33:"Allah ey Adem! Onlara eşyanın isimlerini haber ver! Buyurdu." Allah sanki döndü Adem'e ve buyurdu ki ya Adem! Haber ver bunları isimleriyle! Ne bunlar? Az önceki gibi bilmiyoruz, ama bir şeyler var ortada. Ve Allah buyuruyor ki: Ey Adem sen bunları onlara haber ver! "Adem eşyanın adlarını onlara haber verince." O da onları sayıp dökünce, tek tek onlar hakkında haber verince. Yâni Hz. Adem Allah’ın bildirmesiyle bilebildiklerini ortaya ko-yunca. Deniliyor ki bu, eşyanın isimlerinin ortaya konulmasıdır. Veya yine deniliyor ki bu, eşyanın tabiatını bilmektir. Yâni eşyanın varlığının sebebini bilmektir. Hangi şey ne için yaratılmış? Hangi şeyin varlık sebebi nedir? İşte bunun bilinmesidir. Allah Adem’e işte bunu öğretmiştir. Peygamberlere hikmet verilmiştir de ondan peygamber olmuştur onlar. Nübüvvet, kitap ve hikmet verilir peygamberlere. Yâni: 1- Allah’tan haber verilir peygamberlere ki, bunun adı nübüvvettir. 2- Kitap verilir peygamberlere ki, bu da Allah’ın toplumuna ulaştırmasını istediği bilgileri, arzularıdır. 3- Bir de hikmet verilir peygamberlere. Bu da neyi nerede ve nasıl gerçekleştireceğinin bilgisidir. Yâni hikmet gereği hareket etmesinin bilgisidir. Allah âyetleriyle hadîselerin birleştirilmesi, âyetlerin ha-yatla birleştirilmesidir. İşte bu hikmet burada anlatılan bilgidir de den-miş. Yâni Allah Hz. Adem’e eşyanın hakikatini öğretiyordu. Bu, kullukta şu anlama gelir, şu da şu anlama gelir diye eşyanın hakikati öğretiliyor. Bunu şurada kullanman lâzım. Ben bunu şunun için yarattım. Bunun görevi şudur. Şunun varlık sebebi şudur. Sakın bunu burada kullanmayasın. Bu burada olmasın gibi eşyanın varlık sebebi bilgisi öğretiliyordu. Meselâ bıçağı ben ekmek kesmek için yarattım, sakın bunu insan kesmekte kullanmayasın. Taşın varlık sebebi şudur, sakın ha onu meyhane yapımında kullanmayasın. Üzümün varlık sebebi şarap değildir. Domuzun varlık sebebi yemek değildir. Ağzın varlık sebebi onu sadece yemek yemede, çay içmede kullanmak değil vahyin sözcülüğünde kullanmaktır, gibi eşyanın varlık bilgisi ve hikmeti, hakikati öğretiliyor. Buğday bunun içindir, ateş şunun içindir, erkek bunun içindir, kadın şunun içindir, elbise bunun içindir, insan bunun içindir, hayvan bunun içindir, melek şunun içindir, yağmur bunun içindir, kar bunun içindir, sema bunun içindir, arz bunun içindir gibi eşyanın hakikati anlatılıyor. İşte Allah’ın kendisine öğrettiği bu bilgileri Hz. Adem birer birer sayıverdi.. Melekler anlamazlar bunu, bilmezler onlar. Bilmeleri de ge-rekmez zaten. Çünkü Allah onları öyle yaratmıştır. Onların böyle yeryüzünü idare edecek, yeryüzünde Allah adına Allah’ın yasalarıyla adâleti gerçekleştirecek bir hilafet görevleri yoktur. Onlar sadece Allah yap! der ve hemen yaparlar. Neden yapılacak? Niçin yapılacak? Nasıl yapılacak? bunu düşünmez onlar. Yağmuru yağdırın! der Allah, yağdırırlar. Şunu öldür! der Allah, öldürürler. Veya şunun amellerini yazın! der Allah, yazarlar, bunu silin! der Allah silerler, tamam başkasını an-lamaz onlar. Anlamaları da gerekmez zaten. İnsan öyle değildir ama. Hele bu insan Peygamberse veya peygamber yolunun yolcusuysa elbette onun bir şeyler anlaması gerekecektir. Madem ki tüm varlıklara egemen olarak yaratılıyor, madem ki tüm varlıklara hükmedecek, o halde hâkimiyeti altındaki varlık-ların tabiatlarını, karakterlerini, özelliklerini ve varlık sebeplerini de bilecekti bu insan. Çünkü idaresi altındaki varlıkları tanımayan birisinin onları mutlu edecek bir düzen kurması mümkün değildir. İşte anla-ması gerekenleri öğretti Allah Adem’e. Ve sonra meleklere buyurdu ki: "Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını ben bilirim! Açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeyi de ben bilirim! Buyurdu." Sonra Allah meleklere dönüp buyurdu ki: "Ben size dememiş miydim?" İşte şimdi Allah sözünün mahiyetini biraz daha güzel anladık. Bakın az evvel demeye çalışmıştık ki, Allah meleklerine soru soruyor. Düşünüyoruz, soruyu soran kim? Allah. Allah ki gaybın da şe-hâdetin de Âlimi. Allah ki her şeyi bilen, Alîm olan, Habîr olan, Allâ-m’ul Guyûb olandır. Yâni bilgi kendisinden olan, her şeyi tam bilen bir Allah soruyor. Peki kendisine sorulan kim? Kime soruluyor bu soru? İnsan veya melek. E ne bilsin ki bunlar? Kur’an’ın tarifiyle cahilin cahili denen bu insan nereden bilsin ki bu sorunun cevabını? Ha! Öyleyse anlıyoruz ki, soru değil bunlar. Soru olarak sormuyor Allah bunları. Ya da cevap isteyen sorular değildir bunlar. İstişare de değildir bunun mahiyeti. Peki nedir ya bunlar? Bunlar birer ihbardır, haber vermedir, haberdar etmedir. Bakın bu iş, işte böylece olmuştur diye haber veriyor Allah. Bir vakitler melekler vardı, sonra ben babanızı var etmek istedim. Ben istedim, ben istediğim için oldu bu. Babanı da, seni de var eden benim. Ben var ediyorum sizleri. Sizler varlığınız konusunda başka hiç kimseye değil bana borçlusunuz. Bana muhtaçsınız demek adına anlatıyor Rabbimiz bütün bunları. Öyleyse kime minnet duyacağınızı, kime kulluk yapacağınızı anlayın! demektir bunun mânâsı. Evet ben sizin açığa çıkardıklarınızı da gizlediklerinizi de bilirim. Acaba burada açığa çıkarılan ve gizlenen neydi? diye bir soru sorulursa bu konuda şunları diyebiliriz: Melekler açıktan açığa dediler ki: “Ya Rabbi yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak bir insan mı yaratacaksın?” Meleklerin bu sözü açıklanan, açığa çıkan bir sözdü. Ama melekler arasında farklı bir yapıda bulunan İblis de içten içe bir hesap içine girmişti. Eğer bu Adem yaratılırsa ben buna karşı mutlaka bir tavır alırım diyordu. İşte gizlenen de buydu denmiş Allahu âlem. Bundan dolayı ben sizin açığa çıkardığınızı da gizlediğinizi de bilirim buyurdu Rabbimiz. Yâni Rabbimiz açıkladıklarını biliyordu meleklerin, gizlediğini biliyordu İblisin. Melekler ne dediler?: Ya Rabbi seni tesbih ve tenzih ederiz! Ya Rabbi bizim bilgimiz yok, ancak senin öğrettiğin kadar var. Ancak senin öğrettiğin kadar biliyoruz, başka bilmiyoruz ya Rabbi dediler. Bu gerçekleşince, yâni Adem’in bilgilenmesi gerçekleşince, bu sefer sıra onun büyüklüğünü kabule geliyor. Sonra Allah buyurdu ki meleklere: