269:"Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse ona çok hayır verilmiştir. Ve bunu ancak akıl sahipleri anlar." Hikmet tüm dünya hayırlarını ve tüm âhiret güzelliklerini içinde bulunduran bir kavramdır ve bunu sûrenin daha önceki bölümlerinde, 129-130. âyet-i kerîmesinde ifade etmeye çalışmıştım. Hikmet Kur’andır denmiş. Kur’an’ın nâsih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, helâl ve haramını, emir ve yasaklarını bilmek, Kur’an’ın tefsirini bilmek, Kur’an anlayışına muttali olmak, Kur’-an âyetlerinin fıkhına vukufiyettir denmiş. Nitekim Yâsîn sûresinin başındaki: "Hakim olan Kur’an hakkı için." Âyet-i kerîmesi bunu anlatır. Hikmet, sözde ve amelde isabet, iman ve amelde isabettir denmiş. Yâni kişinin sözüyle amelinin, imanıyla amelinin mutabakatıdır denmiş. Hikmet Allah korkusudur denmiş. "Hikmetin başı Allah korkusudur." Hadisi bunu anlatır. (Keşf’ul Hafa 1/507) Hikmet sünnettir denmiş. Hikmetli kişi sünneti bilen kişidir den-miş. Rabbimizin şu âyeti bunun delilidir: "Evlerinizde Allah’ın âyetlerinden ve sünnetten okunan şeyleri hatırlayın. Muhakkak ki Allah Latîf ve Ha-bîrdir" (Ahzâb: 34) Âyet-i kerîmesi bu hikmetin sünnet olduğunu anlatır. Zira Ra-sulullah’ın hanımları evlerinde Kur’an ile birlikte sünnetten başka bir şey işitiyor değillerdi. Hikmet nübüvvettir denmiş. Rabbimiz peygamberlerine hikmet verdiğini anlatır Kur’an-ı Kerîmde. İşte bu hikmet Allah’ın peygamber-lerine verdiği risalettir demişler. Hikmet akıldır denmiş. Hikmet aklı kullanarak Allah’ın dininde bir kavrayış Allah’ın kitabına vukufiyet ve Allah’ın fazlından kullarının kalplerine koymuş olduğu bir basîrettir denmiş. Bu âyet-i kerîmesinde de Rabbimiz hikmetin dilediği ve sevdiği kullarına verdiği en büyük bir nîmet olduğunu anlatıyor. Vâsî ve Alîm olan Rabbimiz, bu sıfatları gereği yukarıdaki âyet-i kerîmede gördüğümüz gibi sevdiği kullarına mal mülk ve mağfiret vaadediyor. Şeytanın korkutmalarına rağmen o bunu kullarına garanti ediyor. Ama bu âyet-i kerîmesinden de anlıyoruz ki Rabbimiz sevdiği kullarına sadece mal mülk ve mağfiret vermiyor. Aynı zamanda bunun ikisini de birleştirici olarak hikmet de veriyor. Hikmet; doğruyu yanlışı, hakkı bâtılı, haramı helâli, güzeli çirkini ayırd etme bilgisi ve melekesidir. Allah’ın dininde doğru anlayış, din ilmine sahip oluş ve onunla amel ediş lütfudur. Nitekim Allah’ın Rasûlü Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde bu hususu şöyle anlatır: "Allah kimin hakkında hayır murad etmişse onu dinde fakih kılar." Din ilmini, kitap ve sünnet bilgisini ona lütfeder. Böylece hikmet sahibi kişi Allah’ın rızasının nerede olduğunu bilen kişidir. Hikmet sahibi kişi şeytanın vartalarına düşmeyen kişidir. Bunun için de Kur’-an ve sünneti sahih bir anlayışla anlamak ve yaşamak gerekmektedir. Hak ile bâtılı, şeytanın fısıltılarıyla Allah’ın emirlerini birbirinden ayırd edebilmek için Kur’an ve sünneti çok iyi bilmek ve buna göre amel etmek gerekir. Eğer bilgi olur da amel olmazsa Allah insanın anlayışını, kavrayışını azaltır. Ama ilmiyle amel eden kişinin anlayış ve ilmini artırır. Şeytanın vesveselerine ve dâvetine kulak vererek: Eğer Allah’ın dâvetine