27:"O Fâsıklar ki Allah’a verdikleri sözü sağlama bağladıktan sonra bozarlar. Ve Allah’ın eklenmesini buyurduğu şeyi keserler. Ve de yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır." Fâsıkın sıfatları sayılır burada. Ama bu sayılacak olanlar hepsi değil, belki bu sıfatlardan bazılarıdır. Üç vasıf, üç sıfat. İşte bu üç vasfı taşıyan kişi fâsıkmış. İşte bunlar Kur’an’la sapıtırlarmış. Bu özellikleri taşıyorsa bir adam o Kur’an’la sapıtırmış. Neymiş bu üç vasıf? 1- Allah’la yaptıkları anlaşmayı bozmak. Ama anlaşma metin-lerini imzaladıktan sonra bozmak, bozmaya çalışmak. Yâni Allah’la anlaşma yapıyorlar: Ya Rabbi ben senin kulunum, sen benim Rabbimsin, sadece senin dediğini yapacağım! Senden başkasının dediklerine gitmeyeceğim! Sen ne istersen tamam! Benim hayatıma sadece sen program çizeceksin! Ben de bu anlaşmaya sâdık kalacağı-ma ve karşılığında cennet bulacağıma inanarak söz veriyorum ya Rabbi! Değilse cehennem konusunun farkındayım! Diyerek Allah’a söz veriyor adam, ondan sonra da nakzediyor. Anlaşma konusuna aykırı hareket ediyor. O zaman bu adamın Kur’an’la beraberliği ancak ona zarar verir. Öyle değil mi yâni? Böyle bir adam Kur’an okudukça ne yapar da? Hep böyle yamulacak, eğecek, bükecek, kendine tefsir etmeye çalışacak, başka ne yapacak da? Evet fâsıkın birinci sıfatı demek ki Allah’la ahdini bozmakmış. Bu ahdi şöyle de anlamaya çalışmışlar: a- Emirlerine itaat, nehiylerinden kaçınma hususunda Allah’ın kitaplarında açıkladığı konulara ait ahitlerini bozmak demektir bu. b- Bir de Rabbimizin sözünü ettiği bu ahit daha önce peygam-berleri ve kitapları aracılığıyla ehl-i kitaptan aldığı ahiddir. Rabbimiz her bir dönem gönderdiği kitapları ve peygamberleri aracılığıyla önceki toplumlardan ahid almıştı. Mûsâ Aleyhisselâm kendi döneminde İsrail oğullarından söz almıştı. Benden sonra gelecek peygambere ve son elçi Muhammed Aleyhisselâma iman edip ona sahip çıkacağınız konusunda bana söz veriyor musunuz? Buyurmuş ve dönemimdeki İsrail oğulları da söz vermişler, ahidde bulunmuşlardı. Yine İsa Aley-hisselâm da kendi döneminde toplumundan kendisinden sonra gelecek Ahmed ismindeki son elçiye iman etmeleri konusunda ahid almıştı. İşte böylece Rabbimiz kitapları ve peygamberleri aracılığıyla yahu-di ve hıristiyanlardan aldığı bu ahde dikkat çekiyor. İşte kitapları ve peygamberleri aracılığıyla son elçiye iman etmeleri konusunda Allah’a ahid veren, söz veren yahudilerin verdikleri bu ahde rağmen Hz. Muhammedi Aleyhisselâm gerçek olarak tanıdıktan sonra ona iman etmeyerek bu ahdi bozmaları fâsıklıktır. Bir de Allah, yahudilerin kendi nefislerinden Hz. Muhammedi Aleyhisselâm insanlardan saklamamaları hususunda ahid almıştı da onlar bu ahitlerini bozarak fasık olmuşlardır. c- Veya buradaki ahit; A’râf sûresinde anlatıldığı veçhile tüm neslini Hz. Adem’in sulbünden çıkardığı zaman Allah’ın aldığı ahittir. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Buyurmuştu Rabbimiz de, tüm Âdem nesli: “Belâ ya Rabbi!” Demişlerdi. “Evet ya Rabbi! Sen bizim tek Rabbimizsin! Bizim hayatımıza program yapmaya yetkili tek varlık sensin! Kulu kölesi olacağımız, tüm hayatımızı kendisi için yaşayacağımız, boynumuzdaki kulluk ipini eline verip seçimini seçim kabul edeceğimiz tek varlık sensin! Sadece seni dinleyecek, sadece senin için bir hayat yaşayacağımıza söz veriyoruz. Söz ya Rabbi senden başkasına kul köle olmayacağız! Söz ya Rabbi hayatımızı sadece senin beğenine sunacağız! Senin emirlerine riâyet edecek, yasaklarından uzak duracağız!” diye insanlar Rablerine ahid vermişlerdir. İşte Rabbimiz kullarının bu ahdine dikkat çekiyor. İnsanlardan kimileri Rableriyle böylece anlaşma yaptıkları halde, böylece Rablerine söz verdikleri halde dünyaya geldikten sonra bu ahidlerini unutup kulluktan çıkanların fâsıklar olduğunu anlatıyor. (A’râf: 172,173) d: Ya da burada kastedilen ahid, toplumda anlaşmalara ve fertler arası sözleşmelere bağlı kalmayarak düzeni bozmaktır. Bu fâsıklar, bu halleriyle toplumda fertler arası güven duygusunu sarsmaktadırlar. Akrabalık ve komşuluk bağlarını koparmaktadırlar. e: Bir de anlaşma Allah sanki peygamber göndererek, insanlar öldürerek, insanlar dirilterek, kâinatı ölü diri hale getirerek, Allah sanki benden başkasına kulluk etmeyin! Diye sürekli bize baskı yapıyor ve bizden ahid alıyor. Veya Rabbimiz fıtratımızla bizden misak alıyor. Bizi İslâm fıtratı üzerine yaratarak bizden ahid alıyor. Yâni bizi İslâm’ı kabul edebilecek, Allah’a kulluğa yönelebilecek bir özellikte yaratıyor. Öyle değil mi? Doğan herkes kul olmaya müsait yaratılıyor. Herkes boynunda bir iple dünyaya geliyor. Tapınmak zorundadır bir şeylere. İşte Rabbimiz bu ahde dikkat çekiyor. Ben böyle insanların tümünü kul olmaya müsait yarattığım halde insanlardan kimileri bu fıtratlarını örterek Rabbine itaatten çıkıp fâsıklardan oluyor buyuruyor. Öyleyse bu mânâda şunu diyelim: Allah tek taraflı anlaşma metni hazırlayandır. Anlaşma metninde değişiklik hakkı olmayan da bizleriz. Allah Rab, bizler de kullarız. Rubûbiyet yaratıcının hakkıdır, bize düşen de varlığımızı kendisine borçlu olduğumuz Rabbimize teslimiyetten başkası değildir. 2- İkinci bir özellik, fâsıkların ikinci sıfatları da şuymuş bakın: "Allah’ın îsalını (yâni bitiştirilmesini) emrettiği şeyleri keserler." Yâni Allah bağlayın diyor, ama bunlar kesiyorlarsa bu fâsık-lıktır. Allah neyle neyin arasını birleştirin! Onların arasını ayırmayın! demişse onların arasını kesmek, ayırmak fısktır, fâsıklıktır. Meselâ sıla-i rahim. Akraba ziyaretleri, akrabayla ilişkilerin kesilmemesi. Allah birleştirin diyor, ama o kesiyorsa, sıla-i rahim yapmıyorsa işte bu fâ-sıklıkmış. Akrabayla ilişkilerini kesen kişi fâsıkmış. Hemen hemen din konusunda söz söyleme yetkisinde olan selef âlimlerimiz bu âyetin bunu anlattığını söylemişler. Ben de ilk olarak bunu söyledim. Ama benim anladığım bu âyetin anlattığı bunun dışında başka şeyler de vardır. Âyet sıla-i rahmin dışında başka hususları da anlatır. Allah’ın birleştirilmesini istediği başka neler var? Meselâ malla zekâtı birleştirin! Diyor Allah. Mal söz konusu oldu mu arkasından hemen zekât da söz konusu olmalıdır diyor. Kim ki malla zekâtın arasını ayırırsa bu fâsıklıktır. Malı olduğu halde onunla bağlantılı düşünülmesi ve icra edilmesi gereken zekatını vermeyen kişi fâsıktır. Başka? İnsanla sevgiyi, insanla emr-i bi’l marufu birleştirin diyor Rabbimiz. İnsanlara karşı sevgi ve merhameti gündeme getirmemek, onlara karşı emr-i bil’maruf yapmamak, onların cehenneme gidişine göz yummak fısktır, fâsıklıktır. Yâni münkerle nehyin, marufla emrin arasını ayırmak fısktır. Bir münker görülmüşse hemen nehy edilmesini, marufun da emredilmesini istiyor Rabbimiz. Bunların birleştirilmesini, birlikte düşünülmesini istiyor. Kim ki bunların arasını ayırırsa fâsıktır. Veya baş ile örtüyü birlikte düşünün diyor. Kim ki Allah’ın birleştirilmesini, birlikte düşünülmesini istediği baş ile örtüyü birbirinden ayırırsa işte o fâsıktır. Veya meselâ yine Rabbimiz vakitle namazı birleştirin diyor. Bu ikisi birlikte olmalıdır diyor. Vakit varsa hemen namaz da gündeme gelmelidir diyor. Kim ki Allah’ın birleştirilmesini istediği vakitle namazın arasını ayırır, vakte ulaştığı halde namazı kılmazsa o fâsıktır. Yine meselâ Rabbimiz selâm vermeyle almayı, davetle icâbeti, imanla ameli, emirle itaati, sakalla suratı, başla örtüyü, evlilikle nikâhı, ilimle ameli, birleştirin, bunları birlik düşünün buyururken onların arasını ayırmak fısktır, fâsıklıktır. Yâni Allah neyi neyle birleştirmemizi, neyi neyle beraber kılmamızı, neyin neyle aralarını açmamamızı istiyorsa onu ayırmamamız gerekiyor. O ikisini birlik düşünmemiz gerekiyor. Meselâ müslümanla nasihati, selâmla selâm almayı, hastayla ziyareti, ziyafetle icâbeti birleştirin! Demişse Allah yâni Allah’ın emir ve nehiylerinin aksine hareket etmeyin! Demişse buna riâyet etmek zorundayız. Aksi takdirde fâsıklardan oluruz Allah korusun. Özellikle de sıla-i rahim söyleniyor. Yâni rahim karabeti, rahim yakınlığı kan bağıyla beraber olduğumuz varlıklarla ilgiyi ve alâkayı kesersek fâsık oluruz. Bu evlâdımızdır, ilâ nihâye evlâdımızın çocuklarıdır. Bu babalarımız, analarımızdır. Halamız, teyzemiz, dayımız veya amcamızdır. Veya biz ölünce bizim mîrasımız kendilerine kalacak kimselerdir, yakınlarımızdır. Buna göre hiç değilse amca, dayı, hala, teyze, nene, anne, baba, oğul, kız, torun ve kardeşler, erkek ve kız kardeşler en yakınlarımızdır. Gücümüz nispetinde bunlarla ilgiyi, alâkayı kesmeyeceğiz. Ziyaretlerine gidecek ve onlarla hem hal olacağız. Hattâ Rasûlullah Efendimiz Mısır halkı için: "Onlar bizim akrabamızdır" diyordu. Halamızdır diyordu. Öyle olunca daha daha uzak akrabalarımızla da ilgiyi kesmemeye çalışacağız. Çünkü Ra-sulullah’ın oğlu İbrahim’in annesi Mariye’den akrabalarıydı bunlar. Ve-ya Rasulullah’ın dedelerinden Hz. İbrahim’in çocuklarından İsrâil oğullarının yakın akraba çevresiydi Mısır halkı. Birkaç yıl önce Yaser Arafat da yahudiler için: “Bunlar bizim amca oğullarımızdır!” diyordu. İsmail oğullarıyla İsrâil oğulları amca çocuklarıdır çünkü. Akrabalara biraz dikkat edeceğiz. Tabii büyük bir dert var şimdi. Acaba hanımların akrabaları da akraba mıdır? Benim bilebildiğim kadarıyla hanımın akrabaları akraba değil, çünkü mîras söz konusu değil. Ama kayınpeder ve kayınvalideden hanım ölse de, hanımla boşanılsa da ebedîyen haramlığın devamıyla sorumlu olduğumuza göre, galiba özel bir yeri vardır hayatımızda. Hanım ölse de kayınvalide ile beraber oturabilecek, eline dokunabileceğiz, birlikte yolculuk yapabileceğiz, gibi ayrıca bir sorumluluk yüklenmiş oluyor. Geri kalanlara gelince at onları! demenin anlamı yoktur tabi. Hani kadının kadınlık güllerinin açması için böyle akrabalardan getirilecek sularla sulanması gerekiyorsa, başka suyu kabul etmiyorsa o toprak, o zaman öyle bir suyla onun sulanması senin geçimin için güzel olacaktır diyoruz. Ama dinine, ırzına, aklına, ferasetine, imanına engel olacak bir akraba pozisyonuysa, baban bile olsa siler geçersin! Allah öyle buyuruyor: "O senin ehlinden değildir, zira o amel-i gayr-i sa-lihtir." Nuh Aleyhisselâm için oğlu hakkında bile bu denilmişse tamam. Lâkin onu dost olma planında çizen bizler, diyalog planında asla çizmeyeceğiz. Bu ayrı iş tabii. Yâni gideceğiz, göreceğiz, görüşeceğiz. Lâkin onları dost olma planında defterden sileceğiz. Yâni onlarla istişare etmeyeceğiz, dinimizi onlara dayandırmayacağız, akıl danışmayacağız, ama gidip görüşeceğiz. Onları cennete aboneler yapma işini sürdüreceğiz. Bu akraba ilişkisi konusunda kimilerinde biraz fazlalık, kimilerinde de biraz azlık yanlışı var. Bu işin üzerinde biraz ciddi düşüneceğiz inşallah. "Yeryüzünde bozgunculuk yaparlar." 3. özellik; biraz fesatçı davranıyorlarmış. Yeryüzünde ifsatçı, bozguncu davranıyorlarmış. Bunlar önce geçti. Fesat nedir? Salah nedir? Bunu daha önceki âyetlerde anlatmaya çalışmıştım. Allah’ın düzeninin dışında düzen arayıcılarıymış bunlar. Adam böyle yaptı da Kur’an okudu mu, bu Kur’an onu saptırırmış. Kur’an’la şöyle bir beraberliğe gelince: Adam inanır Kur’an’a, Ya Rabbi ben senin dediklerinin doğruluğuna baştan inanıyorum! Ama şu anda henüz muttali olamadığım doğrularım var. Ben Bakara’yı henüz öğrenemedim. Âl-i İm-rân’ı bilmiyorum. Ama şimdi sanki onların görüntülenmesi gibi ben bir hayat programı yaşıyorum. Müslüman olarak yaşıyorum ben bu hayatımı. Lâkin sana söz veriyorum ya Rabbi! Yarın öğreneceğim âyetler, bugün yaşadığım dinimle çatışırsa, şimdiden ben o âyetlerin doğruluğunu kabul ediyorum! diye gayret ederse, bu kişinin Kur’an’ı ona yol gösterir ve hidâyet kaynağı olur inşallah. Bir hayatımız var. Mala bakışımızda, yemek anlayışımızda, giyinişimizde, ziyaretimizde, ticaretimizde bir hayat anlayışımız var. Aslında müslüman, hayatın tümünde İslâm’ı uygulayandır. Ama biz henüz o konularda Allah’ın dediklerini bilmiyorsak, o konunun düzenleyicisi olarak Allah’ın gönderdiği âyetleri bilmiyorsak ta yine de müs-lümanca yaşıyoruz zannediyoruz ya, Allah’a şöyle söz veriyoruz her okuyuşumuzda: Ya Rabbi bugünkü yaşadığım hayatı ben müslüman-lık olarak yaşıyorum, müslümanlık diye yaşıyorum; ama yarın bu yaşadığımın tersini anlatan bir âyetle kaşı karşıya gelirsem ben şimdiden onun doğruluğunu kabul ediyorum! diye okumaya devam edersek, o zaman iyi bir müslüman oluruz. Kur’an bize hidâyet kaynağı olur diyoruz. Tek umudumuz budur zaten. Okumayı bırakmaz da yarınımız için bu idealde, bu imanda olursak kurtuluruz. Böyle olmaya gayret edelim inşallah. "Onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir." Eli kuruyanların, kendilerine yazık edenlerin ta kendileridir. Said Havva bu âyeti Tebbet sûresiyle anlatır. Ondan sonra buyurur ki Rabbimiz: