262:"Mallarını Allah yolunda infak edip sonra da harcadıklarını minnet ve eziyet vesilesi kılmayanlar var ya işte onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir." Rabbimiz kendi rızası uğrunda yapılacak infakın çok değerli olduğunu, çok büyük sevaplara lâyık olduğunu anlattı. Ama bu âyet-i kerîmesinde bu büyük sevaplara nail olabilmek için birtakım şartların yerine getirilmesi gerektiğini anlatıyor. Rabbimizin anlattığı bu şartlar yerine getirilmedikçe yapılan harcamaların boşa gideceği anlatılıyor. Bu şartlardan birisi infakta "menn" olmayacak, ikincisi de "eza" olmayacak. Menn ve eza infakın bereketini kaçıran iki kötü özellik olarak zikrediliyor. Menn; bunun iki anlamı var. 1-) Başa kakmak, baş kakıncı yapmak. 2-) Az verip çok istemektir. Birinci mânâsıyla menn iyilik yaptığı kişiye, infakta bulunduğu insana karşı yaptığı iyiliği, sayıp dökmektir. Ben sana şunu vermiştim. Ben sana şunu yapmıştım. Gibi yaptığı bir iyiliği hatırlatıp kendine karşı ödemesi gereken haklarının bulunduğunu, minnet borcu olduğunu sürekli hissettirip durmasıdır. Hani devamlı anlatılır. İki arkadaş bir yere giderlerken birisinin şemsiyesi varmış ötekisinin hiç bir şeyi yokmuş. Şemsiyeli olan arkadaşını da bu şemsiyesinden istifade ettirerek, Onu ıslanmaktan kurtarmış. Ama bunu bir türlü unutmamış adam. İkide bir: “Arkadaş! Ha-tırlıyor musun o gün ne yağmur yağmıştı! Eğer benim şemsiyem olmasaydı sırılsıklam ıslanmıştın. Dua et ki benim şemsiyem vardı.” diyerek sürekli bunu hatırlatıp durmasından rahatsız olan arkadaşı orada bir ırmağın içine kendisini atar ve: “Evet senin şemsiyen olmasaydı herhalde bundan daha beter olmayacaktım!” Der. Aslında Ecdadımız "birine yaptığın iyiliği hemen unut. Ama kendine yapılan iyiliği unutma!" der. Birine iyilik yapıldığı zaman hemen bunun unutulması gerekir. Menn kelimesinin ikinci mânâsı Müddessir sûresinin 6. âyetinde de ifade buyurulduğu gibi Yaptığı işi çok görerek ya da, az vererek çok şey istemektir. Bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz, efendimize buruyor ki: Peygamberim, daha iyisini beklediğinden dolayı sakın insanlara iyilikte bulunayım deme. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığıyla insanlara iyilikte bulunmaya kalkma. Ben bunu bir kere arabama bindirirsem, bu bana araba alır beklentisiyle hareket etme. Hareketlerini buna bina etme peygamberim! Veya sen kendini çok iyiliğe lâyıksın zannederek hareketlerini öylece düzenleme! Veya karşındakini minnet duygusu altında tutma. Az verip çok şey bekleme! Hep toplumsal planda, hem de Allah’a karşı görevlerinde öyle davranma! Meselâ efendim namazımızı kılıyoruz, abdesti-mizi alıyoruz, elbette Allah bizi koymayacak da cennetine sığırları mı koyacak? Gibi, az yaptığın şeyler karşılığında tam kulluğun gereği olan cenneti bekleme. Veya sosyal ilişkiler içinde karşındakine iki âyet anlattın diye iki çay içirmesini bekleme. Ya da iki hadis anlattın diye aferin demelerini bekleme. Veya ben bunlara İslâm’ı tebliğ ettim diye hemen karşındakilerin hayatlarının değişmesini bekleme. Yâni karşındaki insanlara yaptığın bir iyilik, bir infak karşılığında onların sana minnet duymasını isteme. Evet infakta ve iyilikte menn olmayacak. Cezada olmayacak. Eziyet; birine verdiği şeyden ya da yaptığı iyilikten ötürü ona karşı tahakküm etmeye kalkışmak demektir. Kendisini harcama yaptığı, infakta bulunduğu kişiden sürekli üstün görmek ve infakta bulunduğu kişiyi sürekli alçaltmak demektir. Ya da eza, tiksindirmek demektir. İyiliğe balgam atmak demektir. Eğer iyilik Allah için yapılmışsa o buna her zaman lâyıktır. Binaenaleyh sadaka verenler, yardımda bulunanlar yardımda bulundukları insanlara karşı bu yardımı psikolojik bir komplekse dönüştürenler yaptıkları iyiliklerle karşılarındakini ezmeye çalışanlar bu amellerinin boşa gittiğini bilmelidirler. Böyle bir iyiliği, böyle kan kusturarak yapılmış bir infakı Allah hiçbir zaman kabul etmiyor. Çünkü bu amel Allah için değil başkaları için veya kendisinin daha faziletli daha üstün olduğunu ispat etmek için yapılmış bir ameldir. Zira öyle insanlar vardır ki böyle eziyetlere maruz kalmaktansa aç kalıp ölmeyi tercih ederler. Kendi şeref ve onurlarını kaybetmektense, yokluk ve sıkıntı içinde yaşamayı izzet ve şerefine mal olan bir zenginliğe tercih ederler. Bakın İnsan sûresinin 8, 9 ve 10. âyetlerinde Rabbimiz şöyle buyurur: "O muttakiler yemeği kendi ihtiyaçları varken yoksula yetime ve esire yedirirler. Ve (yedirirken de onlara) Biz size Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz Rabbimizden bed çehreli asık suratlı bir günün azabından korkarız derler." (İnsan 8-10) Kendilerinin o yemeğe ihtiyaçları varken yedirirler veya seve seve yedirirler,yahut Allah sevgisinden ötürü yedirirler, ya da sevdiklerinden, sevdikleri yemekten yedirirler. Bir de yedirirken yedirdiklerine: “Size ancak Allah için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık isteriz, ne de bir teşekkür derler.” Değilse ben size yediriyorum, ben size yardım ediyorum, o halde siz de benim karşımda şöyle şöyle davransaydınız, elimi bari öpseydiniz, ben gelince ayağa bari kalksaydınız sözümü dinleseydiniz vs, vs. Gerçek mü'minler böyle yapmazlar. Mü'minler yaptıklarını Allah için yaparlar. Ona başka şeyleri asla karıştırmamaya çalışırlar. Ama bakıyoruz bugün yemek yedirenlere, ziyafet çekenlere ne adına yapıyorlar bunu? Dergiye abone toplayalım diye, dergaha adam bulalım diye, partiye üye kaydedelim diye, cemaatin sayısını artıralım diye, ya da hoca desinler diye, zengin desinler diye, beni adam yerine koysunlar diye, bugüne kadar kazandığım sosyal statümü kaybetmeyeyim diye, ya da bugün tavuk vereyim de yarın kaz gelir diye, ya da kasamı doldurayım, kesemi şişireyim diye. Bugün insanlar bunun için yediriyorlar. Veya işte başa kakıyorlar, yedirdiklerini ezme adına yediriyorlar ki bunların hiç birisi Allah’ın istediği ikram değildir. Öyleyse başa kakılarak, baş kakıncı yapılarak, yapılan ikram sürekli gündemde tutularak ya da eziyet edilerek, yapılan bir iyilik karşılığında karşısındakine hükmetmeye kalkışılarak, sadakalarımızı boşa çıkarmayalım. Böyle yapmaktansa, onların onurlarını kırarak, izzeti nefislerini rencide ederek bir şeyler vermektense onlara güzel bir söz söylememiz, maruf bir söz söylememiz daha hayırlıdır.