icâbet edip Allah yolunda bolca infak edersem malım eksilecek. Ekonomik gücümü kaybedeceğim. Fakir düşeceğim. diyerek cimrilik eden, infakta bulunmayan, Allah için harcama yapmayan ve kendince dünya hayatında rahat ve huzurunu düşünen kişi hikmetten mahrum kişidir. Çünkü bu adam hayatı tanımamaktadır. Zira onun zannettiği gibi yaşadığımız şu dünya hayatı yaşanılacak hayatın tamamı değildir. Bu yaşadığımız dünya hayatı ölümden sonra da devam edecek olan hayatın sadece küçük bir parçasıdır. O halde gelip geçici olan şu dünya hayatının çok kısa sürecek geçici zevkleri ve rahatı için ebedî hayatını fedâ eden kişi, hikmetten mahrum kişidir. İşte Allah mü'min-lere sevdiği kullarına bunun hikmetini vermektedir. Kullarına iradeye bağlı olarak iyiliklere hayırlara yönelebilme gücünü, zararları defedecek, menfaatleri celp edecek sebepleri görebilme imkânını, basîretini kullarına lütfeden Allah’tır. Hikmet her şeyi yerli yerine koymaktır. Her şeyi yerli yerinde yapmaktır. Allah’ın kendisine hikmet verdiği insan gerek kendisiyle bedeniyle, malıyla ilgili, gerekse hanımı, çocukları, akrabaları, komşuları ve çevresiyle ilgili tüm kararlarında, tüm davranışlarında yerli yerinde hareket eder. Yerli yerinde konuşur, yerli yerinde karar verir, yerli yerinde hükmeder, yerli yerinde yapar, yerli yerinde alır verir. Bu Cenâb-ı Hakkın ona bahşettiği en büyük bir ihsanıdır. Ama unutmayalım ki bu hikmet, hikmeti arayanlara verilir. Bu hikmete ancak ona ulaşmak için sa’y edenler ulaşabilir. Bu hususu Ankebût sûresinin 69. âyetinde Rabbimiz şöyle anlatır: "Yolumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki Allah muhsinlerle beraberdir." (Ankebût 69) Allah yolunda cehd eden, cihad eden, hikmet kaynağı kitap ve sünneti anlama ve yaşama yolunda çalışıp çabalayan kimseleri hayır yollarımıza, hikmet yollarımıza ulaştıracağız diyor Rabbimiz. Bu şekilde gayret edenler ancak Rablerinin emirlerine kulak verir ve şeytanın vesveselerine karşı gelebilirler. Ama böyle değil de sırf bilgi sahibi olmak için kitap ve sünnete yönelen onunla amel etme derdinde olmayan kimseler şeytanın elinde oyuncak olmaya mahkum olurlar. Öğrendikleri bu ilmi Allah korusun günün birinde şeytanın ve tâğut-ların hizmetinde kullanmaya mecbur kalırlar. Çünkü bu kimseler bilgi sahibidirler ama hikmetten mahrum kimselerdirler. Hikmet vahiyle elde edilir. Yâni hikmet her şeyi var eden ve var ettiği şeylere yasa koyan Allah’ın dinini ve yasalarını fıkhetmekle mümkün olacaktır. Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını, Allah’ın yasalarını bilen kişi hikmet sahibidir. Allah’ın yasalarını bilen kişi yerli yerinde söz söyler yerli yerinde iş yapar. Kişinin yapması gerekenleri yapması, yapmaması gereken şeyleri de yapmaması, söylemesi gerekenleri söylemesi, söylememesi gerekenleri de söylememesi bu yasaları tanımasına ve böylece Allah’ın ihsanına ulaşmasına bağlıdır. Bilgisi her şeyi kuşatmış olan Allah bilgisine, kitap sünnet bilgisine sahip olmasına bağlıdır. Allah bilgisine, kitap bilgisine, sünnet bilgisine, Allah yasaları bilgisine sahip olan kişi hikmet sahibidir. Allah’ın Rasûlü buyurur ki: "İki kişiye gıpta edilir. Bunlardan birincisi Allah kendisine ilim vermiştir ve onu Allah yolunda harcamaktadır. İkincisi de Allah kendisine mal vermiştir o da onu Allah yolunda harcamaktadır." İşte bu iki kişiye haset, ya da gıpta caizdir diyor Allah’ın Ra-sulü. Bir adam ki, Allah kendisine nîmet olarak, imtihan olarak, ya da dünyada bulunması adına mal vermiş. Adam o malı Allah yolunda helâk etmiş ve bitirmiştir. Yâni adam o malın kendisine ait değil de Allah’a ait olduğunu bilmiş, imtihan için onun kendisine verildiğini anlamış, kavramış ve o malı Allah’ın istediği biçimde kendisine, ailesine, ehline ve müslümanlara harcayarak imtihanı kazanmıştır. İşte bu adama imrenilir diyor Allah’ın Rasûlü. Harcadığı malın azlığı çokluğu önemli değildir, bir hurması da olsa, yarım hurması da olsa o konuda Allah’ın kendisinden istediğini icra edip kendisini cehennemden kurtarmasını becerebilmiştir. Hadiste anlatılan ikinci imrenilen kişi de şudur. Bir adam ki Allah kendisine hikmet vermiştir, yâni Kuran anlayışı, Kur’an ilmi vermiştir. Allah onu kitabıyla tanıştırmış, vahiyle buluşturmuş ve bu yüzden de hikmet vermiştir. Yerli yerince hareket etme imkânı vermiştir. O adam da Allah’ın kendisine verdiği bu bilgi ile Kur’an’ı hakim kılma adına, onu ikâme etme adına ciddi bir gayretin içine girmiştir. Kur’an’ı hayatında, evinde, çevresinde, iş yerinde, mektebinde, pazarında Kur’an’ı hakim durumuna, otorite durumuna getirmiştir. Kur’an’ı gecede ve gündüzde ikâme etti. Gecede ve gündüzde namaz kılarak Kur’an’ı kıyamda okudu. Böylece onun namazlarının kıyamı öyle bir kıyam oldu ki hayatının tümünde o kıyamda okuduklarını kaim kıldı, ayağa kaldırmaya çalıştı. Namazdaki kıraat vasıtasıyla Allah’tan aldığı mesajların ve Allah’a verdiği sözlerinin tümünü sosyal hayatında gerçekleştirdi. Çünkü hadislerde Kur’an’ın ikâmesinin iki türlü olacağı anlatılmaktadır. Birincisi onunla hükmedilerek amel edilerek. İkincisi de onu başkalarına anlatılarak olur. Zira hikmetin elde edilmesi sürekli vahiyle beraberliğe bağlıdır. Kişi ne kadar vahiyle beraber olursa o kadar çok hikmet sahibidir. O kadar çok vahiyle konuşma ve vahiyle hareket etme imkânı bulacaktır. İşte hikmet budur ve imrenilecek ikinci insan da bu hikmete sahip olan kişidir. Bakın âyet-i kerîmenin devamında buyurur ki Rabbimiz: "Bunu ancak akıl sahipleri anlar." Hakkı, doğruyu, hayrı, güzeli akıllı olanlardan başkaları kesin-likle anlayamazlar. Akıllı olmayan insan ne kendisi anlar, ne de anlatanları dinler. Bakın Rabbimiz bunca âyetiyle kendilerini uyardığı halde bir türlü dinlemeye ve anlamaya yanaşmazlar. Allah’ın bunca uyarılarına, bunca âyetlerine karşı âdeta kalplerini, kulaklarını kapamış-lar, kapılarını, pencerelerini kapatmışlar akıllarını kullanmamaya yemin etmişler. Demek ki âyet-i kerîmenin bu bölümünden anlıyoruz ki hikmete ulaşmak için sadece mal vermek yetmiyor almak da gereki-yor. Ve yine anlıyoruz ki bu hikmete ulaşmanın ilk ve en önemli şartı düşünmektir. Bu da ancak aklı ve kalbi kullanmakla mümkün olacaktır. İslâm’da aklı kullanmak çok önemlidir. Kur’an-ı Kerîmde: "Akıllanmayacak mısınız?" "Akıllarınızı kullanmayacak mısınız?" Veya "Hâlâ akletmeyecek misiniz?" Gibi âyetler pek çoktur.