Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

258. Ayet

258Bakara Suresi

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ

Allah’ın kendisine mülk vermesi sebebiyle Rabbi hakkında İbrâhîm’le tartışanı görmedin mi? Hani İbrâhîm demişti ki: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür.” Demişti ki: “Ben de diriltip öldürürüm.” (Bu cevap üzerine) İbrâhîm demişti ki: “Allah Güneş’i doğudan getirir, sen de batıdan getir (bakalım).” (Bu hüccet karşısında) kâfir afalladı. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

258:"Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi konu­sunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" de­mişti. O da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İb­rahim: "Şüphe yok ki Allah güneşi doğudan getirir, hadi sen de onu batıdan getir!" deyince, o küfre sapan böylece afallayıp kalmıştı. Allah zâlimler toplulu­ğunu hidâyete er­dirmez." Burada Allah’ın kendisine mülk verdi diye anlatılan kişi Hz. İbra­him’in doğup büyüdüğü Irak’ın zâlim hükümdarı Nemruttur. Allah kendisine mülk verdi diye devlet ve hükümdarlık verdi diye gururlana­rak ya da başka bir deyişle bu nîmetin şükrünü nankör­lükle yerine getirmeye çalışan bir tâğut. Hz. İbrahim’in ülkesinin kralı. Hz. İbrahim’in babası Azer bu zâlimin baş memurlarından biri­siydi. Nemrutun en gözde kullarından birisiydi. Hz. İbrahim ba­basının tâğuta kulluk zilletinin tamamen aksine küçük yaşından itibaren put­lara, tâğutlara karşı bir nefret ve Allah’a karşı büyük bir sevgi besle­mektedir. Büyüyüp peygamber olduktan sonra ge­rek babasına, gerek içinde yaşadığı toplumuna ve gerekse zâlim krala karşı çok amansız bir mücâdele başlattığını görüyoruz. Allah’a olan imanını amele dönüştürmek adına, daha ön­ceki âyette imanın ilk şartı olarak anlatılan tâğutu reddetmek, ima­nını a-mele dönüştürmek adına putları kırdı. Bunun üzerine babası alelacele kralın (Nemrut’un) huzuruna çıkıp oğlunu ona şikâyet etti. O bi­zim İlâhlarımızı kırdı. Ona gereken ceza verilsin, diye oğlunu krala ih­bar etti. İşte bunun üzerine Hz. İbrahim kralın huzuruna çıkarıldı. Ve aralarında bir konuşma geçti. Anladığımız kadarıyla Hz. İbrahim bu dünyanın en zâlim ve en güçlü kralının huzuruna çıkınca bu zâlim tâğut ona kendisinin Rab ol­duğunu İlâh olduğunu ilan etti. Hz. İbrahim de onun karşı­sında onun bir zâlim olduğunu, asla Rab olmadığını, İlah olmadı­ğını Rab ve İlah olarak sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman ettiğini haykırınca Nemrut: "Ey İbrahim! Bu ülkenin Rabbi benim! Sizin benden başka Rabbiniz yoktur! Bu ülkede söz sahibi benim! Bu ülkede kanunlar be­nim ağzımdan çıkar! Bu ülkede hâkimiyet bana aittir! Söylesene ey İb­rahim! Senin o benden başka bahset­tiğin Rab kimdir? Diye sorar. İb­rahim (a.s) da buyurur ki: "Benim Rabbim, Rabb’ul âlemin olan, gökte ve yerde ne varsa hepsinin Rabbi olan, tüm varlıkları yaratan ve tüm varlıklara hükmeden, öldüren ve diriltendir!" Hz. İbrahim kendisine ilk olarak yegâne Rab ve İlâh olan Allah’ın hayat ve ölüm konusunu or­taya atmış ve İlâh olanın bir sıfatını gündeme getirmiştir. Zâlim Nemrut bu sözler karşısında sarsılmıştı, ama bu du­ru-munu çevresindeki kendisini rab ve ilah kabul etmiş olan kulla­rının dikkatlerinden gizlemeye çalıştı. Hain insanların akıllarını sömürebil­mek için demagojiye başvurur. Böyle bir durumda, o gün de, bugün de tüm zâlim tâğutların, tüm despot ida­recilerin baş vuracakları tek şey kavramlarla oynamak ve çevrele­rinde kendilerine kulluk yapan basit düşünceli insanların bir türlü harekete geçmeyen ve olmayan akıllarıyla dalga geçmek. Vatan, millet, sakarya gibi konularla mese­leyi kamufle etmek. Bakın Nemrut durumu idare etmek üzere bir de­magoji yapar ve der ki: "Dedi ki ben de diriltir ve öldürürüm." Rivâyetlere göre iki adam getirtir; birini öldürür, diğerini ser­best bırakır. Ve der ki; baksana ben de diriltir ve öldürürüm. İşte bir tâğutluk örneği. Bu hayatı düzenleyenler bizleriz. Yaşatan da biziz, öl-düren de. Biz istedik mi öldürürüz. Biz istedik mi asarız. Biz iste­dik mi keseriz. Biz istesek size nefes bile alma imkânı bırakmayız. Şu anda yaşıyorsanız bizim sayemizde. Ya da falanın sayesinde. Allah’la boy ölçüşmeye çalışan tâğutların her devirde aynı tavrı sergiledikle­rine şahit oluyoruz. Ama bakın iman zaafı içinde olanlar, Allah’a gereği gibi itimat etmeyenler, Allah’ın herkesten güçlü olduğu konusunda şüpheleri olanlar bu dünyanın en güçlü tâğutları karşısında tir tir tit­rerlerken ba­kın Allah’ın kahramanı Hz. İbrahim ne yapıyor? Allah için hareket eden kişi tek kişi de olsa, karşısındakiler de tüm dünya bile olsa Al­lah’ın yardımıyla onun galip geleceğini anlatan bir tavırla Hz. İbra­him’in Nemrut karşısında dimdik durduğunu gö­rüyoruz. Nemrut Allah’ın sıfatlarını kendisinde görüyordu. Madem ki ben de öldürüyor, ben de diriltiyorum, öyleyse ben de İlâhım, ben de Rabbim diyordu. Öldürme ve hayat verme yetkisini kendi­sinde görü­yordu. Tıpkı bugün Allah’ın bu sıfatını kendilerinde gören ve gu­rurla yeryüzünde tüm İslâm âlemini, tüm müslümanları bir daha di­rilme-yecek şekilde öldürdüklerini zanneden tâğutların, tüm dün­yaya Rablik çığlıkları atarken, unuttukları insanların gerçek Rabbi tarafından İslâm dünyasının yeniden dirilişi karşısında ödleri ko­pacak ve dilleri tutula­cak noktaya geldikleri gibi. Nemrutun demagojiye kaçtığını gören Hz. İbrahim buyurdu ki: "Şüphe yok ki Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir! Deyince böylece o kâfir afalla­yıp kaldı." Diyor ki İbrahim (a.s): Ey insanlara Rablik ve İlahlık iddia­sında bulunan zâlim! Ey Allah’ın sıfatlarına sahip olduğunu, öldü­ren ve di­rilten olduğunu iddia eden tâğut! Hayat veren ve öldüren zat aynı za­manda tüm varlıkları istediği gibi idare eden, onlara söz geçiren, on­lara ferman edebilen zattır. Aya, yıldızlara, semaya, arza, bulutlara, yağmurlara, bitkilere ve tüm varlıklara söz geçiren zattır. Eğer bu zat sen isen, haydi bakalım benim Rabbim güneşi doğudan çıkarıyor, sen de onu batıdan getir! deyince kâfirin dili tutuldu, apışıp kaldı. Diyecek bir şey bulamadı. Bu, tartışmada bir usuldür. Eğer karşımızdaki sözü çarpıta­rak çevredeki kişilerin kafalarını karıştırmaya yönelirse, Hz. İbra­him’in bu­rada yaptığı gibi biz de daha açık bir delille geçerek onun ağzını ka­patmayı becereceğiz inşallah. Geçen haftaki dersimizde okuduğumuz son âyet-i kerîme­sin-de Rabbimiz, bizi bundan yüz yıllar öncesine, takriben iki bin yıl öncesine götürerek, o dönemde Allah’ın elçisiyle kendisine mülk verdiği bir tâğutun tartışmasını anlatmıştı. Bu tartışmayla anladık ki Rabbimiz dile­diği insanlara güç verir, kabiliyet verir, yetenek ve­rir, mal verir, mülk verir saltanat verir. Ve bu verdikleriyle insanları imtihan eder. Ve belki de böyle bir imtihana en fazla tabi tutulanlar yeryüzünde egemen olanlar ve saltanatlarıyla insanlara hakim olanlar ve de Allahu Teâlâ-nın kendilerine verdiği bu imkânlarla, bu fırsatlarla Allah’ın kul­larına karşı tanrılık iddiasında bulunanlardır. Eğer bunlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güç ve kuvvetle, bu imkân ve saltanatla Allah’a kulluğa yönelselerdi yâni Allah’ın önünde secdeye kapanarak, Allah’ın şanını yüceltseler, kendi hiç­liklerini anla­yarak, kulluklarını anlayarak Allah’ın velâyeti altına gir­selerdi, onun arzularını uygulamaya çalışsalardı, elbette hem dün­yada, hem de uk-bada daha şerefli bir hayata kavuşacaklardı. Dünyada şerefli bir hayat, öbür tarafta da cennet onların olacaktı. Ama ne gariptir ki bu insanlar Allah’ın kendilerine verdiği güç ve saltanatla, Allah’ın kendile­rine bahşettiği imkân ve fırsatlarla Al­lah’ın karşısına geçip: Ben de Rabbim. Ben de İlâhım. Ben de Melikim. Ben de mâlikim, demek zo­runda kalmışlar sanki. Demek zorunda kalmışlar dedim, çünkü güç ve kuvvetleri, imkân ve salta­natları onları aldatmıştır. Varlıklı kişiler, Allah’ın kendilerine imkân ve fırsat verdiği kişiler çoğu zaman bu nîmetlerin vericisi olan Allah’ı unutmuşlar, istiğna duygusuna kapılmışlar, bu nîmetlerin kendilerine iyi insan oldukları için, imtihanı kazandıkları için verildiğini zannetmişler ve kendilerinin büyük insan olduklarını kabul etmeye başlamışlar­dır. Bir de bundan şunu anlıyoruz ki; Allah kâfirlere de mülk verebi­lir. Bir kimseye bolca mülk ve imkân verilmesi, o insanın faziletli bir insan olduğunu göster­mez. Allah’ın kendilerine mülk ve saltanat verdiği insanlar kendileri­nin İlah olduğunu iddia etmeye başlayıvermişler. Bu neyin nesiydi böyle? Onları var eden Allah değil miydi? Yaratılışları kendi ellerinde miydi? Ellerindeki imkânların tamamını, o güçlerini o saltanatlarını onlara veren Allah değil miydi? Yarın vakti geldiği zaman onların ta­ma-mını alacak olan Allah değil miydi? Vakti ge­lince ölmemeyi, Al­lah’ın kaderine teslim olmamayı becerebilecek­ler miydi? Kendilerin­den öncekilerin bu kadere karşı gelemedikle­rini, vakti gelince ölüp gittiklerini görmüyorlar mıydı bu insanlar? Yâni bu Nemrutlar, bu Firavunlar ve şu anda da kendileri­nin İlâhlığını iddia edenler acaba kendilerinden önce yaşamış olan baba­larının dedelerinin birer birer mülk ve saltanatlarını bırakıp hayata veda ederek gittiklerini görmemişler miydi? Evet her gün görüyorlardı ama, gariptir ki bu insanlar unutuyorlar işte. Güç ve kuvvet kendile­rinde olduğu zaman onları hiç kaybetmeyeceklerini zannediyorlar. Sıhhat ve sağlıkları yerinde olduğu zaman onları hiç kaybetmeye­ceklerini zannediyorlar. İşte bakın burada bir örnek olarak kendisine güç ve kuvvet ver­diği, imkân ve saltanat verdiği birini gözler önüne seriverdi Rab-bimiz. İbrahim (a.s) insanlığın imamı, müslümanların ve Rasulullah’ın atası olan o büyük insan dedi ki: "Benim Rabbim hem diriltir hem de öldürür!" Bunun üzerine o azgın tâğut da dedi ki: "Ben de öldürür ben de diriltirim!" Şu çelimsiz insanın tavrına bakın. Allahu Teâlâ kendisine yetki vermiş, Allah onu o makama çıkarmış. Allah’ın kendisine verdiği o güç ve saltanatla gerçekten mâsum olan, suçsuz olan yâni ölümü hak etmemiş olan insanları, mazlumları öldürebiliyor. Suçsuz insanları hapse atabiliyor. Ve gerçekten Allah’ın yasala­rına göre Allah’ın kita­bına göre işlemiş oldukları suçlardan dolayı yaşamaları bitmesi gere­ken, yâni recm edilmeleri veya elleri ke­silmesi gereken insanları da Allah’ın yasalarını, Allah’ın kitabını görmezden gelerek affediyor ve onlara hayat hakkı verebiliyor. İşte tüm sahte Rablerin, tüm sahte İlâhların özelliğidir bu. Allah’ın yasalarına göre suçlu olanların suçsuz, suçsuz olanların da suçlu görülerek muamele yapılması. Dün de bu­gün de bunu yapanların tamamı İlâhlık iddiasında bulunmuş insanlar­dır. Onun için diyor ki bakın: "Ben de öldürür ben de diriltirim!" Rivâyetlere göre birisi suçlu ötekisi suçsuz iki adam getirtir Nem­rut. Suçsuzu öldürür, suçluyu da serbest bırakır. Ve der ki; "Bak öldürülmesi gerekeni dirilttim, yaşaması gerekeni de öldürdüm. Ben de öldürür, ben de diriltirim. O halde ben de İlâhım." İşte böyle Allah yasalarına göre suçlu birini serbest bırakıp suçsuzlara hayat hakkı ta­nımamak, onları kodeslerde tutup akıl ve hayale gelmeyecek biçimde onları fitnelere uğratmak tüm tâğutların, tüm sahte İlâhların ve tüm zâlim­lerin sıfatlarıdır. Gerçekten de sahte tanrıların bütün amelleri, bü­tün işleri, bütün hükümleri işte böyledir. Çünkü Allah’ın hükümle­rini beğenmeyen, Allah’a kafa tutan, Allah’la yarışmaya çalışan bi­rinden bundan başkası da beklenmez. Bu defa Hz. İbrahim dedi ki: "Benim Rabbim güneşi doğudan getiriyor. Hadi sen de onu batıdan getir! Deyince kâfir şaşırıp kaldı." Bakın birinci tartışma­nın konusu insanların Allah’ın kendilerine verdiği hür ira­deleriyle ulaşabilecekleri bir konudur. Ama buradaki tar­tışmanın ikinci bölümünde ise insanların hür iradelerine verilmeyen yâni in­sanların iradelerinin hiç sökmeyeceği iradeleriyle insanların ula­şamayacakları bir konudur. Yeryüzünde bu iki konuyu ayırmamız gerekiyor. Birisi yeryüzünde Allah tarafından insanların iradelerine bı­rakılmış konular, ötekisi de insan iradesiyle ulaşılamayacak alanlar. İşte yeryüzünde bugüne kadar ve bugün de dahil kendile­rini Al­lah yerine koymuş, Allah kanunlarının yerine kendi arzularını oturt­maya ve insanları buna itaat ve ibâdete zorlamış (İslâm’da ibâdetle itaat aynı mânâya gelir de onun için böyle söyledim) in­sanları kendi arzularına itaate zorlamış tüm sahte tanrıların ve tanrıçaların insanları aldattıkları konu işte bu birinci konudur, bi­rinci alandır. Allahu Teâlâ muradı gereği yeryüzünde insanlara irade ver­miş­tir. Allah’ın kendilerine verdiği bu iradeleri gereği insanlar yeryü­zünde Allah’ın arzularına uygun bir hayat yaşayabilecekleri gibi bu iradeleri gereği Allah’a rağmen, Allah’ın dinine, Allah’ın ki­tabına ve isteğine rağmen Allah’a isyan ederek bir hayat yaşama hakkına da sahiptirler. Yâni Allah’ın kendilerine verdiği bu iradeleri gereği insanlar imanı da küfrü de, hidâyeti de dalâleti de seçe­bilme hakkına sahiptir­ler. Allah’ın istediği razı olduğu bir hayatı da Allah’ın istemediği ve ya­sak kıldığı bir hayatı da tercih edebilme hakkına sahiptirler. Bu hakkı onlara Allah vermiştir. Yâni Allah’ın yasaklama­sına rağmen insanlar kendilerine verilmiş bu iradeleriyle içki içebi­lirler, zina edebilirler, adam öldürebilirler, Allah’ın koyduğu düzeni bozabilirler, Allah’ın yasalarını değiştirebilirler. Zulmedebilirler, haksızlık yapabi­lirler, yeryüzünde Allah’a rağmen Allah’ın isteme­diği bir hayat tarzını yaşayabilirler. Ama unutmayalım ki bu Allah’ın kendilerine verdiği özgür ira­de­den kaynaklanmaktadır. Ve hiç şüphe yoktur ki insanlar ken­dilerine verilmiş olan bu özgür iradelerinin bedelini mutlaka bir gün ödeye­ceklerdir. Yâni mutlaka bu insanlar kendilerine verilmiş olan bu özgür iradeleriyle istedikleri biçimde hareket etmelerinin bede­lini bir gün ödeyeceklerdir. Müslümanca yaşamalarının karşılı­ğında cennet, kâ­fir-ce ve zâlimce yaşamalarının karşılığında da cehennemi bulacaklar­dır. İşte bu insanların hür iradeleriyle yeryüzünde ulaşabilecek­leri, yapabilecekleri alandır. Ama bir de insanların yeryüzünde öz­gür ira­deleriyle asla ulaşamayacakları müdahale edemeyecekleri veya ya­pamayacakları alanlar vardır. Yâni makamları, konumları, güçleri kuv­vetleri ve saltanatları ne olursa olsun kendilerinin asla ulaşamaya­cakları, iradelerinin sökmeyeceği alanlar da vardır. Bu sahte İlâhlar, bu bölümü hiç gündeme getirmeyen, sadece irade­leriyle ulaşabile­cekleri birinci bölümü gündeme getiren bu zâlimler: "Biz de Tanrıyız! Biz de İlâhız! Biz de İlahlık sıfatlarına sahibiz. Bizi de Rab kabul et­mek zorundasınız. Bizim kanunlarımıza ve ar­zularımıza da uymak zo­rundasınız. Bizim de emretme ve yasak­lama hakkımız vardır! Diyerek insanların düşünceleri üzerinde baskılar kurmaya çalışıyorlar. İnsan­ların inançlarına ipotekler koymaya çalışıyorlar. İnsanları Rablerine kulluktan koparıp kendi­lerine kul köle yapmaya çalışıyorlar. Ama ira­deleri gereği kendile­rine bırakılmış bu sahâlârda İlâhlık taslamaya kalkışırlarken beri tarafta kendi iradelerinin yetmeyeceği ve saltanatla­rının sökmeye­ceği konular söz konusu olunca da apışıp kalıyorlar, aptallaşıp ka­lıyorlar, donup kalıyorlar. Dün Allah’ın peygamberi İbrahim (a.s) Allah düşmanı Nem­ruta demişti, biz de bugün aynı âyetle günümüzün İlâh tas­laklarına, Allah kanunları ortadayken, Allah kanunlarını beğenme­yerek, Allah’ın kitabı ortadayken kitabı diskalifiye ederek, kendile­rini Allah maka­mın-da görerek daha iyisini yapmaya kalkışan bu­günkü İlâh taslakla­rına da diyoruz ki: "Bizim Rabbimiz, bizim hayat programımızı kendi­sinden almak zorunda olduğumuz Rabbimiz güneşi doğudan getiriyor, hadi gücünüz yetiyorsa siz de onu batı­dan getirin!" Hadi eğer siz de Rab-sanız, siz de İlâhsanız, yeryü­zünde biz de egemeniz! Biz de güç sahi-biyiz! Bu insanlar üze­rinde biz de söz sahibiyiz! Biz de istedikle­rimizi öldürür, istedikle­rimizi diriltiriz! Biz de dilediklerimizi affeder, di­ledik-lerimizi kodes­lerde süründürürüz! Biz de istediğimiz gibi hareket ederiz! Eğer bizim kanunlarımıza uymazsanız, bizim arzularımızdan çıkarsanız dünyanızı zindan ederiz! Diyen bu sahte İlâhlardan bir ta­nesi ya da hepsi birleşsinler güneşe emretsinler de sadece bir gün o gü­neşi batıdan doğdursunlar. Yapabilirler mi bunu? Evet egemenlik bizdedir, emretme ve ya­saklama hakkı bizdedir diyerek yeryüzünde tanrılık iddiasında bu­lunan bu insanlar bıraktık güneşe söz geçirmeyi acaba vücutla­rının en küçük parçası olan saçlarına ya da tırnaklarına söz geçi­rebiliyorlar mı? Saçlarının ağarmasını ya da tırnaklarının uzama­sını engelleyebi­liyorlar mı? Buna yetecek kadar güçleri var mı? Allah’ın arzında Al­lah’ı diskalifiye ettiklerini zannederek, Allah’ın kullarına egemen ol­duklarını zannederek diledikleri şekilde zulme dayanan bir sistem ku­rup da insanlara hayat hakkı tanımayan, in­sanların özgürce Rableri­nin emirlerini yerine getirmelerine engel­ler koyan, inançlarına, düşün­celerine hattâ kalplerine bile baskı kurup Allah’ın mülkünde: "Rabbim Allah!" demelerine bile izin vermeyen bu yeryüzünün sahte tanrıları ve tanrıçaları acaba ihti­yarlamalarına engel olabiliyorlar mı? Acıkıp su­samalarına engel olabiliyorlar mı? Gökyüzünden muhtaç oldukları bir yağmur damla­sını bile indir­meye muktedir olamayan, yeryüzünden bir tek buğ­day tanesi bile çıkarmaya güç yetiremeyen, kendi vücutlarına bile söz geçiremeyen­ler nasıl olur da Hayyu Kayyum olan, gökte ve yerde ne varsa hepsini idare eden mülk kendisinin olan Allah kar­şısında utanmadan: "Biz de mâlikiz.” “Biz de İlahız” “Biz de emreder ve yasaklarız.” “Biz de hayat programı yaparız.” “Biz de öldürür ve di­riltiriz.” Diyebiliyorlar? Ama istedikleri kadar desinler, bir gün bir İbrahim çıkar, bir gün bir Allah dostu çıkar sözü ağızlarına tıkayıverir. "Benim Rabbim güneşi doğudan getiriyor Haydi sen de onu batıdan getir!" Deyiverir de: "Kefere şaşırır kalır." İşte onun ve onun gibilerinin tanrılığı bu kadardı. Tanrılık­ları bu­raya kadardı. E hani tanrıydın sen? Hani İlâhtın? Ne oldu? Nasıl İlah oldun? Nasıl tanrı oldun sen? Allah kanunları dururken nasıl ka­nun yapmaya kalkıştın? İbâdet ve itaat edilecek yegâne varlık olan Allah dururken nasıl Allah’ın kullarını ona kulluktan ko­parıp kendine kul köle yaptın sen? Hani ne duruyorsun bu konuda bir şeyler söyle­sene! Şaşırıp kaldı kâfir, apışıp kaldı, aptallaşıp kaldı. Elbette: "Allah zâlimlere hidâyetini nasip etmez." Elbette Allah zâlimleri hidâyete ve başarıya ulaştırmaz. Elbette Allah yeryüzünde hakkı olmadığı halde zâlimlik yapan, Allah’a kulluk makamında bulunması gerekirken kendisini başka bir makamda bu­lunduran, Allah’ın arzında Allah’ın hakkını gasp ederek Allah’ın kulla­rına hükmetmeye kalkışan, egemenlik iddia­sında bulunan bu tür zâ­limleri hidâyetine ulaştırmayacaktır. Yâni bütün bu hakikatleri anla­maya onu ulaştırmayacaktır. İslâm’ı, Kur’an’ı anlama imkânı verme­ye-cektir bunlara. Ama eğer bu tür insanlar bir gün kendi Rabliklerini bir ta­rafa bı­rakırlar da gurur ve kibirlerini kırarlar da, Allah’ın Rabliğine, Rab olan Allah’ın hâkimiyetine inanırlar ve Rab olan Allah’ın velâ­yeti altına girerek Allah’ın bu velâyeti altında olanlara indirdiği ki­tabının hüküm­lerine teslim olurlarsa ve bu kitabın yeryüzünde pratiğini uygulamasını göstermek üzere gönderilmiş olan pey­gambere tabi olurlarsa yâni kendiliklerinden karar vererek hidâ­yete talip olurlarsa Allah da onları hidâyetine ulaştıracaktır. Hidâyet Al­lah’ın elindedir . Bundan sonra Rabbimiz velâyetini anlatan ikinci bir örnek daha anlatır. Hayyu Kayyum olan Rabbimiz, mü'minlerin işlerini çekip çeviren, onları karanlıklardan, bilgisizlik, cehalet ve olayları çözeme­mekten dolayı içine düştük­leri şaşkınlık karanlıklarından onları kesin bilginin aydınlıklarına ve nûra nasıl çıkardığını anlatmak üzere bir mi­sal daha anlatacak Rabbimiz. Her ân şu âlemde cereyan eden öl­dür-me ve diriltme işinin nasıl gerçekleştiğini anlatacak.