenler böylece her iki taraf da onore edilirler ya işte şefaatin aslı da budur. Zaten Allah ken­dilerinden razı, zaten Allah’ı razı edecek kulluklar yapmışlar ama ufak tefek kusurları varsa hem onlara şefaat edenleri onurlandırmak hem de onların şefaati va­sıtasıyla berikileri cennete göndererek Rabbimiz şefaat müesse­sesini işletmiş oluyor şeklinde anlıyoruz. Allahu âlem. Rasulullah’ın şefaati konusuna değinelim. Allah’ın Rasûlü ha­yatta iken sahâbe-i kirâm ondan şefaat etmesini istemişlerdir. Bu hu­sus kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Fakat Rasûlullah’ın vefatından sonra ondan şefaat is­temenin caiz olmadığı konusunda bi­rinci, ikinci ve üçüncü yüz yıl içinde bütün âlimler icma etmişlerdir. An-cak üçüncü asırdan sonra insanlar bu konuda çeşitli sapmaları ya­şa-mışlardır. Dört halîfe zamanında ve ondan sonra gelen ilk üç asırda hiç bir kimse gide­rek Rasulullah’ın mezarı başında ondan şefaat dile­memişlerdir. Ancak kıyamet gününde Rasulullah’ın şefaati kesindir. Bu ko­nuda açık nas vardır. Allah’ın Rasûlü Buhârî ve Müslim’de rivâ­yet edilen bir hadislerinde kendisinin şefaatiyle ilgili şöyle buyurur: "Ben kıyamet gününde ilk şefaat edici ve ilk şe­faat et­tirilenim." Buna göre Allah’ın Rasûlü şefaat hakkını ilk olarak mahşer ye­rinde kullanacaktır. Eğer Allah’ın Rasûlü kabrindeyken de şe­faat etme hakkına sahip olsaydı burada kıyamet günü ilk şefaat edecek olan benim buyurmazdı. O halde Allah’ın Resûlü’nün şe­faati kesindir ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere şe­faat edecektir diyoruz. "O, Allah kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun dilediği kadarından başka O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar." Evet Allah insanların yukarılarını, aşağılarını, önlerindeki­leri, ar­kalarındakileri, bildiklerini bilmediklerini her şeyi bilendir. İn­sanların öncesini ve sonrasını bilendir. Yâni varlıklardan önce ne vardı? Var­lıkların varlığından önce ne vardı? Onların yokluğundan sonra ne ola­cak? Bunu bilen ancak Allah’tır. O’nun bilgisinin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Ve hiçbir kimse Allah’ın bildiklerinden hiç bir şeye dair bil­giyi Allah onu kendisine öğretmeksizin elde edemez. Allah izin ver­medikçe hiçbir kimse Allah’ın bilgisinden hiçbir bilgiye muttali olamaz. Öy­leyse insanlar ne bilmişlerse, neyi biliyorlarsa, ne tür bir bilgiye sa­hiplerse, ister gayb âleminden, isterse şehâdet âleminden, ister Al­lah’ın zatına ya da sıfatlarına dair, ya da bu kâinatın kanunlarından neyi bilebilmişlerse bu ancak Allah’ın meşieti ve bildirmesi ile olmuş­tur. Evet kullar Allah’ın bildiklerinin hiçbirini bilemezler ancak Al­lah’ın kendilerine öğrettiklerini bilebilirler. "İnsana bilmediğini öğreten Allah’tır." (Alâk 5) Bilgi tümüyle Allah’tandır. "O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır." Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlıkları bu kürsü ihata et­miş­tir. Her şeyi kuşatmıştır. 1-) Kürsî ilim demektir. Öyleyse şöyle diyeceğiz: Allah’ın ilmi gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın ilmine tabidir. Allah’ın bilgisi olmadan tek yaprak aç­maz, tek damla yağmur inmez. Zerrelerden kürelere her şey Allah’ın ilmiyle hareket etmek­te­dir. Tek çiçek açmaz, tek çocuk doğmaz, tek karınca devinmez ki bundan Allah’ın bilgisi, Allah’ın haberi olmasın. 2-) Kürsî saltanat demektir. Kürsî egemenlik ve hâkimiyet de­mektir. Allah’ın saltanatı, Allah’ın egemenliği, Allah’ın hâkimiyeti gök­leri ve yeryüzünü tamamen kuşatmıştır. Semalar, ay, güneş, yıldızlar, bulutlar, gece, gündüz, hayvanlar, bitkiler, canlılar, cansızlar her şey Allah’ın egemenliğine boyun bükmüştür. Tüm var­lıklar yaratıcılarının yaratış gayesi istikâmetinde hareket etmekte­dirler. Tüm varlıkların boyunlarındaki ipin ucu yaratıcılarının elin­dedir. 3-) Kürsî kudret ve mülk demektir. Allah’ın gücü ve kudreti gök­leri ve yeri tamamen kuşatmıştır. Allah’ın hükmü, Allah’ın kud­reti, hâkimiyeti ve egemenliği göklerde ve yerde ne varsa hepsini kuşat­mıştır. Kâinatta sadece insan değil tüm varlıklar Allah’ın egemenliği altındadır. 4-) Kürsî mülk demektir. Allah’ın mülkü göktekileri ve yeryü­zün­dekileri tamamen kuşatmıştır. Göklerin ve yerin mülkü tama­men Allah’ındır. Gökte ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır, Allah’ın mülkü­dür ve Allah’ın mülkünde yaşamaktadırlar. Tüm varlıklar Al­lah’ın egemenliğine, Allah’ın hükmüne teslim olmuş, boyun bük­müştür. Evet Allah’ın egemenliği tüm varlıkları kuşatmıştır. Çünkü İlâhlık ancak bu­nunla olacaktır. İlâh olan varlığın gökler ve yeryü­zünde ne varsa hep-ine hükmedecek güçte olması gerekir. Hep­sine ferman edebile­cek iktidarda olması gerekir. İlâh olanın salta­nat sahibi kudret sahibi ve mülk sahibi olması gerekir. İlâh olanın, yaratıklarına hükmedecek olanın ilim sahibi olması gerekir. 5-) Bir de Kürsî Allah’ın yarattığı bir âlemdir ki yedi kat se­mayı çepeçevre kuşatmıştır. Allah’ın Rasûlü Ebu Zer hazretlerinin rivâyet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur: "Ey Eba Zer! Yedi kat sema Kürsîye nazaran ge­niş bir çöle atılmış küçük bir yüksük gibidir. Arş da Kürsîyi kuşatmıştır. Kürsî de arşa nazaran koskoca bir çölün içine atılmış bir yüksük gibidir." (Beyhaki) Kur’an-ı Kerîmde kürsî gibi, arş gibi kelimeler Kur’an’ın mu­ha-tabı olan insanın havsalasına, anlayışına uygun olarak Rabbimiz ta­rafından seçilmiş kelimelerdir. Tıpkı Kâbe’ye "Beytullah" Allah’ın evi denmesi veya Kâbe’deki Haceru’l-Esved’e "Yeminullah" Allah’ın sağ eli denmesi gibi insanların anlayabile­ceği, kavrayabileceği ifadelerle meselenin anlatılmasıdır. "Allah arşa istivâ etti" "Onun kürsüsü semavat ve arzı kuşattı" Gibi Rabbimizin arştan, kürsîden söz etmesi de aynen bunun gibidir. Kâbe’ye Beytullah (Allah’ın evi) denmesi Cenâb-ı Hakkın orada oturması, orada yatıp kalkması anlamına gelmediği gibi, ya da Hacer’ul Esved’e Allah’ın sağ eli denmesi Allah’ın elinin olduğu anla­mına gelmediği gibi kürsî de Allah’ın oturacağı bir ze­min anlamına gelmemektedir. Ama nasıl ki Beytullah’a Allah’ın evine iman etmemiz şartsa, Allah’ın kürsîsinin olduğuna da inan­mak zorundayız. Biz Al­lah’ın kitabında bize haber verdiği bir kürsîsinin olduğuna inanırız. Ve bu Kürsînin tüm semavat ve arzı kuşattığına da inanırız. Ama onun oturulacak bir kürsü olmadığını, mahiyetinin ne olduğunu da bilmedi­ğimizi söyleriz. "Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, bü­yüktür." Arz, onu çepeçevre kuşatan yedi kat sema, onu kuşatan kürsî, onu da küçücük bir yüksük farz ettirecek kadar kuşatan arş bütün bu âlemlerin, bütün bu varlıkları koruyup gözetmek ona ağırlık vermez. Gökleri ve yeri korumak, onlarda olan, yaşayan, hareket eden her şeyi ve herkesi muhafaza etmek asla O’na zor gelmez. O her şeyi ve herkesi görüp gözetendir. Hem de bir an bile onlardan gafil olmadan, onların ihtiyaçlarını ihmal etmeden. Zira O’nun egemenliği, bilgisi ve kudreti tüm kâinatı kuşatmıştır. Hiç bir şey O’ndan gizli kalmaz. "O yüce ve büyüktür." O yücedir, yücelik O’na mahsustur. O’nun dışında her şey, tüm eşya bütünüyle O’nun huzurunda alçaktır, zelildir, küçüktür, muhtaçtır, fakirdir. Allah yaratıklarda mevcut olan bütün noksan sıfat­lardan ve kendi sıfatlarıyla mahlukâtlarına benzemekten mü­nezzeh ve yücedir. Allah o kadar yücedir ki O’nun yaratıklarından hiç birisi O’na yaklaşamaz. İnsanları yeryüzünde gözünüzde ne kadar büyü­türseniz büyütün, ne kadar da uçurursanız uçurun, arşta okur mukabele filan diye ne kadar da onları arşa çıkarmaya çalışırsa­nız çalışın, ne kadar da Allah’ın sıfatlarını onlara vermeye çalışır­sanız çalışın bilesiniz ki peygamberler de dahil, melekler ve cinler de dahil O’nun karşısında herkes küçüktür hepsi kuldur, hepsi O’na muhtaçtır. Hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz. Hiçbir şey O’nu etkisi altına alamaz. Hiçbir şey O’nu yoramaz. O’nun hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Dilediğini yapar dilediğini yapmaz. Kimse ona tesir edemez. Hiç kimse hiçbir konuda O’nu zor-layamaz. Bundan sonra dinde zorlamanın olmadığını anlatan bir âyete geldik. Rabbimiz dinde ikrahın olmadığını anlatacak: