284"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla sorguya çekecektir. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah her şeye güç yetirendir." Bu konuyu daha önceki âyetlerde ifade etmeye çalışmıştık, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın mülküdür, hepsi de Allah’ın kuludur. Her şey ve herkes onun tasarrufu ve tedbiri altındadır. Tüm varlıklar üzerinde tek hakim ve tek Kayyum Allah’tır. Her varlığın boynundaki ipin ucu Allah’ın elindedir. Sadece ona ibâdet edilir ve sadece ona teslim olunur. Yaratıcının muradı gereği kâinatta iradeli yaratılmış olan insan ve cinlerin dışında hiçbir varlık onun emirlerinin ve yasalarının dışına çıkamaz. Hiçbir varlık ona karşı gelemez. Eğer insan ve cinlerin dışında kâinattaki varlıklardan herhangi biri Allah yasalarının dışına çıkarsa, Allah’ın emirlerinin dışında hareket ederse şüphesiz ki anında yok olur, mahvolur. Ama Allah hikmeti gereği kâinatta sadece insan ve cinlere irade vermiştir. Onların boyunlarındaki ipin ucunu doğuştan elinde yaratmamıştır. Bu yüzden Allah’ın kendilerine verdiği iradeleri sebebiyle insan ve cinler Allah’ın koyduğu yasaların dışına çıkabilme, Allah’a kafa tutabilme imkânına sahiptirler. Böyle yaptıkları zaman da onlar hem dünyalarını mahvetmiş hem de âhirette büyük azaplara uğramış olacaklardır. Ama eğer insanlar ve cinler dünyada mutlu olmak âhirette de Allah’ın mükâfatlarına nail olmak istiyorlarsa o zaman Allah yasalarına uygun hareket etmek zorundadırlar. Bu bir tercih meselesidir, bu bir iman meselesidir. Göklerin ve yerlerin sahibinin Allah olduğuna iman eden kişi elbette ki tüm hayatında Allah’a ve onun kanunlarına tabi olacaktır. Buna inanan kişi elbette ki Allah’tan başkalarına tabi olmaktan, Allah’tan başkalarının kanunlarına teslim olmaktan ve Allah’tan başkalarını memnun etmeye çalışmaktan vaz geçektir. Göklerin ve yerin mülkünün sahibi Allah’tır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi konusunda söz sahibi Allah’tır. O her şeyi bilmektedir. O’nun ilminin ve haberinin dışında hiç bir şey gerçekleşemez. İlmiyle sizi kuşatan Allah sizin içinizde dışınızda ne varsa hepsini bilmektedir. İçinizde bulunanları gizleseniz de açığa çıkarsanız da Allah onu bilmektedir ve sizi onunla hesaba çekecektir. Bundan dolayı ne, yanınızdaki şehâdeti gizleme gibi bir yanlışlık yapmadığınız gibi insanların haklarını eksiltme veya arttırma gibi bir eylemde de bulunmayın deniyor. Âyet-i kerîmede kalplerinizden geçirdiklerinizi ister açığa vurup eyleme dönüştürün, isterse açığa vurmayıp gizli tutun bunların tamamından sizi hesaba çekeceğim buyuruyor Rabbimiz. Âyetle alâkalı şunları söyleyelim inşallah: Âyet-i kerîmede: "İçinizde, kalbinizde ne varsa" İfadesi, mutlak olduğuna göre acaba kalplerimizden her tür düşünceden, her tür vesveseden, her tür hayalden ve şüphelerden de sorumlu muyuz? Acaba bunların tamamından da hesaba çekilecek miyiz? Bu kalplerimizden geçenler ihtiyarî yâni kendi elimizde olanlar mıdır? Yoksa gayri ihtiyarî ya da izdırarî dediğimiz yâni kendi elimizde olmadan kalplerimizden geçenlerden mi sorulacağız? Veya acaba sürekli kalbimizde tuttuğumuz düşüncelerden mi sorulacağız? Yoksa bir anlık bir gaflet sonucu kalplerimizden gelip geçiveren hayallerden, düşüncelerden de mi sorumlu tutulacağız? Yoksa sadece kötülerinden mi hesaba çekileceğiz? Âyetin ifadesi mutlak olunca sahâbe-i kirâm bunların tamamından hesaba çekilmeyi anladılar ve perişan oldular. Âyet-i kerîmenin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Üzüntülerinden mahvoldular, perişan oldular. 1-) Sahabeden bazılarının iddiasına göre âyetin bu bölümü yâni kalplerden geçenlerden insanların hesaba çekileceğini anlatan bölümün nüzulünden takriben bir yıl sonra Bakara’nın son bölümünde gelen: "Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklemez." (Bakara: 286) Âyetiyle nesih edilmiştir. Ebu Hureyre’nin bu konuda şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Allah’ın Resûlüne bu âyet-i kerîme nazil olduğu zaman âyetin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Rasûl-i Ekremin yanına gelerek dediler ki: "Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz, oruç, hac gibi gü-cümüzün yeteceği amellerle sorumlu tutulduk. Şimdi Rabbimiz bize bu âyetini indirdi. Bu âyetin hükmü bize çok ağır geldi. Bunun yükünü kaldıramıyoruz." dediler. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyur-du: "Sizler daha önceki ehl-i kitabın dediği gibi: "İşittik ve isyan ettik" mi demek istiyorsunuz? Bilâkis! İşittik ve itaat ettik. Senin affını dileriz, dönüş sanadır" deyiniz." Bundan sonra da Bakara sûresinin sonundaki: "Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yüklemez" Âyeti inzal buyurularak bu âyetin hükmü nesih edilmiştir." (Müslim, Ahmed) 2-) Bazı âlimlere göre bu âyet mensuh değildir ancak hükmü özeldir. Âyetin siyakına bakılırsa burada kastedilen şahitliği gizlemek ve kalpte olan bilgiyi söylememektir. Şahitliği gizleyen herkes Allah indinde kalbin eylemi olan bu amelinden sorumlu tutulacaktır. 3-) Bazı âlimler de bu âyetin mensuh olmayıp mânâsının kalplerinizden geçirip de kaldırabilme imkânına sahip olup da kaldırma-dığınız düşüncelerinizden hesaba çekileceksiniz anlamına gelmek-tedir demişlerdir. Çünkü "fi" Zarf-ı müstakar olduğuna göre öyle gelip geçici bir anlık düşüncelerden değil içinizde iyice karar kılmış, yerleşmiş, kalplerinizin sahiplendiği duygu ve düşüncelerden, niyetlerden hesaba çekileceksiniz anlaşılıyor. Bir de insanın içinden kendi iradesiyle def edemeyeceği bir kısım düşünceler de geçebilir. Kendi iradesinin dışında elinde olmadan insanın kalbinden gelip geçen düşünceler, vesveseler ve hayaller de bunun dışındadır. Çünkü bunlardan kurtulmak insan için mümkün olmayabilir. Âyet bunları kapsamamaktadır. Deminki hadiste ifade ettiğim gibi sahâbe-i kirâm efendilerimiz âyetin bunu da kapsadığını zannederek çok korkmuşlar ve Rabbimiz de bunun üzerine kaldıramayacakları yükü onların üzerine yüklemeyeceğini ifade ediverdi. Dolayısıyla insanın kendi iradesiyle def edemeyeceği kaldırıp atamayacağı bir kısım düşüncelerin kalpten geçirilmesi buna dahil değildir. İnsan kalpten geçen ve önüne geçemeyeceği vesvese gibi düşüncelerden dolayı hesaba çekilmeyecektir. Ancak kalpten geçirilen bu düşünceler kalpte kökleşir ve buna göre amel etmeye de niyetlenilirse o zaman bunlardan da hesaba çekilmemiz söz konusu olacaktır. Ama günah işlemeye karar verip bunu kalbinden geçirmekle beraber sonradan bu kararından dolayı pişman olur ve tevbe ederek vazgeçerse bu da bağışlanır. Ama meselâ bir kişi günah olan bir eylemi yapmayı kalbinden geçirse ve hemen ondan vazgeçmeyip onu düşünmeye devam ederse bu kişi günaha girer. İşte yarın Allah katında bundan dolayı hesaba çekilecektir. Aynen bunun gibi meselâ küfür olan bir fiili işlemeyi düşünen bir kimse de bu düşüncesinden hemen vaz geçmez ve bu ameli gerçekleştirmeyi düşünmeye devam ederse kâfir olur. Veya böyle kötü amelleri işlemeyi kalbinden geçiren, sürekli düşünen ve fakat fırsatını bulamadığı için onu gerçekleştiremeyen insanlar bu düşüncelerinden ötürü hesaba çekileceklerdir. Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde şöyle buyurdu: "Allah ümmetimin içinden geçirdiği şeyleri konuşup, onunla amel etmedikleri müddetçe bağışlamıştır" (Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd) Kalplerinizde niyet olarak sürekli taşıdığınız şeyler açığa çıksa da çıkmasa da, onları açığa vursanız da kalplerinizde gizleseniz de Allah onları bilmektedir. Bunların tamamı Allah için malumdur. Hiç bir şey Allah’a gizli kalamaz. Bundan dolayı insanların onu açığa vurmaları da gizli tutmaları da hiçbir mânâ taşımaz. Allah bunların hepsinden sizi hesaba çeker, ama: "Şüphesiz ki Allah dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah her şeye Kâdirdir" Sorumluluk kesinleştikten sonra dilediğini bağışlar dilediği için bunları siliverir, yok farz ediverir, dilediğini de hesaba katarak, silmeyerek azap ediverir. Bu ona kalmış bir şeydir. Kime azap, Kime mağfiret edeceğini Allah’tan başka da hiç kimse bilemez. Sadece diyoruz ki Rabbimiz insanların gerek işledikleri ve gerekse kalplerinden geçirdikleri günah amellerinden dolayı şirk koşmadan ölen kullarını affedebilir. Fakat küfür ve nifak ehlini de hem işlediklerinden ötürü hem de kalplerinden geçirdiklerinden ötürü hesaba çekecektir. Bundan sonra Bakara sûresinin "Amenerrasûlü" diye başlayan son bölümüne geldik. Bakara sûresinin son iki âyeti. İbni Abbas’tan bize intikal eden bir rivâyete göre "Amenerra-sûlü" diye başlayan bu son iki âyet Allah’ın Resûlü’ne Cibril vasıta-sıyla nazil olmamış, Allah’ın Rasûlü Miraç gecesi vasıtasız olarak bu âyetleri Rabbinden almıştır. Bakara sûresi Medeni bir sûre olduğuna göre Mi’râc da Mekke’de vaki olduğuna göre önceden nazil olan bu iki âyet Medine’de nazil olan sûrenin bu bölümüne yerleştirilmiştir demenin dışında bir şey bilmiyorum. Yine Müslim ve Nesei İbni Abbas’tan şunu nakil ederler: "Ra-sûlullah’ın yanında Cebrâil’in olduğu bir sırada gökten bir ses işitildi. Cebrâil başını gökyüzüne doğru kaldırdı ve: "Şu anda gökte açılan bu kapı şu ana kadar hiç açılmamıştır" Dedi. İbni Abbas devamla şunları söyledi: "O kapıdan iki melek indi ve peygamber (a.s) 'ın yanına gelerek şöyle dedi: "Ey Muhammed! Senden önce hiç bir peygambere verilmemiş ve sadece sana verilmiş olan iki nûr dolayısıyla müjdeler olsun sana! Bu iki nûrdan birisi Fâtiha sûresi, ötekisi de Bakara sûresinin son iki âyetidir. Bunlarda okuyup da sana karşılığı verilmeyecek hiçbir harf yoktur." Buyurulmuştur. Yine Buhârî ve Müslim’deki rivâyetlere göre Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Bakara sûresinin son iki âyetini bir gecede okuyan kişiye bu iki âyet yeterli gelir. Veya kötülüklere karşı onu korumaya yeterlidir." Buyurur. Hz. Ali Efendimiz de: "Âyet el Kürsîyi ve Bakara sûresinin sonlarını okumadan yatan kişinin İslâm’ı gereği gibi kavradığı görüşünde değilim. Çünkü bunlar öyle bir hazinedirler ki sizin peygamberinize arşın altından verilmiştir." buyurur. Şimdi bu iki âyeti de tanıyalım inşallah: Nüzul sebebiyle alâkalı rivâyetleri bir önceki âyetle ifade etmeye çalışmıştım. Bakara sûresinin 284. âyetinde buyurulur ki: "Kalplerinizde olanları gizleseniz de açığa çıkarsanız da Allah onunla sizi hesaba çekecektir." (Bakara 284) Âyeti nazil olunca bu âyet Ashab-ı kirama çok ağır geldi. Yıkıl-dılar, mahvoldular, perişan oldular ve Rasulullah’ın yanına gelerek şöyle dediler: Ey Allah’ın Rasûlü namaz, oruç, hac gibi emirlere güç yetirebiliyoruz ama bu âyet bizi çok korkuttu! Bizim buna gücümüz yetmiyor. Kalplerimizden bazen hiç de hoş olmayan şeylerin gelip geçmesine engel olamıyoruz. Bazen öyle şeyler gelip geçiyor ki kalplerimizden, tüm dünyayı verseler biz onların kalplerimizde bulunma-sını asla istemeyiz. Ama ne yapalım elimizde olmadan oluyor bunlar. Bu tür duygu ve düşüncelerin kalplerimizden geçmesine engel olamı-yoruz. Rabbimiz de bunların tamamından hesaba çekeceğini söylü-yor. Bu durumda bizim halimiz nice olur? diye dert yandılar. Sa-habenin bu sözlerine şahit olan Allah’ın Rasûlü: "Ne oluyor? Ne demek istiyorsunuz siz? Yoksa sizler de sizden öncekilerin peygamberlerine söylediklerini mi söylemek istiyorsunuz? Yoksa sizler de yahu-diler gibi mi demek istiyorsunuz? Yoksa sizler de onlar gibi: "Semi'na ve asayna" (işittik isyan ettik) Mi demek istiyorsunuz? Allah’ın âyetlerine itiraz etmek mi isti-yorsunuz? Allah’a yol göstermek, Allah’a akıl vermek mi istiyorsunuz? Hayır! Böyle yapmayın! Sizler: "Semi'na ve eta'na" Demeye bakın. "Duyduk ve uyduk. Duyduk ve aynen kabul ettik. Duyduk ve gereğini yerine getirmeye koyulduk. Ey Rabbimiz! Gufranını dileriz! Dönüş ancak sanadır. deyin" buyurdu. Allah Resûlü’nün bu tavsiyesini duyan sahâbe-i kirâm efen-dilerimiz Rasûl-i Ekrem’in öğrettiği bu ifadeleri hep birlikte okumaya başladılar. Okudukça dilleri ve kalpleri bununla yatıştı. Sakinleştiler ve sonra da işte "Amenerrasûlü" diye başlayan âyetler nazil oldu. Onların bu teslimiyetlerinden sonra da Rabbimiz bu âyetini inzal buyurdu. Yâni kullarının güçlerinin yetmeyeceği ve ellerinde olmayan sebeplerden dolayı işlediklerinden onların hesaba çekilmeyeceklerini Rab-bimiz ortaya koyuverdi. İşte bu minval üzere gelen Bakara sûresinin son iki âyetiyle karşı karşıyayız.