Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

275. Ayet

275Bakara Suresi

اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Faiz yiyenler, şeytanın dokunduğu (cin çarpmış) kimse gibi (kabirlerinden) kalkarlar. (Bu ceza,) “Alışveriş de faiz gibidir.” demeleri nedeniyledir. Oysa Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Kendisine Rabbinin (faize dair) öğüdü gelip de bu işe son verenin, (faizi bıraktıktan sonra) geriye kalan malı (önceki kazançları) onundur. Ve onun durumu (hakkında verilecek hüküm) Allah’adır. Kim de faizli işleme geri dönerse bunlar ateşin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır.

Dipnot

İnfak ayetlerinin ardından faiz konusuna geçilmesi önemli bir meseledir. Zira, İslam ekonomisi emek, ticaret, meşru rekabet, şahsi mülkiyet, zekât ve infakla temsil edilen yardımlaşma üzerine kuruludur. Allah’a (cc) kafa tutan küfür ve tuğyan ekonomisi ise; bencillik, zayıf olanı ezme, malın tekelleşmesi, karaborsacılık ve tüm bunların sembolü olan faiz üzerine kuruludur.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

275:"Riba (Fâiz) yiyenler şeytanın çarptığı kimse­nin kalktığı gibi kalkarlar. Böyle olması onların: "Alış­veriş de fâiz gibidir." Demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helâl, fâizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse geçmişi ona aittir ve işi Allah’a ait­tir. Kim de fâizciliğe dönerse onlar ateşin yaranıdırlar ve orada ebedîyen kalıcıdırlar." Medine’de bu âyetler indiği sıralarda müslümanlar arasın­da fâ­izle iştigal edenler vardı. Halbuki daha önce inen Al-i İmran sûresin­deki âyetler fâizin haram olduğunu bildirmişti. "Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak fâiz yeme­yin! Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz." (Âl-i İmrân: 130) Gibi âyetler fâizin yasaklığını daha önceden ortaya koy­duğu halde hâlâ bir kısım insanların buna devam etmesinin se­bebi galiba o günkü yahudilerin ekonomik hegemonyası altında bulunan Medine’nin ekonomik yapısından kaynaklanıyordu. Bu­gün olduğu gibi o gün de yahudiler fâizci bir zihniyetle Medine’yi etkileri altında bulunduruyor­lardı. Bu yüzden insanlardan kimileri hâlâ fâizle iştigal etmeye devam ediyorlardı. Riba, fâiz: aslında bu konuda pek çok şey biliniyor, Ama fâiz âyetini tanımaya çalıştığımıza göre bu konuya kısaca değinelim in­şallah. Fâiz eşyayı artırmak, fazlalaştırmak demektir. Yâni cinsi ve mik­tarı aynı olan iki şeyi fazlalıkla satmak, değiştirmek demektir. Veya herhangi bir malı kendisinden daha fazlasıyla borçlanmak demektir. Teknik olarak ise borç veren kişinin borç verdiği kişiden verdiği para üzerinden belli bir fazlalık, belli bir yüzde almasının adıdır. Bu âyetle­rin nazil olduğu dönemde günümüzde olduğu gibi çok çeşitli şekil­lerde ve usullerde fâiz alınıyordu. Meselâ borç al­mış kişi alacaklısına borcunu zamanında ödeyemediği takdirde zaman uzatılıyor ama fâizi de kat kat katlanıyordu. Günümüzde de bunun çok çeşitli şekilleri mevcuttur. Rabbimiz fâizi haram kılmıştır. Çünkü Rabbimiz insanın in­san olarak diğer insanlarla, kardeşleriyle insanlık ölçüleri içinde kardeşçe yaşamasını ister. İnsanın kardeşlerini kendinden bir parça bilmesini ve onlara karşı ilişkilerini bu kardeşlik esasına bina etmesini ister. Yâ-ni insanın insan olması hasebiyle kardeşlerinin acılarında, dertle­rinde, üzüntülerinde, sıkıntılarında ve hayatın tüm problemlerinde onların yanında olmasını, onların bu sıkıntılarını kendi sıkıntısı bilme­sini ve onlara yardıma koşmasını istemektedir. Hâsılı insandan in­sanlara karşı güler yüz, tatlı dil, fedâkârlık, diğer gamlık istemektedir Rabbi-miz. Böylece insanın insanlarla olan tüm ilişkilerinde Allah’ın rı­zasını hedef almasını istemektedir. Bundan önce infak âyetlerinde Rabbimiz uzun uzun bunu an­lattı gördük. Müslüman tüm sahip olduklarını, tüm imkânlarını kar­deş-leriyle paylaşmaya hazır olan insandır. Müslüman çevre­siyle iliş­kilerini Allah’a imana ve Allah hatırına bina eden insandır. Müslümanın kardeşleriyle ilişkisi sadece kâr esasına dayalı, sa­dece sömürü ve menfaat hedefini ön plana çıkaran ilişkiler değil­dir. Müslümanın müslüman kardeşleriyle parasal ilişkisi şu iki esasa dayanmaktadır: 1-) Allah için, Allah’ın hatırını kazanmak için kardeşlerine kar­şılıksız verme esası. Bunu sûrenin önceki âyetlerinde anlat­maya ça­lışmıştım, müslüman bir müslüman kardeşine bir şeyler verirken Allah rızasının dışında kesinlikle bir karşılık beklemez. Sadece Rabbinin güzel hatırının dışında bir beklentisi yoktur onun. Bu yüzdendir ki Rabbimizin ifadesiyle müslümanın Allah için kardeşlerine sunduğu, sunacağı her şey infaktır ve bir ibâdettir. 2-) İkincisi, müslümanın kardeşleriyle ilişkisinin ikinci esası kar­deşlerine karşılıksız borç vermeye yönelme esasıdır. Karz-ı hasen âyetinin tefsirinde deyinmiştim, bir müslüman kar­deşlerine borç verir­ken Allah için kardeşlerinin sıkıntısını giderme adına ve verilen malın sadece kendisinin geri gelmesi amacıyla verir. Verdiğinden fazlasını asla beklemez. Sadece bu konuda Allah’ın rızasını umar ve bunu ya­parken de Allah bunu kendisin­den istediği için ibâdet kastıyla yapar. İcabında çalıştırıp kâr ede­bileceği, nemasından istifade edebileceği o parasını Allah rızası için kardeşinin hizmetine sunuverir. Allah rızası için verdiği mal bir süre sonra aynen kendisine dönse bile o süre içinde onu dondur­muş ve onun kârından da mahrum kalmıştır. Ama ne gam mü'min böylece Rabbinin hatırını kazanmıştır. Aslında o parayı o kardeşine değil de o malın da, o para­nın da, kendisinin de gerçek sahibi olan Allah’a borç olarak ver­miştir. Al Ya Rabbi bu malın sahibi sensin, bu senin yanında emanet kalsın, ya­rın ona en muhtaç olduğum bir dönemimde senden alırım demektedir. Allah da onu kendi katında emanet ola­rak tutacak ve yarın ona en çok lâzım olduğu bir anda kat kat fazlasıyla ona ödeyecektir. Ne zaman lâzım oldu? Cennete gir­mek için mi lâzım oldu? Cehennemden kur­tulmak için mi lâzım oldu? O zaman Allah onu ona kat kat fazlasıyla ödeyecektir. Müslümanın müslüman kardeşleriyle ilişkilerini Allah be­lirler. Çünkü bu şekilde müslümanlara borç verebilmek fâizdeki kazanç duygusunu ayaklar altına almayı ifade etmektedir. Zira bu tür insani ve imanî duygular fâiz anlayışında yoktur. Fâizde borç verenin kal­binde, iç dünyasında bu duyguların tamamen aksine sömürüyü, menfaati, duyarsızlığı, kardeşlerinin acılarını arttırmayı, sıkıntılarına sıkıntı katmayı, kardeşlerinin problemlerine sevinmeyi ve kardeşleri­nin sürekli kendisine muhtaç bir konumda olmaları duygusunu kam­çıla-maktadır. Kendisine bu şekilde, bu duygularla borç verilen kişi de o borç verene karşı içinden kin ve nefretle do­lup taşmaktadır. Zira borç alan bu kişi zaten çaresizlik ve sıkıntılar içinde kıv­ranırken, ne yapacağını bilmez bir vaziyette çırpınıp dururken, şimdi de üstelik fâizin kahredici yükü de omuzlarına binince artık onun psi­kolojik yıkılışını siz düşünün. Borç veren kardeşinin kar­deş olarak onun sıkıntılarını biraz daha hafifletecek yerde biraz daha çoğaltan bir zâlim olduğunu görünce ona nasıl düşman ke­sileceğini varın siz dü­şünün. Fâiz toplumda ezilmiş, yoksul insanların daha da fakir­leşme-sine, daha da ezilmesine buna karşılık kapital sahiplerinin daha da zenginleşmesine sebep olan bir mik­roptur. Çünkü zaten fakr-u zaruret içinde kıvranan fakir bu şekilde fâizle borç aldığı zaman kazandığının bir kısmını fâiz olarak ala­caklıya ayırmak zorunda kalacak ve böylece fakirin bir borcuna bir borç daha eklenecek ve sonunda bu fakir ala­caklıya çalışıveren, ya da alacaklının elinde, fâizcinin elinde oyuncak olmuş bir adam haline gelecektir. Fert açısından bu bir yıkılış olduğu gibi toplum açısından da bundan farklı olmayacaktır. Çünkü en so­nunda da tüm maddî servetler, tüm imkânlar ve zenginlik kaynakları top­lumda sadece bir avuç kapital sahibinin elinde toplanacak bunlar bu bir avuç zâlim grup garibanların sırtında lüks bir hayat yaşar­larken berikiler de onları omuzlarında taşıyan ve onlar adına çalı­şan, onlar adına ter döken birer robot haline geleceklerdir. Dahası ekonomik yönden şiştikçe şişen bu fâizciler ellerin­deki bu ekonomik güçle toplumda toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın tümüne egemen olacaklar ve daha kolay, daha özgür bir şekilde in­sanları sömürebilmek, sömürü düzenini sürdürebilmek için yeni yeni kanunlar ve yasalar çıkararak kendi durumlarını meşrulaştıracaklar­dır. Böylece toplumda bir avuç zâlim, bir avuç tâğut, bir avuç müs-tekbir ve bürokrat insan tüm toplumu sömürme imkânlarını elle­rine geçirmiş olacaklardır. Tüm toplum köle, bir avuç insan da efendi konumuna gelecektir. Hal dilden daha güzel anlatır işte görüyoruz. Fâiz hem fert için hem de toplum için ben­zeri olmayan bir mik­roptur. Bakın Bakara sûresinin bu bölümünde Rabbimizin yaptığı infak fâiz mukayesesine göre infaka dayalı İs­lâm düzeni ile şeytanın adımlarına dayalı fâiz düzeni kesinlikle gece ve gündüz kadar birbi­rine zıt iki düzendir. Bu iki düzen hiçbir konuda birbirlerine benze­mez-ler. Her birinin insanlar üzerinde do­ğurduğu sonuçlar diğerinden tamamıyla farklıdır. Her iki sistemin insanları birbirlerinden farklıdır. Bakın burada Rabbimiz iki insan tipi sergiledi. Birincisi; önceki âyet­lerde anlatıldı. Malını, bilgisini, parasını, zamanını, atını arabasını Al­lah için kardeşlerinin hizme­tine sunan, Allah için her şeyini kardeşle­riyle paylaşmaya hazır olan mü'min tipi. Ötekisi de zaten ezilmiş za­ten çaresizlikler içinde kıvranan kardeşlerini biraz daha ezmek için fırsat kollayan, her şeyi menfaat esasına bina eden, bencil ve zâlim bir in­san tipi. İnfak, sadaka cömertliktir, malda ve nefiste temizliktir arınma­dır, sadaka insanlar arasında dayanışma, kardeşlik ve yardımlaşma­dır, sadaka fedâkârlıktır, diğer gamlıktır. Fâiz ise cimriliktir, bencilliktir, ferdiliktir, zulümdür ve insanları ezmedir. Sadaka Allah için sahip olu­nan malı karşıdakine fedâ etmektir. Borcu karşıdakinin hizmetine sunmaktır. Fâiz ise borcu borçlunun etinden, kanından ve emeğinden koparılmış bir fazla­lıkla onu geri almaktır. Eğer fâizle borç alan kişi aldığı bu para ile çalışıp çabala­yıp kazanmışsa fâiz onun bu emeğinden çalınmış bir fazlalıktır. Eğer borç alan kişi aldığı bu para ile kazanamamış veya zarar et­mişse o zaman bu fâiz denen fazlalık onun etinden koparılmış bir parçadır. İşte tüm fâizcilerin yiyip içtikleri budur. Kendileri hiçbir çaba göstermeden, en ufak bir emek bile sarf etmeden insanların emeklerini, gayretlerini, alın terlerini, kanlarını fâiz geliri diye ken­dilerine döndüren bu insanla­rın akıbetleri hem bu dünyada hem de öbür tarafta çok korkunç ola­caktır. Ama bunu demeden önce burada önemli gördüğüm bir hususu arzedeyim. Bakın bu fâiz âyetlerinin konu edildiği bölümün hemen önce­sinde Rabbimiz uzun uzun infaktan söz etti. Ondan sonra fâiz âyetleri geliyor. Fâiz âyetlerinden sonra da borçlanmaya dair âyetler gelecek ve daha sonra da Allah’a iman edip onun adına salih ameller işleyen insanlara seslenilmektedir. Bu insicamdan şunu anlıyoruz. Demek ki toplumda fâizin kökünün kazınmasının yolu infaktan ve karşılıksız borç vermekten ve de Allah’a imandan ve Allah adına salih amellere koşmaktan geçmektedir. İşte fâizin yok edilmesinin tek çaresi budur. Eğer toplumda infakı yaygınlaştırabi­lirsek, toplumda sa­dakayı yaygınlaştırabilirsek, fâizsiz kardeşleri­mize borç vermeyi ve onların sıkıntılarına koşmayı yaygınlaştırabi­lirsek kesinlikle inanıyo­rum ki bu fâiz pisliğinin kökü kazınıp gide­cektir. Özellikle bugün iman yoksunu oldukları için fâizi savunan­lar her zaman için fâizin alternatifinin ne olduğunu, ne olacağını sormayı âdet haline getirmişlerdir. İyi tamam fâizi kaldırırsak bu­nun yerine neyi oturtacağız? Bunu nasıl yapacağız? Diyorlar. İşte Rabbimiz bu âyetle­rin insicamıyla bunun alternatifini anlatıyor. Allah’a iman, Allah adına ve Allah rızası için infak, sadaka, Allah için hiçbir karşılık beklemeden sıkıntı içinde kıvranan müslüman kardeşlerimize borç verebilmek. İşte bunun alternatifi budur. Bakın Rabbimiz az evvel okuduğumuz âyet-i kerîmesinde fâizi ve fâizci­lerin durumunu anlatırken şöyle buyurur: 275:"Fâiz yiyenler ancak şeytan çarpmasından do­layı ne yapacağını bilemeyen ve ayakta da duramayan kimsenin kalktığı gibi kalkacaktır. O ceza şu sebeptendir ki onların "alışveriş de fâiz gibidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah alışverişi helâl fâizi de haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (Fâize) bir son verirse artık onun geçmişi kendisine, işi de Allah’a ait­tir. Kim de fâize geri dönerse artık onlar ateşin sohbet­çisidir ve orada onlar ebedîyen kalacaklardır." Âyet-i kerîmede "Mess" ve "Habt" kelimeleri geçmekte­dir. Mess, delilik, habt da doğru dürüst ayakta durama­mak demektir. O zaman âyetin ifadesinden anlıyoruz ki fâiz yo­luyla insanların mallarını yiyen, kanlarını emen kimseler kıyamet günü saraya tutulmuş, şeyta­nın messine maruz kalmış deli birinin doğru dürüst ayakta duramayışı biçiminde kalkacaklardır. Dün­yada bile bunun örneklerini görüyoruz. İflas eden bankaların önünde insanlıktan çıkmış bir vaziyette etrafla­rına saldıracak şe­kilde delirmiş insanları gördükçe âyetin ne kadar da güzel anlattı­ğını anlıyoruz. Deli bir adam nasıl ki dengeli bir davranış sergileyemi­yorsa, ne yaptığını bilmez bir durumdaysa aynı şekilde fâizle in­sanların kanlarını emebilmek için onlara borç veren kişi de bu ge­lire ulaşabil­mek için o kadar dengesini kaybeder ki şuurunu kay­beder. Para hır­sıyla aklı gitmiş, gözü dönmüş vaziyetiyle bu ada­mın çevresine nasıl zarar verdiğini bir düşünün. Bir de bu dünyada şeytan bazı insanları çarparak onları Al­lah yolundan uzaklaştırır. Bakın Sâd sûresinde bir âyet-i kerîme­sinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: "İblis dedi ki: "Senin izzetine yemin ederim ki on­lar­dan, ihlâslı (seçkin) kulların müstesna hepsini azdı­ra­cağım." (Sâd: 82) Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki şeytan ancak şirk işleyen kâ-firlere ve günaha batmış mü'minlere musallat olabilir, ancak onları çarpıp Allah yolundan uzaklaştırabilir. Eğer şeytanın çarptığı kişi kâfir veya müşrikse bu kişinin bu durumdan kurtulabilmesi için ancak şirki terk edip Allah’a Allah’ın istediği şekilde iman etmesi ge­rekmektedir. Eğer şeytanın çarptığı kişi günahkâr bir müslümansa o zaman da bu kişinin bu durumdan kurtulabilmesi için günahla­rından tevbe edip Al­lah’a Allah’ın istediği şekilde yönelmesi ge­rekmektedir. Allah’ın Rasûlü şeytanlardan ve onların messinden koruna­bil­mek için sürekli şöyle dua ederdi: "Kovulmuş şeytandan, onun büyüklenmesinden, sihrinden ve çarpmasından Semî ve Âlim olan Allah’a sı­ğınırım." (Ebu Dâvûd, Nesâî, Tirmizî) Fâiz yoluyla insanların mallarına göz dikenler, bu yolla kan içenler hem dünyada hem de âhirette şeytanların çarpmasına maruz kalacaklardır. Dünyada akıllarını, fikirlerini, zamanlarını sırf para ka­zanmanın peşine takıp, maldan, paradan, kazanmaktan başka bir şey düşünemez hale geldikleri için aklı başında normal insanlar gibi hare­ket edemezler. Aklı başında in­sanlar onları gördükleri zaman denge­sizliklerini, anormalliklerini hemen anlarlar. İşte görüyoruz dünyalık el-de edeceğiz diye, daha çok para kazanacağız, daha lüks yaşaya­ca-ğız diye borsaların pe­şine, dükkanların, tezgahların peşine takılmış, bir oraya bir buraya koştururken durup düşünecek, Allah’ın rızasını kazanacak, ilim öğrenecek, çoluk çocuğunu müslümanca eğitecek en küçük bir zamanları bile kalmamış insanlar bunlardır. Şeytanın kötü vurduğu insanlar. Bu bunların dünyadaki halleridir, âhirette ise bunla­rın du­rumu çok daha korkunç olacaktır. Karınlarını fâizle dolduranlar bir hadis-i şerifte de anlatıldığı gibi kıyamet günü kabirlerinden kalkarlarken karınları şişmiş ola­rak saralı ve deli oldukları halde kalkacaklar ve bu durum onların belirgin özellikleri olacaktır. Yine İbni Ebi Hatim’de Ebu Hureyre’nin rivâyet et­tiği bir başka hadislerinde Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "İsrâ gecesi karınları evler gibi olan ve karınları­nın etrafında yılanların dolaştığı bir topluluğa uğradım. Ben: "Bunlar kimlerdir ey Cibril?" diye sordum. O da: "Bunlar fâiz yiyenlerdir" cevabını verdi." Peygamberimiz bir hadislerinde: “Faiz yetmiş üç bölümdür. En basiti kişinin anası ile nikahlanması gibidir. Faizin faizi ise müslüman kişinin ırzıdır” buyurmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.) de faizin uygulanmasını kesinlikle yasaklamış, ideal İslam Devletinde tamamen kalkması için devamlı bir şekilde çalışmıştır. Mekke’de “Muğire” oğulları faizcilik yaparlar ve faiz alırlardı. Halktan birçok alacakları ve faizden kazanılma malları vardı. Peygamberimiz bunların hepsini iptal etti ve Mekke’deki valisine bu adamlar faizcilikten vazgeçmezlerse onlarla vuruşmasını emretti. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) Veda Haccında: “İslamiyet’ten önceki devrin faizi üzerlerinizden kaldırılarak iptal olunmuştur. Ancak ana paralarınızı a-lırsınız. Ne zulüm etmiş olursunuz ne de zulüme uğrarsınız. İlk iptal edip kaldırmaya başladığım faiz, amcam El-Abbas İbniul-Muttalip’in faizidir.” Diyerek, Arapların en büyük ve ileri gelen faizcilerinden biri olan amcası El-Abbas İbn-i Abd-ul-Muttalib’in faizini iptal etmiştir. Müslim ve Buhari’nin rivayet ettikleri bir hadisinde peygamberimiz: Faizi yiyeni de yedireni de şahitlik edip yazışmalarını yapanı da lanetlemiş ve “Eşittirler” demiştir. Evet fâiz yiyene insanların hem dünyada hem de âhirette du­rumları böyledir. Peki bunun sebebi meymiş? Niye böyle yapı­yormuş Allah bunlara? "O ceza şu sebeptendir ki onların "alışveriş de fâiz gi­bidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah alışverişi helâl fâizi de haram kılmıştır." Bu fâizciler diyorlar ki alışveriş de fâiz gibidir. Ticaret de fâiz gibidir. Fâizin de ticaretten bir farkı yoktur. Alış verişin de fâizden bir farkı yoktur, alışveriş de fâizin bir bölümüdür dediler. Yâni bu fâizin alışverişle, ticaretle ne farkı vardır? diyerek fâizi ti­carete, ticareti de fâize benzeterek güya kendilerince delil getire­rek Allah’a kafa tut­muş-lardır. Allah’ın kendileri için ayırdığı helâli kabul etmeyerek, ona razı olmayarak, meşru kazançla yetinmeye­rek Allah’ın pis dediği, ha­ram dediği bir yolla insanların mallarını yemeyi hedeflemişlerdir. Fâizin haramlığını inkâr edebilmek için bu kâfirler bir kı­yas yapı­yorlar. Fâizin haramlığına inanan ve imanları gereği onunla ilgile­rini kesen müslümanlara diyorlar ki: "Fâize haram di­yorsunuz, alışve­rişe de helâl diyorsunuz. Oysa fâiz de alışveriş gibidir. Fâizin alışve­rişten ne farkı var? Bu ikisinin birbirinden hiç bir farkı yoktur. O halde alışveriş helâlse bu da helâldir, yok eğer fâiz haramsa o zaman sizin bu yaptığınız ticaretler de haramdır." demeye çalışıyorlar. Bozuk zih­niyetlerinden dolayı kâfirlerin kı­yasları her zaman bozuk olacaktır. Bir de kâfirin hayatına yön veren daima Allah değil mantık­tır. Kâfirin hayatı "Allah’la insanlık arasında hiçbir ilişki yoktur" il­kesine dayanır. Fâiz düzeninde insan yeryüzünün efendisidir ve hiçbir so­rumluluk ve kayd altında değildir. Kâfir Allah’ın hiçbir em­riyle mükellef değildir. Allah onun hayatına hiçbir sûrette karış­mamaktadır. O her şeyde ve her konuda hürdür. Malı konusunda da bedeni konusunda da Allah’a karşı hiç bir sorumluluğu yoktur. İnsanlara karşı da hiçbir sorumluluğu yoktur onun. Karnını şişire­bilecek bir fırsat buldu mu is­terse bundan dolayı milyonlarca insan rahatsız olsun fark etmez. Onun için bu konuda Allah ne demiş nasıl demiş onlar için bunun hiç­bir önemi yoktur. Akıllarınca bir is­tidlal yaparlar ve böylece sonuca gitmeye çalışırlar. Bugün de bakıyoruz fâi­zin haramlığını inkâr eden kâfirler aynı şeyi söylüyorlar. Efendim farz edelim ki bir adamın yüz milyon li­rası var. Bu adam bu pa­rayla ayakkabı alarak sattığı zaman yirmi mil­yon lira kâr edecektir. Şimdi aynı adam bu yüz milyonu bu şekilde ti­ca-rette kullanmayıp, yüzde yirmi fâizle birine veriyor ve sonunda yine yirmi milyonunu alıyor. Bunun ötekisiyle farkı nedir? Diyorlar. Borç ve­ren kişi o pa­rasını borç vermeyip çalıştırsaydı zaten o kadar para ka­zanacaktı, binaenaleyh borç verdiği insandan bu kadar parayı alma­sında ne mahzur var? Demeye çalışıyorlar. Bunu şöyle birkaç madde ha­linde ifade edeyim inşallah. 1-) Bir kere mü'min oluşumuzun gereği şunu peşinen kabul et­mişiz ki Allah birine helâl ötekisine de haram demişse bu ko­nuda hiç bir şey demeye gerek yoktur. Çünkü Rabbimiz âyetin devamında bu­yurur ki: "Allah alışverişi helâl fâizi de haram kılmıştır." O halde bunun hiçbir aklî izahı olmasa da müslüman bu­nun böyle olduğuna iman etmek zorundadır. İmanın gereği bu teslimiyettir. Buna itiraz edenler ancak inanmayanlar ve Allah’a teslim olmayan kâfirlerdir. 2-) İkincisi anlayabildiğimiz kadarıyla İslâm’ın caiz gördüğü alış­veriş ancak bir ihtiyaçtan dolayı yapılır ve bir mala karşılık al­dat­ma-dan mal verme esasına dayanır. Alanın da satanın da kar­şılıklı rı­za-sıyla ve hiçbir baskı olmaksızın kabulü şartına dayanır. Alıcı ihtiyaç duyduğu şeyi satın alır, satıcı da bu maddeyi satıcının ayağına geti­rirken, ya da onun için sağlarken harcadığı iş gücü ve harcamalarını karşılamak üzere kâr alır. Halbuki fâiz böyle değil­dir. Fâizde fâizle borç alan kişi borcu veren kişiye oranla daha za­yıf ve muhtaç olduğu için kendisine borç veren kişiyle eşit şart­larda bir anlaşma yapamaz. Fâiz ihtiyaçlı kimselerin sıkıntılı anla­rında onların rızası olmadan on­ları sömürmektir. Başka şartlarda o paranın kendisine verilmesini canı gönülden isteyen ama imkânı olmadığı için o şekilde almaya mecbur kalan kişi belki kazanırım ümidiyle aldığı para ile eğer kazanırsa ka­zancını o fâizciye vere­cek, kazanamazsa da mahvolup gidecektir. Kat kat katlanacak fâiz borçları yüzünden borç verek fâizci bazen borçlu­nun tüm kâ­rını alabilir, hattâ onun tüm kişisel mallarına el koyabilir ve yine de borçlu kişi alacaklıya karşı borcunu ödeyememiş duruma ge­lebilir. 3-) Üçüncüsü ticaretle fâizin ikisinde de malın dönüşümü söz konusudur, ama birisinde risksiz ve zahmetsiz bir gelir ve de sabitleş­tirilmiş bir gelir söz konusu iken, ötekisinde hem sermaye, hem de iş gücü, yâni emek devreye girmektedir. Şimdi parasını sabit bir gelirle fâize yatıran bir adamla parasını ticarete yatıran, yatırım ve girişim­lerle meşgul olan, ticaretle meşgul olan bir adamı karşılaştırarak dü­şünelim. Ticaretle uğraşan kişi tüm zamanını, iş gücünü, aklını fikrini ve sermayesini bu iş için kullanmakta ve başladığı bu ticaret işinde başa­rılı olabilmesi için, kaybetmemesi için elinden gelen çabayı göster­mektedir. Buna rağmen yine de sabit bir kazanç elde edeceği kesin­leşmiş değildir. Bütün bu uğraşlarına rağmen kazanabilir de kaybede­bilir de. Yâni her ân sermayesini bile kay­betme riskiyle karşı karşıya­dır. Ama bunun tamamen tersine fâizli bir yere sabit bir kârla parasını yatıran fâizci üzerine hiçbir risk ve zahmet almaksızın, hiçbir zarar ih­timaline girmeksizin sabit bir kâr oranını garantilemiştir. Bunu hangi mantığa, hangi hak ölçülerine sığdırabilirsiniz? Nasıl oluyor da fâizle alışveriş aynı şeylerdir di­yebiliyorsunuz? Bütün insanlar, bütün ülke böyle bir riskle karşı karşıya bu­lun­duğu halde ve herkesin fedâkârlık yapmak zorunda kaldığı bir or­tamda bu ülkede tüyü bile bitmemiş çocukları fâiz borçlarıyla savaş galiplerine borçlandırmaya kimin hakkı vardır? 4-) Kimileri de fâizi kira karşılığında verilen ev veya dükkan gibi mülkler karşılığında alınan kazanca benzetir. Dükkanını, evini ki­raya vermiş bir adam onu kullanan kiracısından nasıl bir para alıyorsa biz de paralarımızı borç verdiğimiz kimselerden o parala­rımızı kul­lanmalarının karşılığı olarak fâiz almamızda bir mahzur yoktur de­me-ye çalışıyorlar. Bizim fâizlerden aldığımız paralar aşağı yukarı ev sahibinin kiracıdan aldığı paraya tekabül etmekte­dir. Yâni bu fazlalık o yararlanmanın karşılığıdır demeye çalışı­yorlar. Halbuki bu ikisi birbirlerinden çok farklı şeylerdir. Birincisi ki­raya verilen ev sahibinin mülkündedir. O ev kiraya verilmekle sahibi­nin mülkünden çıkmamakta ve sadece ondan yararlanmak kiracının eline geçmektedir. Kiracının elinde olmayan sebeplerle o eve bir zarar gelmişse bunu kiracı değil ev sahibi üstlenmektedir. Meselâ bir zel­zele sonucu ev yıkılsa veya başka bir sebeple ev yanıp kül olsa bun­dan kiracı sorumlu değildir. Halbuki fâizli borç almada bu böyle değil­dir. Borç alınan para sahibinin mülkünden çıkmış borç alan kişinin mülküne intikal etmiştir. Elinde olmayan sebeplerle o paraya bir telef gelse alacaklı bundan kendisini so­rumlu tutmamaktadır. Zira o sa­dece her hâlükârda kazanma du­rumundadır. Halbuki onu çalıştıran borçlu kişi hem kazanabilir hem de kaybedebilir. Yâni fâizli borçlanmalarda borçlu için iki risk vardır. Borçlu hem aldığı ana parayı üretmeli, hem de fâizi karşılayacak parayı da kazanmalıdır. Bu da gösteriyor ki burada mesele sadece bir ücret karşılığında başkalarının parasından istifade etmek değildir. Yâni fâ­izle alışveriş hiçbir zaman birbirinin aynı değildir. Evet bundan sonra Rabbimiz insanları fâizden vazgeçme­ye ça­ğıracak. Ey kullarım vazgeçin bu pislikten buyuracak. Vazgeçin kardeşlerinizi ezip onlara zulmetmekten diyecek. Eğer vazgeçerseniz karşılığında cennetim var, değilse cehennemle karşıkarşıya olduğunuzu unutmayın, diyerek vazgeçenlerin ve vazgeçmeyip ona devam edenle­rin akı­betlerini anlatmaya başlayacak. Buyurur ki bakın: "Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (Fâize) bir son ve­rirse artık onun geçmişi kendisine, işi de Allah’a ait­tir. Kim de fâize geri dönerse artık onlar ateşin sohbet­çisidir ve orada onlar ebedîyen kalacaklardır." Kim ki Rabbinden kendisine fâizin haram olduğuna dair bir emir, bir âyet, bir uyarı, bir öğüt gelir gelmez hemen tevbe ederek fâ­izden vazgeçer, fâizle ilgisini alâkasını keserse geçmişte yediği fâiz­den dolayı kendisine bir günah yoktur. Çünkü önceki yemiş olduğu fâizleri bu âyetin nüzulünden önce yemiştir. Önemli olan fâizin ha­ram-lığının açıklanmasından sonraki durumdur. Eğer bu konudaki Rabbi-nin emrini duyar duymaz hemen vazgeçerse onun işi Allah’a kalmıştır. Onun işi Allah’a kalmıştır ifadesini şöyle anla­maya çalışıyo­ruz: 1-) İşi Allah’a kalmıştır. Kıyamet günü onun hakkında Allah hü­küm verecektir. Allah dilerse onu bağışlar dilerse bağışlamaz, onu ancak Allah bilir anlamınadır. Ancak tevbe âyetlerine bakılırsa bu âyetten onun affedileceği ümidinin ağır bastığı anla­şılmaktadır. 2-) Geçmişte olan kendisinindir ve onun işi Allah’a kalmıştır ifa­desinin bir başka mânâsı da âyetin nüzulünden evvel almış ol­duğu fâizleri ondan almaya kalkmayın anlamınadır. Daha önceki aldığı fâ­izler ondan istenmemelidir. 3-) Bir de onun işi Allah’a kalmıştır ifadesinin anlamı bu kişi ken­disini affettirebilmek için bolca infakta bulunmalı ve Rabbini kendi­sinden razı etmelidir, ayrıca elindeki önceden kalma fâiz biri­kimleri konusunda işi Allah’a kalmıştır demektir. Şunu unut­mayalım ki bu ifade bu hüküm öncesi alınan fâizlerin helâl olduğu anlamına gelmez. Zira âyet-i kerîmede onların Allah’a havale edi­leceği vurgulanıyor. Öyleyse bu âyet gelmezden önce, ya da kendisine fâizin ha­ramlığı öğüdü ulaşmadan önce alınmış fâiz malları varsa, bu mallar elinde mevcutsa o zaman bu kişi kendisini pislikten temiz­leyebilmek için elinden gelen gayreti göstermelidir. Daha ön­celeri şeytana uyarak aldığı bu fâiz paralarını kendisine harca­mamalı fâiz alarak daha önce haklarını gasbettiği insanları bula­rak mümkünse bu haklarını onlara geri vermelidir. Eğer bu müm­kün olmuyorsa bu pisliği malının içinden çıkarıp toplumun sosyal hizmetlerine harcamalıdır. Bu haram serveti her şeye rağmen kullanmaya devam eden kimseler ise geçmişte yap­tıkları bu amelleri sebebiyle cezalandırılacaklarını anlıyoruz. Allah’ın Rasûlü Veda haccında irşad buyurduğu hutbe­sinde şöyle buyurdu: "Cahiliye dönemindeki yapılan tüm fâizler aya­ğı-mın altındadır. Sizin için ancak ana paranız vardır. Ne zulme­din ne de zulme uğrayın. İlk kaldırdığım fâiz de Ab-dul muttalip oğlu Abbas’ın bütün ribasını geçersiz kılıyorum." Bundan sonra Rabbimiz fâizle sadakaların bir mukayese­sini ya­pacak ve insanlara insanların akıllarını erdirici ifadelerle bir daha seslenecek ve artık fâizi terk etmelerini isteyecek.