275:"Riba (Fâiz) yiyenler şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Böyle olması onların: "Alışveriş de fâiz gibidir." Demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helâl, fâizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse geçmişi ona aittir ve işi Allah’a aittir. Kim de fâizciliğe dönerse onlar ateşin yaranıdırlar ve orada ebedîyen kalıcıdırlar." Medine’de bu âyetler indiği sıralarda müslümanlar arasında fâizle iştigal edenler vardı. Halbuki daha önce inen Al-i İmran sûresindeki âyetler fâizin haram olduğunu bildirmişti. "Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak fâiz yemeyin! Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz." (Âl-i İmrân: 130) Gibi âyetler fâizin yasaklığını daha önceden ortaya koyduğu halde hâlâ bir kısım insanların buna devam etmesinin sebebi galiba o günkü yahudilerin ekonomik hegemonyası altında bulunan Medine’nin ekonomik yapısından kaynaklanıyordu. Bugün olduğu gibi o gün de yahudiler fâizci bir zihniyetle Medine’yi etkileri altında bulunduruyorlardı. Bu yüzden insanlardan kimileri hâlâ fâizle iştigal etmeye devam ediyorlardı. Riba, fâiz: aslında bu konuda pek çok şey biliniyor, Ama fâiz âyetini tanımaya çalıştığımıza göre bu konuya kısaca değinelim inşallah. Fâiz eşyayı artırmak, fazlalaştırmak demektir. Yâni cinsi ve miktarı aynı olan iki şeyi fazlalıkla satmak, değiştirmek demektir. Veya herhangi bir malı kendisinden daha fazlasıyla borçlanmak demektir. Teknik olarak ise borç veren kişinin borç verdiği kişiden verdiği para üzerinden belli bir fazlalık, belli bir yüzde almasının adıdır. Bu âyetlerin nazil olduğu dönemde günümüzde olduğu gibi çok çeşitli şekillerde ve usullerde fâiz alınıyordu. Meselâ borç almış kişi alacaklısına borcunu zamanında ödeyemediği takdirde zaman uzatılıyor ama fâizi de kat kat katlanıyordu. Günümüzde de bunun çok çeşitli şekilleri mevcuttur. Rabbimiz fâizi haram kılmıştır. Çünkü Rabbimiz insanın insan olarak diğer insanlarla, kardeşleriyle insanlık ölçüleri içinde kardeşçe yaşamasını ister. İnsanın kardeşlerini kendinden bir parça bilmesini ve onlara karşı ilişkilerini bu kardeşlik esasına bina etmesini ister. Yâ-ni insanın insan olması hasebiyle kardeşlerinin acılarında, dertlerinde, üzüntülerinde, sıkıntılarında ve hayatın tüm problemlerinde onların yanında olmasını, onların bu sıkıntılarını kendi sıkıntısı bilmesini ve onlara yardıma koşmasını istemektedir. Hâsılı insandan insanlara karşı güler yüz, tatlı dil, fedâkârlık, diğer gamlık istemektedir Rabbi-miz. Böylece insanın insanlarla olan tüm ilişkilerinde Allah’ın rızasını hedef almasını istemektedir. Bundan önce infak âyetlerinde Rabbimiz uzun uzun bunu anlattı gördük. Müslüman tüm sahip olduklarını, tüm imkânlarını kardeş-leriyle paylaşmaya hazır olan insandır. Müslüman çevresiyle ilişkilerini Allah’a imana ve Allah hatırına bina eden insandır. Müslümanın kardeşleriyle ilişkisi sadece kâr esasına dayalı, sadece sömürü ve menfaat hedefini ön plana çıkaran ilişkiler değildir. Müslümanın müslüman kardeşleriyle parasal ilişkisi şu iki esasa dayanmaktadır: 1-) Allah için, Allah’ın hatırını kazanmak için kardeşlerine karşılıksız verme esası. Bunu sûrenin önceki âyetlerinde anlatmaya çalışmıştım, müslüman bir müslüman kardeşine bir şeyler verirken Allah rızasının dışında kesinlikle bir karşılık beklemez. Sadece Rabbinin güzel hatırının dışında bir beklentisi yoktur onun. Bu yüzdendir ki Rabbimizin ifadesiyle müslümanın Allah için kardeşlerine sunduğu, sunacağı her şey infaktır ve bir ibâdettir. 2-) İkincisi, müslümanın kardeşleriyle ilişkisinin ikinci esası kardeşlerine karşılıksız borç vermeye yönelme esasıdır. Karz-ı hasen âyetinin tefsirinde deyinmiştim, bir müslüman kardeşlerine borç verirken Allah için kardeşlerinin sıkıntısını giderme adına ve verilen malın sadece kendisinin geri gelmesi amacıyla verir. Verdiğinden fazlasını asla beklemez. Sadece bu konuda Allah’ın rızasını umar ve bunu yaparken de Allah bunu kendisinden istediği için ibâdet kastıyla yapar. İcabında çalıştırıp kâr edebileceği, nemasından istifade edebileceği o parasını Allah rızası için kardeşinin hizmetine sunuverir. Allah rızası için verdiği mal bir süre sonra aynen kendisine dönse bile o süre içinde onu dondurmuş ve onun kârından da mahrum kalmıştır. Ama ne gam mü'min böylece Rabbinin hatırını kazanmıştır. Aslında o parayı o kardeşine değil de o malın da, o paranın da, kendisinin de gerçek sahibi olan Allah’a borç olarak vermiştir. Al Ya Rabbi bu malın sahibi sensin, bu senin yanında emanet kalsın, yarın ona en muhtaç olduğum bir dönemimde senden alırım demektedir. Allah da onu kendi katında emanet olarak tutacak ve yarın ona en çok lâzım olduğu bir anda kat kat fazlasıyla ona ödeyecektir. Ne zaman lâzım oldu? Cennete girmek için mi lâzım oldu? Cehennemden kurtulmak için mi lâzım oldu? O zaman Allah onu ona kat kat fazlasıyla ödeyecektir. Müslümanın müslüman kardeşleriyle ilişkilerini Allah belirler. Çünkü bu şekilde müslümanlara borç verebilmek fâizdeki kazanç duygusunu ayaklar altına almayı ifade etmektedir. Zira bu tür insani ve imanî duygular fâiz anlayışında yoktur. Fâizde borç verenin kalbinde, iç dünyasında bu duyguların tamamen aksine sömürüyü, menfaati, duyarsızlığı, kardeşlerinin acılarını arttırmayı, sıkıntılarına sıkıntı katmayı, kardeşlerinin problemlerine sevinmeyi ve kardeşlerinin sürekli kendisine muhtaç bir konumda olmaları duygusunu kamçıla-maktadır. Kendisine bu şekilde, bu duygularla borç verilen kişi de o borç verene karşı içinden kin ve nefretle dolup taşmaktadır. Zira borç alan bu kişi zaten çaresizlik ve sıkıntılar içinde kıvranırken, ne yapacağını bilmez bir vaziyette çırpınıp dururken, şimdi de üstelik fâizin kahredici yükü de omuzlarına binince artık onun psikolojik yıkılışını siz düşünün. Borç veren kardeşinin kardeş olarak onun sıkıntılarını biraz daha hafifletecek yerde biraz daha çoğaltan bir zâlim olduğunu görünce ona nasıl düşman kesileceğini varın siz düşünün. Fâiz toplumda ezilmiş, yoksul insanların daha da fakirleşme-sine, daha da ezilmesine buna karşılık kapital sahiplerinin daha da zenginleşmesine sebep olan bir mikroptur. Çünkü zaten fakr-u zaruret içinde kıvranan fakir bu şekilde fâizle borç aldığı zaman kazandığının bir kısmını fâiz olarak alacaklıya ayırmak zorunda kalacak ve böylece fakirin bir borcuna bir borç daha eklenecek ve sonunda bu fakir alacaklıya çalışıveren, ya da alacaklının elinde, fâizcinin elinde oyuncak olmuş bir adam haline gelecektir. Fert açısından bu bir yıkılış olduğu gibi toplum açısından da bundan farklı olmayacaktır. Çünkü en sonunda da tüm maddî servetler, tüm imkânlar ve zenginlik kaynakları toplumda sadece bir avuç kapital sahibinin elinde toplanacak bunlar bu bir avuç zâlim grup garibanların sırtında lüks bir hayat yaşarlarken berikiler de onları omuzlarında taşıyan ve onlar adına çalışan, onlar adına ter döken birer robot haline geleceklerdir. Dahası ekonomik yönden şiştikçe şişen bu fâizciler ellerindeki bu ekonomik güçle toplumda toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın tümüne egemen olacaklar ve daha kolay, daha özgür bir şekilde insanları sömürebilmek, sömürü düzenini sürdürebilmek için yeni yeni kanunlar ve yasalar çıkararak kendi durumlarını meşrulaştıracaklardır. Böylece toplumda bir avuç zâlim, bir avuç tâğut, bir avuç müs-tekbir ve bürokrat insan tüm toplumu sömürme imkânlarını ellerine geçirmiş olacaklardır. Tüm toplum köle, bir avuç insan da efendi konumuna gelecektir. Hal dilden daha güzel anlatır işte görüyoruz. Fâiz hem fert için hem de toplum için benzeri olmayan bir mikroptur. Bakın Bakara sûresinin bu bölümünde Rabbimizin yaptığı infak fâiz mukayesesine göre infaka dayalı İslâm düzeni ile şeytanın adımlarına dayalı fâiz düzeni kesinlikle gece ve gündüz kadar birbirine zıt iki düzendir. Bu iki düzen hiçbir konuda birbirlerine benzemez-ler. Her birinin insanlar üzerinde doğurduğu sonuçlar diğerinden tamamıyla farklıdır. Her iki sistemin insanları birbirlerinden farklıdır. Bakın burada Rabbimiz iki insan tipi sergiledi. Birincisi; önceki âyetlerde anlatıldı. Malını, bilgisini, parasını, zamanını, atını arabasını Allah için kardeşlerinin hizmetine sunan, Allah için her şeyini kardeşleriyle paylaşmaya hazır olan mü'min tipi. Ötekisi de zaten ezilmiş zaten çaresizlikler içinde kıvranan kardeşlerini biraz daha ezmek için fırsat kollayan, her şeyi menfaat esasına bina eden, bencil ve zâlim bir insan tipi. İnfak, sadaka cömertliktir, malda ve nefiste temizliktir arınmadır, sadaka insanlar arasında dayanışma, kardeşlik ve yardımlaşmadır, sadaka fedâkârlıktır, diğer gamlıktır. Fâiz ise cimriliktir, bencilliktir, ferdiliktir, zulümdür ve insanları ezmedir. Sadaka Allah için sahip olunan malı karşıdakine fedâ etmektir. Borcu karşıdakinin hizmetine sunmaktır. Fâiz ise borcu borçlunun etinden, kanından ve emeğinden koparılmış bir fazlalıkla onu geri almaktır. Eğer fâizle borç alan kişi aldığı bu para ile çalışıp çabalayıp kazanmışsa fâiz onun bu emeğinden çalınmış bir fazlalıktır. Eğer borç alan kişi aldığı bu para ile kazanamamış veya zarar etmişse o zaman bu fâiz denen fazlalık onun etinden koparılmış bir parçadır. İşte tüm fâizcilerin yiyip içtikleri budur. Kendileri hiçbir çaba göstermeden, en ufak bir emek bile sarf etmeden insanların emeklerini, gayretlerini, alın terlerini, kanlarını fâiz geliri diye kendilerine döndüren bu insanların akıbetleri hem bu dünyada hem de öbür tarafta çok korkunç olacaktır. Ama bunu demeden önce burada önemli gördüğüm bir hususu arzedeyim. Bakın bu fâiz âyetlerinin konu edildiği bölümün hemen öncesinde Rabbimiz uzun uzun infaktan söz etti. Ondan sonra fâiz âyetleri geliyor. Fâiz âyetlerinden sonra da borçlanmaya dair âyetler gelecek ve daha sonra da Allah’a iman edip onun adına salih ameller işleyen insanlara seslenilmektedir. Bu insicamdan şunu anlıyoruz. Demek ki toplumda fâizin kökünün kazınmasının yolu infaktan ve karşılıksız borç vermekten ve de Allah’a imandan ve Allah adına salih amellere koşmaktan geçmektedir. İşte fâizin yok edilmesinin tek çaresi budur. Eğer toplumda infakı yaygınlaştırabilirsek, toplumda sadakayı yaygınlaştırabilirsek, fâizsiz kardeşlerimize borç vermeyi ve onların sıkıntılarına koşmayı yaygınlaştırabilirsek kesinlikle inanıyorum ki bu fâiz pisliğinin kökü kazınıp gidecektir. Özellikle bugün iman yoksunu oldukları için fâizi savunanlar her zaman için fâizin alternatifinin ne olduğunu, ne olacağını sormayı âdet haline getirmişlerdir. İyi tamam fâizi kaldırırsak bunun yerine neyi oturtacağız? Bunu nasıl yapacağız? Diyorlar. İşte Rabbimiz bu âyetlerin insicamıyla bunun alternatifini anlatıyor. Allah’a iman, Allah adına ve Allah rızası için infak, sadaka, Allah için hiçbir karşılık beklemeden sıkıntı içinde kıvranan müslüman kardeşlerimize borç verebilmek. İşte bunun alternatifi budur. Bakın Rabbimiz az evvel okuduğumuz âyet-i kerîmesinde fâizi ve fâizcilerin durumunu anlatırken şöyle buyurur: 275:"Fâiz yiyenler ancak şeytan çarpmasından dolayı ne yapacağını bilemeyen ve ayakta da duramayan kimsenin kalktığı gibi kalkacaktır. O ceza şu sebeptendir ki onların "alışveriş de fâiz gibidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah alışverişi helâl fâizi de haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (Fâize) bir son verirse artık onun geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir. Kim de fâize geri dönerse artık onlar ateşin sohbetçisidir ve orada onlar ebedîyen kalacaklardır." Âyet-i kerîmede "Mess" ve "Habt" kelimeleri geçmektedir. Mess, delilik, habt da doğru dürüst ayakta duramamak demektir. O zaman âyetin ifadesinden anlıyoruz ki fâiz yoluyla insanların mallarını yiyen, kanlarını emen kimseler kıyamet günü saraya tutulmuş, şeytanın messine maruz kalmış deli birinin doğru dürüst ayakta duramayışı biçiminde kalkacaklardır. Dünyada bile bunun örneklerini görüyoruz. İflas eden bankaların önünde insanlıktan çıkmış bir vaziyette etraflarına saldıracak şekilde delirmiş insanları gördükçe âyetin ne kadar da güzel anlattığını anlıyoruz. Deli bir adam nasıl ki dengeli bir davranış sergileyemiyorsa, ne yaptığını bilmez bir durumdaysa aynı şekilde fâizle insanların kanlarını emebilmek için onlara borç veren kişi de bu gelire ulaşabilmek için o kadar dengesini kaybeder ki şuurunu kaybeder. Para hırsıyla aklı gitmiş, gözü dönmüş vaziyetiyle bu adamın çevresine nasıl zarar verdiğini bir düşünün. Bir de bu dünyada şeytan bazı insanları çarparak onları Allah yolundan uzaklaştırır. Bakın Sâd sûresinde bir âyet-i kerîmesinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: "İblis dedi ki: "Senin izzetine yemin ederim ki onlardan, ihlâslı (seçkin) kulların müstesna hepsini azdıracağım." (Sâd: 82) Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki şeytan ancak şirk işleyen kâ-firlere ve günaha batmış mü'minlere musallat olabilir, ancak onları çarpıp Allah yolundan uzaklaştırabilir. Eğer şeytanın çarptığı kişi kâfir veya müşrikse bu kişinin bu durumdan kurtulabilmesi için ancak şirki terk edip Allah’a Allah’ın istediği şekilde iman etmesi gerekmektedir. Eğer şeytanın çarptığı kişi günahkâr bir müslümansa o zaman da bu kişinin bu durumdan kurtulabilmesi için günahlarından tevbe edip Allah’a Allah’ın istediği şekilde yönelmesi gerekmektedir. Allah’ın Rasûlü şeytanlardan ve onların messinden korunabilmek için sürekli şöyle dua ederdi: "Kovulmuş şeytandan, onun büyüklenmesinden, sihrinden ve çarpmasından Semî ve Âlim olan Allah’a sığınırım." (Ebu Dâvûd, Nesâî, Tirmizî) Fâiz yoluyla insanların mallarına göz dikenler, bu yolla kan içenler hem dünyada hem de âhirette şeytanların çarpmasına maruz kalacaklardır. Dünyada akıllarını, fikirlerini, zamanlarını sırf para kazanmanın peşine takıp, maldan, paradan, kazanmaktan başka bir şey düşünemez hale geldikleri için aklı başında normal insanlar gibi hareket edemezler. Aklı başında insanlar onları gördükleri zaman dengesizliklerini, anormalliklerini hemen anlarlar. İşte görüyoruz dünyalık el-de edeceğiz diye, daha çok para kazanacağız, daha lüks yaşayaca-ğız diye borsaların peşine, dükkanların, tezgahların peşine takılmış, bir oraya bir buraya koştururken durup düşünecek, Allah’ın rızasını kazanacak, ilim öğrenecek, çoluk çocuğunu müslümanca eğitecek en küçük bir zamanları bile kalmamış insanlar bunlardır. Şeytanın kötü vurduğu insanlar. Bu bunların dünyadaki halleridir, âhirette ise bunların durumu çok daha korkunç olacaktır. Karınlarını fâizle dolduranlar bir hadis-i şerifte de anlatıldığı gibi kıyamet günü kabirlerinden kalkarlarken karınları şişmiş olarak saralı ve deli oldukları halde kalkacaklar ve bu durum onların belirgin özellikleri olacaktır. Yine İbni Ebi Hatim’de Ebu Hureyre’nin rivâyet ettiği bir başka hadislerinde Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "İsrâ gecesi karınları evler gibi olan ve karınlarının etrafında yılanların dolaştığı bir topluluğa uğradım. Ben: "Bunlar kimlerdir ey Cibril?" diye sordum. O da: "Bunlar fâiz yiyenlerdir" cevabını verdi." Peygamberimiz bir hadislerinde: “Faiz yetmiş üç bölümdür. En basiti kişinin anası ile nikahlanması gibidir. Faizin faizi ise müslüman kişinin ırzıdır” buyurmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.) de faizin uygulanmasını kesinlikle yasaklamış, ideal İslam Devletinde tamamen kalkması için devamlı bir şekilde çalışmıştır. Mekke’de “Muğire” oğulları faizcilik yaparlar ve faiz alırlardı. Halktan birçok alacakları ve faizden kazanılma malları vardı. Peygamberimiz bunların hepsini iptal etti ve Mekke’deki valisine bu adamlar faizcilikten vazgeçmezlerse onlarla vuruşmasını emretti. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) Veda Haccında: “İslamiyet’ten önceki devrin faizi üzerlerinizden kaldırılarak iptal olunmuştur. Ancak ana paralarınızı a-lırsınız. Ne zulüm etmiş olursunuz ne de zulüme uğrarsınız. İlk iptal edip kaldırmaya başladığım faiz, amcam El-Abbas İbniul-Muttalip’in faizidir.” Diyerek, Arapların en büyük ve ileri gelen faizcilerinden biri olan amcası El-Abbas İbn-i Abd-ul-Muttalib’in faizini iptal etmiştir. Müslim ve Buhari’nin rivayet ettikleri bir hadisinde peygamberimiz: Faizi yiyeni de yedireni de şahitlik edip yazışmalarını yapanı da lanetlemiş ve “Eşittirler” demiştir. Evet fâiz yiyene insanların hem dünyada hem de âhirette durumları böyledir. Peki bunun sebebi meymiş? Niye böyle yapıyormuş Allah bunlara? "O ceza şu sebeptendir ki onların "alışveriş de fâiz gibidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah alışverişi helâl fâizi de haram kılmıştır." Bu fâizciler diyorlar ki alışveriş de fâiz gibidir. Ticaret de fâiz gibidir. Fâizin de ticaretten bir farkı yoktur. Alış verişin de fâizden bir farkı yoktur, alışveriş de fâizin bir bölümüdür dediler. Yâni bu fâizin alışverişle, ticaretle ne farkı vardır? diyerek fâizi ticarete, ticareti de fâize benzeterek güya kendilerince delil getirerek Allah’a kafa tutmuş-lardır. Allah’ın kendileri için ayırdığı helâli kabul etmeyerek, ona razı olmayarak, meşru kazançla yetinmeyerek Allah’ın pis dediği, haram dediği bir yolla insanların mallarını yemeyi hedeflemişlerdir. Fâizin haramlığını inkâr edebilmek için bu kâfirler bir kıyas yapıyorlar. Fâizin haramlığına inanan ve imanları gereği onunla ilgilerini kesen müslümanlara diyorlar ki: "Fâize haram diyorsunuz, alışverişe de helâl diyorsunuz. Oysa fâiz de alışveriş gibidir. Fâizin alışverişten ne farkı var? Bu ikisinin birbirinden hiç bir farkı yoktur. O halde alışveriş helâlse bu da helâldir, yok eğer fâiz haramsa o zaman sizin bu yaptığınız ticaretler de haramdır." demeye çalışıyorlar. Bozuk zihniyetlerinden dolayı kâfirlerin kıyasları her zaman bozuk olacaktır. Bir de kâfirin hayatına yön veren daima Allah değil mantıktır. Kâfirin hayatı "Allah’la insanlık arasında hiçbir ilişki yoktur" ilkesine dayanır. Fâiz düzeninde insan yeryüzünün efendisidir ve hiçbir sorumluluk ve kayd altında değildir. Kâfir Allah’ın hiçbir emriyle mükellef değildir. Allah onun hayatına hiçbir sûrette karışmamaktadır. O her şeyde ve her konuda hürdür. Malı konusunda da bedeni konusunda da Allah’a karşı hiç bir sorumluluğu yoktur. İnsanlara karşı da hiçbir sorumluluğu yoktur onun. Karnını şişirebilecek bir fırsat buldu mu isterse bundan dolayı milyonlarca insan rahatsız olsun fark etmez. Onun için bu konuda Allah ne demiş nasıl demiş onlar için bunun hiçbir önemi yoktur. Akıllarınca bir istidlal yaparlar ve böylece sonuca gitmeye çalışırlar. Bugün de bakıyoruz fâizin haramlığını inkâr eden kâfirler aynı şeyi söylüyorlar. Efendim farz edelim ki bir adamın yüz milyon lirası var. Bu adam bu parayla ayakkabı alarak sattığı zaman yirmi milyon lira kâr edecektir. Şimdi aynı adam bu yüz milyonu bu şekilde tica-rette kullanmayıp, yüzde yirmi fâizle birine veriyor ve sonunda yine yirmi milyonunu alıyor. Bunun ötekisiyle farkı nedir? Diyorlar. Borç veren kişi o parasını borç vermeyip çalıştırsaydı zaten o kadar para kazanacaktı, binaenaleyh borç verdiği insandan bu kadar parayı almasında ne mahzur var? Demeye çalışıyorlar. Bunu şöyle birkaç madde halinde ifade edeyim inşallah. 1-) Bir kere mü'min oluşumuzun gereği şunu peşinen kabul etmişiz ki Allah birine helâl ötekisine de haram demişse bu konuda hiç bir şey demeye gerek yoktur. Çünkü Rabbimiz âyetin devamında buyurur ki: "Allah alışverişi helâl fâizi de haram kılmıştır." O halde bunun hiçbir aklî izahı olmasa da müslüman bunun böyle olduğuna iman etmek zorundadır. İmanın gereği bu teslimiyettir. Buna itiraz edenler ancak inanmayanlar ve Allah’a teslim olmayan kâfirlerdir. 2-) İkincisi anlayabildiğimiz kadarıyla İslâm’ın caiz gördüğü alışveriş ancak bir ihtiyaçtan dolayı yapılır ve bir mala karşılık aldatma-dan mal verme esasına dayanır. Alanın da satanın da karşılıklı rıza-sıyla ve hiçbir baskı olmaksızın kabulü şartına dayanır. Alıcı ihtiyaç duyduğu şeyi satın alır, satıcı da bu maddeyi satıcının ayağına getirirken, ya da onun için sağlarken harcadığı iş gücü ve harcamalarını karşılamak üzere kâr alır. Halbuki fâiz böyle değildir. Fâizde fâizle borç alan kişi borcu veren kişiye oranla daha zayıf ve muhtaç olduğu için kendisine borç veren kişiyle eşit şartlarda bir anlaşma yapamaz. Fâiz ihtiyaçlı kimselerin sıkıntılı anlarında onların rızası olmadan onları sömürmektir. Başka şartlarda o paranın kendisine verilmesini canı gönülden isteyen ama imkânı olmadığı için o şekilde almaya mecbur kalan kişi belki kazanırım ümidiyle aldığı para ile eğer kazanırsa kazancını o fâizciye verecek, kazanamazsa da mahvolup gidecektir. Kat kat katlanacak fâiz borçları yüzünden borç verek fâizci bazen borçlunun tüm kârını alabilir, hattâ onun tüm kişisel mallarına el koyabilir ve yine de borçlu kişi alacaklıya karşı borcunu ödeyememiş duruma gelebilir. 3-) Üçüncüsü ticaretle fâizin ikisinde de malın dönüşümü söz konusudur, ama birisinde risksiz ve zahmetsiz bir gelir ve de sabitleştirilmiş bir gelir söz konusu iken, ötekisinde hem sermaye, hem de iş gücü, yâni emek devreye girmektedir. Şimdi parasını sabit bir gelirle fâize yatıran bir adamla parasını ticarete yatıran, yatırım ve girişimlerle meşgul olan, ticaretle meşgul olan bir adamı karşılaştırarak düşünelim. Ticaretle uğraşan kişi tüm zamanını, iş gücünü, aklını fikrini ve sermayesini bu iş için kullanmakta ve başladığı bu ticaret işinde başarılı olabilmesi için, kaybetmemesi için elinden gelen çabayı göstermektedir. Buna rağmen yine de sabit bir kazanç elde edeceği kesinleşmiş değildir. Bütün bu uğraşlarına rağmen kazanabilir de kaybedebilir de. Yâni her ân sermayesini bile kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Ama bunun tamamen tersine fâizli bir yere sabit bir kârla parasını yatıran fâizci üzerine hiçbir risk ve zahmet almaksızın, hiçbir zarar ihtimaline girmeksizin sabit bir kâr oranını garantilemiştir. Bunu hangi mantığa, hangi hak ölçülerine sığdırabilirsiniz? Nasıl oluyor da fâizle alışveriş aynı şeylerdir diyebiliyorsunuz? Bütün insanlar, bütün ülke böyle bir riskle karşı karşıya bulunduğu halde ve herkesin fedâkârlık yapmak zorunda kaldığı bir ortamda bu ülkede tüyü bile bitmemiş çocukları fâiz borçlarıyla savaş galiplerine borçlandırmaya kimin hakkı vardır? 4-) Kimileri de fâizi kira karşılığında verilen ev veya dükkan gibi mülkler karşılığında alınan kazanca benzetir. Dükkanını, evini kiraya vermiş bir adam onu kullanan kiracısından nasıl bir para alıyorsa biz de paralarımızı borç verdiğimiz kimselerden o paralarımızı kullanmalarının karşılığı olarak fâiz almamızda bir mahzur yoktur deme-ye çalışıyorlar. Bizim fâizlerden aldığımız paralar aşağı yukarı ev sahibinin kiracıdan aldığı paraya tekabül etmektedir. Yâni bu fazlalık o yararlanmanın karşılığıdır demeye çalışıyorlar. Halbuki bu ikisi birbirlerinden çok farklı şeylerdir. Birincisi kiraya verilen ev sahibinin mülkündedir. O ev kiraya verilmekle sahibinin mülkünden çıkmamakta ve sadece ondan yararlanmak kiracının eline geçmektedir. Kiracının elinde olmayan sebeplerle o eve bir zarar gelmişse bunu kiracı değil ev sahibi üstlenmektedir. Meselâ bir zelzele sonucu ev yıkılsa veya başka bir sebeple ev yanıp kül olsa bundan kiracı sorumlu değildir. Halbuki fâizli borç almada bu böyle değildir. Borç alınan para sahibinin mülkünden çıkmış borç alan kişinin mülküne intikal etmiştir. Elinde olmayan sebeplerle o paraya bir telef gelse alacaklı bundan kendisini sorumlu tutmamaktadır. Zira o sadece her hâlükârda kazanma durumundadır. Halbuki onu çalıştıran borçlu kişi hem kazanabilir hem de kaybedebilir. Yâni fâizli borçlanmalarda borçlu için iki risk vardır. Borçlu hem aldığı ana parayı üretmeli, hem de fâizi karşılayacak parayı da kazanmalıdır. Bu da gösteriyor ki burada mesele sadece bir ücret karşılığında başkalarının parasından istifade etmek değildir. Yâni fâizle alışveriş hiçbir zaman birbirinin aynı değildir. Evet bundan sonra Rabbimiz insanları fâizden vazgeçmeye çağıracak. Ey kullarım vazgeçin bu pislikten buyuracak. Vazgeçin kardeşlerinizi ezip onlara zulmetmekten diyecek. Eğer vazgeçerseniz karşılığında cennetim var, değilse cehennemle karşıkarşıya olduğunuzu unutmayın, diyerek vazgeçenlerin ve vazgeçmeyip ona devam edenlerin akıbetlerini anlatmaya başlayacak. Buyurur ki bakın: "Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (Fâize) bir son verirse artık onun geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir. Kim de fâize geri dönerse artık onlar ateşin sohbetçisidir ve orada onlar ebedîyen kalacaklardır." Kim ki Rabbinden kendisine fâizin haram olduğuna dair bir emir, bir âyet, bir uyarı, bir öğüt gelir gelmez hemen tevbe ederek fâizden vazgeçer, fâizle ilgisini alâkasını keserse geçmişte yediği fâizden dolayı kendisine bir günah yoktur. Çünkü önceki yemiş olduğu fâizleri bu âyetin nüzulünden önce yemiştir. Önemli olan fâizin haram-lığının açıklanmasından sonraki durumdur. Eğer bu konudaki Rabbi-nin emrini duyar duymaz hemen vazgeçerse onun işi Allah’a kalmıştır. Onun işi Allah’a kalmıştır ifadesini şöyle anlamaya çalışıyoruz: 1-) İşi Allah’a kalmıştır. Kıyamet günü onun hakkında Allah hüküm verecektir. Allah dilerse onu bağışlar dilerse bağışlamaz, onu ancak Allah bilir anlamınadır. Ancak tevbe âyetlerine bakılırsa bu âyetten onun affedileceği ümidinin ağır bastığı anlaşılmaktadır. 2-) Geçmişte olan kendisinindir ve onun işi Allah’a kalmıştır ifadesinin bir başka mânâsı da âyetin nüzulünden evvel almış olduğu fâizleri ondan almaya kalkmayın anlamınadır. Daha önceki aldığı fâizler ondan istenmemelidir. 3-) Bir de onun işi Allah’a kalmıştır ifadesinin anlamı bu kişi kendisini affettirebilmek için bolca infakta bulunmalı ve Rabbini kendisinden razı etmelidir, ayrıca elindeki önceden kalma fâiz birikimleri konusunda işi Allah’a kalmıştır demektir. Şunu unutmayalım ki bu ifade bu hüküm öncesi alınan fâizlerin helâl olduğu anlamına gelmez. Zira âyet-i kerîmede onların Allah’a havale edileceği vurgulanıyor. Öyleyse bu âyet gelmezden önce, ya da kendisine fâizin haramlığı öğüdü ulaşmadan önce alınmış fâiz malları varsa, bu mallar elinde mevcutsa o zaman bu kişi kendisini pislikten temizleyebilmek için elinden gelen gayreti göstermelidir. Daha önceleri şeytana uyarak aldığı bu fâiz paralarını kendisine harcamamalı fâiz alarak daha önce haklarını gasbettiği insanları bularak mümkünse bu haklarını onlara geri vermelidir. Eğer bu mümkün olmuyorsa bu pisliği malının içinden çıkarıp toplumun sosyal hizmetlerine harcamalıdır. Bu haram serveti her şeye rağmen kullanmaya devam eden kimseler ise geçmişte yaptıkları bu amelleri sebebiyle cezalandırılacaklarını anlıyoruz. Allah’ın Rasûlü Veda haccında irşad buyurduğu hutbesinde şöyle buyurdu: "Cahiliye dönemindeki yapılan tüm fâizler ayağı-mın altındadır. Sizin için ancak ana paranız vardır. Ne zulmedin ne de zulme uğrayın. İlk kaldırdığım fâiz de Ab-dul muttalip oğlu Abbas’ın bütün ribasını geçersiz kılıyorum." Bundan sonra Rabbimiz fâizle sadakaların bir mukayesesini yapacak ve insanlara insanların akıllarını erdirici ifadelerle bir daha seslenecek ve artık fâizi terk etmelerini isteyecek.