25:"Peygamberim, iman edip de salih ameller işleyenlere zeminlerinden ırmaklar akan cennetleri müjdele." Önceki âyetler bizi sanki sele kapılıp cehenneme doğru sürüklenip gidecek bir ortama sokmuştu. Karşımızda duran bir ateş nehri, bir ateş seli ve onun içinde yuvarlanıp giden taşlar ve insanlar. Sanki kan gölüne, ateş gölüne gidiyordu insanlar ve biz de onların bir üyesiymişiz gibi korkunç bir manzarayla karşı karşıyaydık. Mevlâmız bizi bununla korkutuyor ve ürkütüyordu. Hani: Deniyordu ya âyet-i kerîmede. Yâni bütün bunları Allah,bizi korkutmak için söylüyor. Bizim aklımızı başımıza almamız için korkun,yapmayın deniyor. Ondan sonra da mesani olan kitabımızın özelliğini görüyoruz. Yâni böyle ikili bir anlatım özelliğini görüyoruz. Rabbimiz kafirleri anlatırken hemen mü'minlere dönüyor. Ya da cehennemi anlatırken hemen cennete dönüyor. Bizi o boğuk, o kötü atmosferde bırakmıyor. Ardından hemen sözü mü'minlerin durumunu anlatmaya getiriyor. "İnanan ve inancını yaşayan insanlara müjdele ki, onlara cennet var." İnanan ve inancını yaşayanlara, inanan ve salih ameller işle-yenlere müjdele. Onlara haber ver ki onlar için cennetler vardır. Salih amel demek; imanın gereği olan amel demektir. Buna delilimiz de Hz. Nuh’un oğlu için Allah’ın dediği şu âyettir: "Dedi ki ey Nuh o senin ehlin değildir. Çünkü O gayri salih bir ameldir!" (Hûd: 46) Hz. Nuh’un boğulan oğlu için o küfrün gereği olan bir amel işlemiştir diyor Allah. O zaman amelleri değerlendirmede İslâm’ın mühürlerini hatırlayalım: 1 : Amel-i salih. 2 : Amel-i gayri salih. Veya birine isyan, diğerine de itaat deniyordu. "İşittik ve itaat ettik! İşittik ve isyan ettik!" Deniyordu. Burada da: İle yetinilmeyip: Eklenmesi ve hemen hemen Kur’an’ın her yerinde karşımıza bu kalıpla çıkması, insanın sadece inandım demekle kesinlikle yetinmemesi gerektiğini anlatıyor. Ankebût sûresi de bunu anlatıyordu. "İnsanlar öyle mi zannediyorlar ki inandık demeleriyle bırakılıverilecekler de imtihana çekilmeyecekler?" (Ankebût: 2) Hangi konunun imanını gündeme getirmişsek o konuda mutlaka bir denenme gelecektir karşımıza. Neye inandığımızı söylemiş-sek o konuda deneneceğiz ki, sağlam mı inanmışız yoksa değil mi? Bu ortaya çıksın. Meselâ bir müslüman infaka veya zekâta inandığını mı iddia ediyor? Eğer bolca param olsaydı ben onu Allah yolunda infak ederdim mi diyor? Böyle bir iman iddiasında mı bulunuyor? O konuda mutlaka denenme gelecektir. Allah günün birinde ona bolca bir para verecek, bu imkânı yaratacak ve onun sağlam mı inandığını, yoksa gevşek mi inandığını ortaya çıkaracaktır. Veya bir müslüman eğer boş zamanım olsaydı ben de bu zamanı Allah’ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini öğrenmeye harcardım mı diyor? Bu konuda bir iman mı ortaya koyuyor? Allah günün birinde onun karşısına bolca bir zaman çıkarıp onun inanıp inanmadığını ortaya çıkaracaktır. Veya meselâ bir kadın eğer Allah beni iyi bir ortamda yaratsaydı ben de tepeden tırnağa örtünürdüm mü diyor? Allah mutlaka onun karşısına böyle bir ortam çıkaracak ve onun bu konudaki samimiyetini deneyecektir. Yâni hangi konunun imanını günde-me getirmişsek, hangi konuda ne tür bir iddiada bulunmuşsak, o konuda Allah bize denenme gönderecektir. Fırsat verip sağlam mı, yoksa bozuk mu inandığımızı ortaya koyma imkânı yaratacaktır. Değilse o konuda imkân vermese kimin ciddi, kimin yalancı olduğu ortaya çıkmaz. Ama eğer şu anda inandık dediğimiz pek çok konuda Allah bizim karşımıza denenme imkânı çıkarmıyorsa, o zaman şu iki şeyden birisi geçerlidir: a- Ya ciddi inanmadığımız için Allah o konuda bizim karşımıza gerçekleştirme imkânı çıkarmıyor. b- Ya da daha önce aynı konuda bizi denedi de bizde imanımızın sağlam olduğunu gösteremediysek, artık yeni imkânlar çıkar-mıyor demektir. Bakın Kur’an’da amel edenlere, amel edenler için hazırlanmış cennetten söz eden âyetler var: "İşte amelleriniz karşılığında size hazırlanmış cennet." (Zuhruf 72) "Yiyin, için, işlediğiniz amellere karşılık.." (Tûr 19) Amel işleyenlere cennet olduğunu anlatan âyetler var. Ama bu güne kadar sadece iman edenlere cennet vardır diye bir âyet görmedim. İşte inanan ve inancını yaşayan insanlara müjde olarak sunulan bu cennet, Allah’la aldatılan bizim toplumumuzda nedense çok değiştirilmiş. "Eğer inanır ve inancımızı yaşarsak" cümlesinden sonraki bölümü sanki herkes kendine tamamlamış. Çünkü bakın burada: "İnanan ve inancını yaşanlara müjdele." Denildikten sonra: "Onlar için cennet vardır." Denmesi gerekirken, o bölümü insanlar kendileri tamamlamışlar. Sen bu kadar dedin sağ ol, yeter ya Rabbi! gerisini biz tamam-larız! Demişler ve bundan sonrasını kendi bildikleri gibi tamamlamışlar müslümanlar. Bakın geçenlerde bir yerde bir şeyler anlatıyordum, oradaki gençlerden biri: biz müslüman değiliz! Hocam! Dedi. İçini çekti ve biz de hayır yok! Biz müslüman değiliz! Dedi. Gerçek müslüman olsaydık nasıl olacaktık? Dedim. Eğer biz gerçek müslüman olsaydık şu ayakkabıları kendimiz imal ederdik! Dedi. Yâni demek ki gerçek müslümanlığımızın karşılığında bunu bulurmuşuz. Demek ki gerçek Müslümanlığı yaşamanın sonucu buymuş. Veya bir başkası çok rahat şunu diyebilmektedir: Eğer bizler gerçek müslümanlar olabilseydik, bu ülkede herhalde İslâmî yayınlar yapan ciddi televizyonlarımız olacaktı. Eğer bugün bizler ciddi Müslümanlar olabilseydik, memleketimiz fabrikalardan geçilmeyecekti. Demek ki gerçek müslümanlığın sonucu bunlara kavuşmakmış. Bütün bunları hep uyduruyoruz kendi kafamızdan. Allah hiç de böyle demiyor. Eğer inanırsanız ve salih amel işlerseniz, ne var karşılığında? Allah diyor ki: " Cennet var onlar için." İşte bu kadar. Halbuki Allah’ın Resûlü Akabe’de kendisiyle biatleşen insanlara İslâm’ı anlattı da onlar dediler ki: “Ya Rasûlallah! Eğer biz bu dediklerini yaparsak, dediğin biçimde yaparsak karşılığında bize ne var? Ne elde edeceğiz bu işin sonunda?” Allah’ın Resûlü onlara: “Bu işin karşılığında hurma bahçeleri var!” demedi. “Yemen’e vali olacaksınız!” demedi. “Bizans sizin olacak!” demedi. Peki ne dedi? Dedi ki; “cennet var! İman ve salih amelin karşılığında cennet var!” Zaten iyi bir müslümânâ cennet vaadi vardır. Hükümet vaadi yoktur, devlet vaadi yoktur, sıhhat vaadi yoktur, bolluk ve zenginlik vaadi yoktur. Müslüman olursak devlet kurarız değil mesele. Çünkü devlet müslüman olmanın vazgeçilmez şartı değildir; ama cennet, müslüman olmanın vazgeçilmez şartıdır. İman eden ve imanlarını amele dönüştürenler için, ne var onlar için? Atlar, arabalar, fiyatlar, muratlar, marklar, dolarlar vardır. Öyle değilmiş anlıyoruz âyetten. Hattâ geçimmiş, dirlikmiş, sıhhatmiş, afiyetmiş, ya da zafermiş, galibiyetmiş hiç birisi yok. Hattâ belki siz ger-çekten iyi bir müslüman olun çevrenizde hiç kimse kalmayabilir. Kimi Peygamberler gibi çevrenizde üç beş kişi kalabilir. Kimi Peygamberler gibi belinizden testereyle biçilebilirsiniz. Kimi peygamberler gibi şehid olabilirsiniz. Taşlanabilirsiniz kimi Peygamberler gibi. Ve onlar hiç de başarısız olmadılar yâni. Onların başlarına gelen bu tür durumlar, onların başarısız olduklarını göstermez. Ve İmanlarının sonucunda bu tür şeyler başlarına geldi diye hiçbir zaman onlar yollarından, yöntemlerinden şüphe etmediler. Eğer biz de vahye intibakımızdan şüphe et-miyorsak, o zaman başımıza ne gelirse gelsin devam edelim yolumuza. Ama şundan her zaman şüphe edelim: Acaba bu vahiy, bu Kur’an benim anladığımın dışında da anlaşılabilir mi? Benim bu anlayışımın dışında da anlayışlar var mı acaba? Diye sürekli bunu araştırmak zorundayız, bu güzeldir işte. Neymiş mü'minlere verilen müjde? Cennet. Bir cennet ki, ya da cennetler ki, bahçeler ki, onların zeminlerinden ırmaklar akmaktadır. Zeminlerinden ırmaklar akan cennetler. Arapça’da cennet; toprağın üzerinde yükselen ağaçlık bölümün adıymış. Altından ırmakların akması da bu cennetin zemininde ırmakların akması demekmiş. O zaman sarayın altından veya kökün altından ırmakların akması da ya-dırganmayacaktır. Yâni böyle de olabilir diyoruz. Çünkü biz dünyayı cennetleştirme cinnetinde olduğumuz için sanki bunu dünyaya taşıma çabasındayız. İşte belki bunun içindir ki odalarımızın altından ırmaklar akıyor. Ama olsun cennettekiler gibi değil bunlar kanalizasyon ırmakları. "Orada her ne zaman bir rızıkla rızıklandırıldıkla-rında, her bir meyveden rızıklandırıldıklarında." Yâni kendilerine tahsis edilen her bir rızık kendilerine ulaştırıldığında şöyle derler: "Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir derler." Biz daha önce de bundan rızıklanmıştık. Bize daha önce de Allahu Teâlâ lütuflarda bulunuyordu. Veya daha önce de bize bunların benzerleri verilmişti. Yâni daha önce de benzer şeyler yemiştik biz dünyada. Nar; dünyada da nar yemiştik biz. Muz; dünyada da yemiştik bundan derler. Peki bu onlara ne sağlayacak? Anlayabildiğimiz ka-darıyla bu onlara şunu sağlayacaktır: Hayatın köklü oluşunun zevkini tattıracaktır bu onlara. Bana öyle geliyor. Çünkü bakıyoruz Peygam-berleri tanıtırken de böyle bir köklülükten söz edilmiş: "Muhammed başka değil ancak bir elçidir, ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir." (Âl-i İmrân 144) Âyeti de bunu anlatır. Yâni Hz. Muhammed Aleyhisselâm böy-le yeni yeni çıkmış, aslı astarı olmayan türedi bir şey değildir. Daha önce de benzerleri görülmüş, bilinmiş ve denenmemiştir. Yâni böyle denenmemiş, sonunun ne olacağı belli olmayan bir şey değildir bu. Bilâkis daha önce de peygamberler geldi geçti. İşte Muhammed de onlardan biridir deniyordu ya. İşte burada da tıpkı onun gibi bir kök-lülük vurgulanıyor. Yâni Mü'minler orada: Ne oluyor ya? Nereden gel-dik buraya? Neresi burası? Nasıl bir şey bu cennet? Diye şaşırmaya-caklar, acemilik çekmeyecekler, bilâkis kendilerinin dünyada işledik-leri amellere karşılık kendilerine sunulan bir cennet olduğunu bilecek-ler bunun. Meselâ Mançurya’dan hiç bilmediğimiz, tatmadığımız bir meyve getirip verseler, şöyle bir duraklar insan değil mi? Ne ki bu acaba? Tadı nasıl? Tuzu nasıl filan diye bir tereddüt geçiririz değil mi? İşte cennette böyle bir acemilik olmayacaktır. Her bir meyve sunul-dukça a! Biz bunu daha evvel de yemiştik! Bize bunu Rabbimiz daha önce de ikram etmişti! Diyecekler. Bunun bir ikinci anlamı da, yarım saat önce kendilerine hizmetçileri bir meyve sunmuşlardı, şimdi aynı renkte, aynı özellikte bir ikincisi sunulacak ve bakacaklar ki bu defa da çok farklı bir tat, çok farklı bir lezzette olduğunu görünce mü'min-ler: A! Hayret daha önce de bundan yemiştik ama bu daha farklıymış diyeceklerdir. Yâni o meyveler her sunuluşta bir öncekinin aynı gibi ama farklı tatlarda, farklı lezzetlerde olacaktır. Şekilleri, biçimleri, renkleri birbirine benzer fakat tatları başka olacaktır anlıyoruz. Ya da işte az evvel dediğimiz gibi biz bunları dünyadayken de yemiştik diyecekler. "Bunlar söylediklerinin benzerleri olarak kendilerine sunulmuştur." Dünyadaki yediklerinin aynısı olarak kendilerine sunulmuştur. Halbuki oradaki süt ayrı, oradaki muz ayrı, oradaki portakal ayrıdır. Lâkin bu ayrılığa rağmen dünyadakilerle bir benzerlik kurup böylece onlar dünyayı hatırlayacaklar, biz dün de buna benzer bir şeyler tatmıştık! Diyecekler. Başka neler varmış bu cennetlikler için? "Bir de orada onlar için tertemiz eşler vardır." Tertemiz eşler vardır orada onlar için. Tertemiz erkeklere ter-temiz kadınlar, tertemiz kadınlara da tertemiz kocalar vardır o cennet-te. Ezvac kelimesi hem kadınların kocaları için temizliğini, hem de kocaların kadınları için temizliğini anlatır. Âyet-i Kerimede kadının temizliğinden söz ediliyor. Ya da eşlerin temizliğinden bahsediliyor. Bunun anlamı şudur: Oradaki eşler hem madde olarak kan, idrar, koku, hayız, nifas, dışkı vs olmayacak şeklinde tertemiz. Hem de mânâ olarak yalan, dolan, cinsinden, aldatma cinsinden, ahlâksızlık, geçimsizlik cinsinden de bir kötülüğü, bir pisliği, necisliği, necesliği, küfrü, nifakı inkârı olmayacak tertemiz eşler verilecektir onlara. Bütün bu anlatılanlar kâfirlerin kulağına gittiği halde, bunları duydukları halde, hayret ki yine de âhireti inkâr etmeye sebep bulabiliyorlar yâni. Cennette Allah’ın Mü'minler için hazırladığı bu nîmetler anlatılınca: Ne yâni! Onları biz de buluruz dünyada! Biz de elde ederiz! İstediğimizi buluruz dünyada. Bağ, bahçe, elma, armut, karı, kız, içki, şarap istediğimiz kadar buluruz! Alasını buluruz bu dünyada diyorlar. Ama: "Onlar orada ebedîyen yaşarlar." Denilince, işte orada adamların solukları kesiliyor. İşte orada pilleri bitiyor. Çünkü bunların elde ettiği şeylerin hiç birisi sonsuz de-ğildir. Hepsi dünya ile, ömürleriyle sınırlı şeylerdir. Öldükleri anda her şey bitecektir. Yâni tüm dünyaya sahip olsalar bile ölünce bitecektir. Ama âhirette mü’minler cennette ebediyen bu nimetlere sahip olacaklar. Ölmeyecek, solmayacak, bitip tükenmeyecek nimetler. İşte cennet bu. Bundan sonra, eğer bu cenneti hak etmek istiyorsanız. Bunu kazanmak istiyorsanız diye başka bir âyete geçilecek. Ne kadar güzel, ne kadar hoş anladınız! İşte bu cennetin sizin olması için, bunu kazanmanız için davanızın Allah’a teslimiyet olması gerekir kayıtsız şartsız diyor bundan sonraki âyet-i kerîme. Yâni eğer cennetten yanaysanız, cenneti kazanmak istiyorsanız, Allah’a kafa tutmayacaksınız! Allah’a akıl vermeye kalkmayacaksınız! diyor. Peki nasıl akıl vermek? Ne tür bir kafa tutmak? Şunu anlata-caktın ya Rabbi! Bunu anlatmalıydın ya Rabbi! Şu sana yakışırdı! Ama bu dinde olmamalıydı! Bu kitapta olmamalıydı! denmemelidir. Çünkü bu kâfirlerin iddiasıydı. Bakın onlar dediler ki: Ne ya bu? Allah nelerden bahsediyor böyle? Sivri sinekten, kara sinekten, örümcekten bahsediyor. Böyle tanrı mı olur? Böyle mukaddes kitap mı olur? Kutsal kitapta bunlara da mı yer verilir? Diyebiliyorlardı da bakın Rabbi-miz bunun üzerine şöyle buyurdu: