Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

34. Ayet

34Bakara Suresi

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin.” demiştik. İblis dışında hepsi secde etti. O diretti, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

34. Meleklere “Adem'e secde edin” demiştik, İblis müs­tesna hepsi secde ettiler, O ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.” "Secde edin Adem’e!" Onlar da: "Hemen secde ettiler, ama İblis; o secde etmedi." Âyet böyle anlatıyor. Tüm melekler secde ettiler, ama İblis secde etmedi. Peki acaba o da secdeyle emredilmiş miydi? Yâni İb­lise de secde emri verilmiş miydi? Hani burada sadece: "Melek­lere secde edin!" dedik deniyor. Bu secde emrinin içinde İblis yoktur. Acaba bu emir ona da şamil miydi? Filan deniyor. Evet A’râf öyle di­yordu. Allah ona da secdeyle emretmişti. Peki o bir melek miydi? Ha­yır o melek değil bir cindi. "O cinlerdendi ve Rabbinin emrinin dışına çıktı." (Kehf: 50) Âyeti bunu anlatır. Bu âyet onun bir cin olduğunu anlatır. İblis, nass ile sabittir ki; cinlerdendir. Çünkü bakın secde etmemeyi becerebilmiştir İblis. Eğer bir melek olsaydı bunu becermesi mümkün değildi. Çünkü melek, ke­sinlikle Allah’a isyan edemez. Sonra yine Kur’an-ı Ke­rîm’de İblisin so­yundan söz edilir. İnsanların ilk atası nasıl Hz. Adem Aleyhisselâm ise, cinlerin aslı ve ilk atası da İblistir. Bu da onun bir Melek olmadı­ğını gösterir. Zira meleğin zürriyeti yoktur. Onlarda erkeklik dişilik söz konusu değildir. İblis meleklerden olmadığı halde bu secde emrinin ona da tahsisi konusunda şöyle denmiş: İblis melek olmadığı halde kendisini meleklere benzetmiş, onlar gibi Allah’a kulluk yapmaya çalı­şan bir cin idi de Allah’ın bu emrine onun için muhatap olmuştur de­mişler. Peki bu secde nasıl bir secdeydi? Bu konuda uzun uzun söz edilmiş, ama diyoruz ki: Vallahi nasıl olursa olsun bu bir gö­revdi, Allah emretmişti, onlar da yapmışlardı ve caizdi bu. 1- Cumhura göre bu secde, yüzün yere konulması şeklinde ol­muştur. 2- Kimileri bunun Adem’e doğru oluş mânâsına bir secde ol­du­ğunu demeye çalışmışlar. 3- Kimileri bu selâm anlamında bir secdedir demişler. Nite­kim daha önceleri selâmlama anlamına secde caizdi de sonradan bizim şeriatımızda kaldırılmıştır demişler. 4- Kimileri bunun kesinlikle şu bildiğimiz mânâda Allah’a secde mânâsına gelemeyeceğini, çünkü eğer böyle olsaydı şey­tanın kesinlikle bu secdeyi reddetmeyeceğini, zira daha önceden zaten Al­lah’a secde edip durduğunu filan demeye çalışmışlar. Ama diyoruz ki bu secdenin şekli, biçimi ne olursa olsun, na­sıl olursa olsun Allah emretti onlar da yaptılar o kadar. Velev bu secde şu bildiğimiz Allah’a yapılan secde bile olsa. Zira bunu em­reden Al­lah’sa caiz mi, değil mi? diye düşünmenin anlamı da yoktur yâni. Al­lah emretmişse yapılır bu. İşte emretmiş ve yapılmış. Bu secde: 1- Bizzat kişinin önüne, ayağına kapanmak biçiminde de olabi­lir, hiçbir mahzuru yoktur, olabilir Allah dedikten sonra. Hani kardeşle­rin birbirleriyle evlenmeleri de yasaktır ama Allah evlenin! deyince Hz. Adem’in çocukları evlenivermişlerdi birbirleriyle ve hiç bir mahzur yoktu bunda. Veya Yusuf Aleyhisselâm'ın kardeşlerinin de Hz. Yu­suf’a böyle secde ettiklerini anlatır Kur’an. 2- İkinci bir anlamıyla bu secde; şeytanın yapmadığı, Mele­ğin yaptığı şeydir. Yâni boyun eğmektir. Kabul demektir. Tamam ya Rab-bi! Kabul ya Rabbi! deyip ondan intikal eden her bir emri uygula­maya koymak demektir. Namaz secdesi değildir tabii bu. Allah’tan in­tikal eden her bir emir karşısında yapılacak secde. Tamam Ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! İnandım ya Rabbi! Kabul ya Rabbi! diyerek kişinin boyun bükmesinin, teslim olmasının ve uy­gulamaya koymasının adına secde denir. Hangi emri aldık Al­lah’tan? İlmin farziyeti emri mi? Tamam ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! Amenna ya Rabbi! Hemen uy­gulamaya koyuyorum ya Rabbi! diyerek hemen ilim öğrenmeye başlı­yorsak bilelim ki biz tıpkı melekler gibi Allah’a secdeyi gerçekleştiriyo­ruz demektir. Ama Allah’tan bize intikal eden her bir emir karşısında ukalalık eder, duymazdan gelir, savsaklar ve hemen uygulamaya koy-maz­sak, o zaman da biz şeytanın safında yer alıyoruz demektir. Na­maz emri böyledir, tesettür emri böyledir, zekât emri böyledir ve tüm emirler böyledir. Hani: "Mü'minler de "sücceden ve kıyama" Geceler­ler." (Furkân: 64) Diyordu ya Furkân sûresi. Meselâ namazı tamam kabul ettim ya Rabbi! Derler. Orucu kabul ya Rabbi! Tamam ya Rabbi! Derler, ama bunu sadece sözde bırakmazlar, hemen uygulamaya koyarlar diyordu. 3- Secde bir de yöneliş demektir. Adem kıbledir ama Al­lah’a secde ediliyor demektir. Hani biz şu anda Kâbe’ye değil de Kâbe’ye doğru secde ediyoruz ya, işte buradaki secde de Adem’e doğru oluştur da denmiş. Yâni ey benim meleklerim bu andan iti­baren hare­ketleriniz, yaşayışlarınız Adem’e doğru olacaktır de­mektir bunun mâ­nâsı. O ana kadar Meleklerin bir görev alanları vardı. O da sadece Allah’ı tesbih ve takdis. Ama sanki insanın ya­ratılmasından sonra Rab-bimiz Meleklere ikinci bir görev mahalli daha belirliyor ki o da Adem’e, insana doğru oluş, insanın hizme­tine giriştir tabiri caizse. E bakıyoruz Cebrâil’in işi Adem’e doğru, yâni vahiy getir­mek. Azrail’in işi de insana yönelik, bizim canlarımızı almaya yöne­lik. Mîkâ-il’in işi de bizim karımızı, boramızı, rüzgarımızı ayarlamaya görevli. İs­râfil bizim surumuzu üfürmekle vazifeli. Sağımızdaki, so­lumuzdaki Melekler bizim hesabımızı tutmakla görevli. Hafaza me­lekleri bizi ko­rumakla görevli. Sanki Kur’an’da bize tanıtılan bütün meleklerin görevi Adem’e, insana doğru yöneliktir. Hattâ kıyametin kopmasıyla ilgili âyetlerde deniliyor ki: "Sura üfürülecek gökyüzü ve yeryüzündeki bütün canlılar ölecek, ama Allah’ın dilediği müstesna." (Zümer 68) Deniyor. Âyetten anlıyoruz ki; demek ölmeyen de olacak­mış, yâni kıyametin dışında kalan da varmış. Elbette eğer kıyamet insan için idiyse, yâni kıyamet bu âlem için idiyse bu da mümkün­dür. Me­selâ arşı taşıyan meleklerin ölmeyeceklerine dair bu mâ­nâda rivâyet­ler vardır. 4- Bu secdenin tıpkı şu bizim toprağa secde etmemiz gibi ol­ması da mümkündür. Yâni biz şu anda toprağa secde ediyoruz; ama hiçbir zaman toprağa tapınmıyoruz. Allah toprağa secde edin dediği için secde ediyoruz. İşte tıpkı bunun gibi Allah secde edin dediği için secde ettiler diyoruz.. İblis onun şeytanlıktan önceki adıdır. Gerçi "İblis" karıştır­mak­tan gelir biraz da. Karıştıran demektir. Şeytan ise iblisin yap­tığı işi yapmaktır. Yâni secde etmeme işine, secdeden kaçınma eylemine de şeytanlık denir. "İşte böylece Biz, her bir peygambere insan ve cin şeytanları düşman kıldık" (En’âm 112) Deniyor ya. Öyleyse insanlardan her kim ki; Allah’tan kendi­sine intikal eden her bir emir karşısında boyun bükmez, tamam ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! İnandım ya Rabbi! Kabullendim ya Rabbi! hemen uygulamaya koyuyorum, söz ya Rabbi! Bak bunun ameline başladım ya Rabbi! demiyorsa, emri savsaklıyorsa, geciktiriyorsa, te­hir ediyorsa, duymazdan geliyorsa, o kişi şeytanlık yapıyor demektir. Giyim kuşam konusu, yeme içme konusu, sosyal konular, ekonomik kaygılar, ya da siyasal yapılanma konusu, hangi konu olursa ol­sun; kim ki Allah’ın isteğinin ötesinde hareket ediyor, yâni Allah’a boyun eğmiyor, secde etmiyorsa, işte bu adam şeytanlık yapıyor demektir. Yan çizdi ve müstekbir davrandı, (ihtiyacım yok tav­rına girdi) ve kâfirlerden oldu." Müstekbir davrandı şeytan. Burada istikbar kavramıyla alâkalı biraz bilgi vermemiz gerekiyor. Allah'a istiğna ve isyan, Allah’ı kale almama, hayatını, hayat programını Allah’a sorma gereği duymama, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı aldırış etmeme gibi anlamları ihtiva eden büyüklenme. Bu niteliklere sahip olan kişiye de müstekbir denir. Kelime olarak istikbar, büyük olma anlamındaki "ke-bü-ra" kökünden gelir ve büyüklenme anlamını dile getirir. Aynı kökten gelen tüm kelimeler de büyüklük ve büyüklenmeyle ilgili anlamlar taşır. Meselâ kebir, büyük; kebire, büyük şey; ekber, daha büyük, en büyük; kibriya, büyüklük, yücelik, ululuk; ikbar, büyük görme; tekbir, büyükleme, yüceltme, ululama; tekebbür, büyüklenme; mütekebbir, büyüklenen demektir. Büyüklük Allah'a özgü bir niteliktir. Bu nedenle "ke-bü-ra" kökünün tüm türevleri genellikle Allah'ı nitelemek, adlandırmak, yüceltmek için kullanılır. Sözgelimi büyüklük anlamındaki Kibriya, Allah'ın sıfatlarındandır. Mütekebbir de Allah'ın güzel adlarından (esmau'l-hüsna) birisidir. Bu nedenle müslümanlar her fırsatta Allah'ın büyüklüğünü, yüceliğini dile getirmekle yükümlüdürler. Meselâ, kulluğun en büyük işareti olan namaza, "Allahu ekber" denilip (tekbir) Allah'ın ismi yüceltilerek başlanır. Namaz sonunda Allah Tealâ, yine "Allahu ekber" (Allah en büyüktür) denilerek tesbih edilir. Kurban ve Hac ibadetleri sırasında, Şeytan taslanırken, Kâbe tavaf edilirken, büyüklüğün Allah'a özgü olduğu "Allahu ekber" denilerek, tekbirle ilan edilir. Şaşırtıcı her durumda da tekbirle, "Allahu ekber" denilerek Allah'ın ismi yüceltilir, yaratılmışlara özgü niteliklerden soyutlanır, tenzih edilir. Ke-bü-ra kökünden gelen kibir, tekebbür ve mütekebbir kelimeleri gibi, istikbâr ve müstekbir kelimeleri de insan için ancak olumsuz bir durumu belirtmek ya da adlandırmak için kullanılır. Bu bağlamda istikbar kelimesi büyüklenme, büyüklük isteğinde olma, bu istekle yeryüzünde bozgunculuk çıkarma, başkaları üzerinde rableşme ve kendinde kibir içinde bir büyüklük vehmetme anlamlarını dile getirir. Bütün bu nitelikler müslüman tanımının dışına, kâfir insan tipine özgü niteliklerdir. Çünkü müslüman olan, tevazu ile Allah'a teslimiyet demektir. Dolayısıyla müslümanın temel nitelikleri tevazu (alçak gönüllülük) ve hilm (yumuşak başlılık) dir. İstikbar ise, hepsi de küfürle eşanlamlı ya küfrün nedeni veya sonucu olan isyan, zulüm, azgınlık ve sapkınlık gibi niteliklerle ilişkilidir. Kur'an'a göre istikbar, insanlara tepeden bakma, onları küçük görme gibi kâfirin en tipik özelliklerinden birisini temsil eder. Bunu kelimenin kullanıldığı çok sayıdaki ayette açıklıkla görmek mümkündür. Semud kavminin istikbarı ve bunun neden olduğu küfür şöyle dile getirilir: "Sonra (Salih'in) kavminin kibirli (istikbâru) önde gelenleri, hakir görülen insanlara dediler ki; "Siz Salih'in Rabbi tarafından gönderilen biri olduğunu kesin olarak biliyor musunuz?" Onlar da;"Biz onunla gelene iman ediyoruz" dediler. Ama kibirlenenler (istikbâru) dediler ki: "Biz ise sizin iman ettiğiniz şeye iman etmiyoruz" (A'raf,75-76). Aşağıdaki örnekler de kâfirlerin istikbârını ve bunun sonuçlarını ortaya koymaktadır: "Ayetlerimizi yalanlayıp onların karşısında istikbâra kapılanlar, işte onlar ateş halkıdır" (A'raf,36); "Firavun'a ve adamlarına; onlar istikbarda bulundular ve böbürlenen bir topluluk oldular" (Mü'minun, 46); "Sana ayetlerim vasıl oldu da sen onlara iftira ettin ve istikbarda bulundun, iman etmeyenlerden biri oldun" (Zümer,59). "Teğa" ve türevi olan "tuğyan" da İstikbarın başka bir yönüne ışık tutar. "Tuğyan", engellere bakmaksızın ve özellikle de ahlâkî ve dini kuralları çiğneyerek yola devam etme, kendi gücüne sınırsız biçimde güvenme, yaratıcıyı hiçe sayma ve inkâr etme anlamlarını dile getirir. "Sana indirilenin onların birçoğundaki tuğyan ve küfrü artıracağı muhakkaktır" (Mâide,64) ayeti, istikbarın küfürle özdeş azgınlığını dile getirir. İstikbârla anlam ilişkisi içindeki kelimelerden biri de "is-tiğna"dır. "İstiğna", insanın kendini zengin, Allah'tan ve başkalarından müstağni sayması ve sonuç olarak kendi gücüne sınırsız bir güven duymasıdır: "Yo, doğrusu insan küstahlığını ortaya koydu. Kendini ihtiyaçsız görüyor (Alak,6-7). Örnek olarak ayetlerde görüldüğü gibi istikbar İblis, Firavun ve Karun gibi tipik kâfirlerin; peygamberlerin davetine karşı çıkarak Allah'ın ayetlerini yalanlayan, peygamber ve mü'minleri aşağı gören, büyük bir şımarıklık ve küstahlıkla yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, insanlar üzerinde egemenlik kurarak onlara zulmeden, sömüren küfür toplumunun ileri gelenlerinin değişmez niteliğidir. Bu yönüyle istikbâr küfrün en temelli ve evrensel öğelerinden birini temsil eder. İstikbar içindeki müstekbirler, her peygamberin tebliği sırasında yaptıkları gibi Hz. Muhammed'in tebliği sırasında da onun karşısına dikilmiş; Allah'ın ayetlerini yalanlamış, mü'minleri küçük ve aşağı görmüş, zulüm ve sömürü üzerine kurulu düzenlerini, saltanatlarını korumak için her türlü işkence ve cinayete başvurmuşlardır. İstikbârın bu evrensel niteliği, günümüzde de kâfir düzenlerin müslümanlara karşı tutum ve davranışlarında açık bir biçimde kendini göstermektedir. Evet, anlıyoruz ki kibir, büyüklenmek, büyüklük taslamak, ululuk iddia etmek şeytan'a ait bir özelliktir. Yine anlıyoruz ki küfür ve inkârın en önemli sebebi kibirdir. Bunu Hz. Adem (a.s)'ın kıssasında görmek mümkündür. Nitekim şeytan'ın kibrinden dolayı isyanından sonra, inkâr ve isyan edenlerin çoğu kibir nedeniyle isyan etmişlerdir. Hz. Musa'nın apaçık delilleri karşısında Firavun inkâr etmişti. "Sonra da Musa'yı ve Harun'u, firavun ve topluluğuna mucizelerimizle gönderdik. fakat onlar, kibirlendiler ve suçlu bir kavim oldular" (Yûnus,75). Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde inkâr eden zengin ve ileri gelen insanlar kibir neticesinde inkar etmişlerdir. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır: "En sonunda da sırt çevirdi. Büyüklük tasladı ve şöyle dedi: "Bu eskilerden kalan bir sihirden başka bir şey değildir" (Müddessir,23-24) Zenginlik, ululuk ve makam sahibi olmakla kibrin yakın alaka-sı, Allah Teâlâ'nın şeytan'a şu hitabında görülmektedir: "Kibirlendin mi, yoksa kendini yüce mi zannettin?" (Sâd,75) Kibir inkârda önemli bir rol oynadığından Allah Teâlâ Kur'an'da kibirden ve bu kelimenin türevleri olan istikbâr, müstekbir ve kibriya'-dan sık sık bahsetmektedir, Hz, Nuh (a.s) oğluna vasiyet ederken "İki şeyden seni men ederim, biri şirk diğeri kibirdir" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel,I,170) Ebu Reyhâne (r,a) Hz. Peygamber (s.a.s)'den şöyle rivayet etmiştir: "Cennete kibirden hiçbir şey giremez". Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben, kamçımın şaklaması ve ayakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir midir?" Hz, Peygamber (s.a.s) "Hayır bu kibir değildir. Allah güzeldir güzeli sever Kibir hakkı küçük görmek ve başı gözü ile insanlarla alay etmektir" (Müslim, İman, 47; Ahmed b Hanbel, lV, 133-134) buyurdu. Bu hadis-i şerif hakk karşısındaki alaycılık ve inkârın kibir olduğunu anlatmakla birlikte insanlarla alay etmenin kibirden kaynaklandığına işaret etmektedir. Hz. Peygamber yanında sol eli ile yemek yiyen bir adama "sağınla ye" demiştir. Adam "sağımla yiyemiyorum" deyince Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yiyemez ol; Bu adamın sağıyla yemek yiyemiyorum demesi yalnızca kibrindendir" (Müslim, Eşribe, 107) Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç bir kimse cehenneme girmez; kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür bulunan hiç bir kimse de cennete gire-mez" (Müslim, İman,147,148,149; Ebû Dâvud, Libâs, 26; Tirmizi, Birr, 610; İbn Mâce Mukaddime, 9; Zühd,16), Bu hadis-i şerifin Müslim'in Sahih'indeki bab başlığı, "kibrin haram olması ve bunun açıklanması" şeklindedir. Buradan da anlaşılacağı gibi kibir haram olan kötü huylardan birisidir. Hadisteki ifade kibirli insanın cennete giremeyeceğini anlatmaktadır. Ancak buradaki kibir, Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e karşı olan kibirdir. Ahlâkî bir özellik olarak kibir, başkalarını küçük görmek ve onlarla alay etmek anlamıyla düşünülürse bu özellik insanı dinden çıkaran bir özellik değildir. Ancak haramdır, insanı dinden çıkarabilecek fiiller işlenmesine sebep olabilir. Böyle bir özellik sahibi de cehennemde kibrinin cezasını çektikten sonra Allah'ın afv ve mağfiretiyle cennete girecektir, Nitekim bir âyet-i kerime'de Allah Teâlâ: "Biz onların kalplerindeki kin ve hasedi çıkaracağız" (Hicr,47) buyurarak, cennete giren insanların kalbinden dünyadaki ahlâkî kusurlarının temizleneceğini anlatmaktadır. Bu konudaki bir başka hadis-i şerif şöyledir: "Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah'ın huzuruna, Allah kendisine gazaplanmış olarak çıkar" (Ahmed b. Hanbel, II, 118). Bu hadis kibirlinin âhiretteki durumunu gözler önüne sermektedir. Bu tür bir ga-zab-ı ilâhiye sebep olarak Hz. Peygamber insanın elbisesini sürüyerek çalım satmasını ve kibirlenmesini de göstermiş ve: "Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz" (Müslim, Libâs, 42) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifler ahlâkı bir kusur olan kibrin Allah nezdinde ne derece kötü kabul edildiğini anlatmaktadır. Bir başka kibir şekli olan hakka karşı büyüklenmek ise kâfirlikle bir kabul edilmiş ve lanetlenmiştir. Hz, Peygamber şöyle buyurur: "Mütekebbirler kıyamet gününde, insan yeklinde küçük karıncalar gibi hasredilir. Bütün her taraflarından zillet onları kuşatır..." (Tirmizî, Kı-yâme, 47) Hz, Peygamber, kibirlilerin cehenneme gireceğini şöyle anlatmıştır: "Cennet ile cehennem münakaşa ettiler. Cehennem şöyle dedi: "Bana zâlimlerle kibirliler girecek" Cennet onu şöyle cevapladı. "Bana zayıflarla yoksullar girecek" Bunun üzerine Allah (c.c) berikine "Sen benim azabımsın seninle dilediğime azap ederim" buyurdu. Ötekine de "Sen benim rahmetimsin, Seninle dilediğime rahmet ederim Sizin her biriniz için dolu dolu insanlar var" (Müslim, Cenne,34,35,36) buyurdu. Bu konudaki kudsi bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Kibriyâ ridam, azâmet izârımdır. Kim bu ikisinden herhangi birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım" (Ebû Dâvud, Libâs,25; İbn Mâce, Zühd,16). Hz. Peygamber (s.aş) kibri zemmettiği gibi, kibrin müspet karşıtı olan tevâzuyu da övmüştür. Bir hutbelerinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah azze ve celle bana şöyle vahyetti: Mutevâzî olun, öyle mütevâzî olun ki, biriniz diğerine karşı övünmede bile bulunmasın" (ibn Mâce, Zühd, 16) İslâm bir ahlâkî kusur olan kibri yasaklamıştır. Böyle bir kibir haramdır, Allah'ın rahmetinden kovulma sebebidir. Ancak bir kibir daha vardır ki Kur'an bunu "Müstekbir" ifadesiyle ifade etmiştir. Müstek-birler Allah'ın arzında bizzat kendi güzelliklerini tesis etmek için gayret gösteren azgınlar ve zorbalardır. Bunlar Allah'ın kullarını kendi köleleri yapmak için Allah'ın dinine karşı büyüklenirler. Allah Teâlâ bu çeşit insanlar için şöyle buyurmaktadır: "İşte âhiret yurdu; Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) sonuç muttakilerindir" (Kasas,83). Evet, İblis bu olayla birlikte kâfir oldu, küfrü açığa çıktı veya: "Ve o kâfirlerden oldu." Bölümünü Elmalı merhum ve bazıları: "O kâfirlerdendi" şek­linde anlamışlar. Yâni o zaten önceden de kâfirlerdendi. Şey­tanın kâ­firlerden olduğunu Allah ezelî ve ebedî ilmiyle biliyordu. Veya sonu­cun böyle olacağını Allah biliyordu. Kaderde İblis kâfir­ler defterinde kayıtlıydı da bu emirle küfrü ortaya çıkıverdi demiş­ler. Halbuki Allah ona imkân tanıdı. A’râf’ta anlatılır: "Ey İblis sana secdeyle emrettiğim halde seni secde etmekten engelleyen neydi?" (A’râf: 12) Yâni tabiri caizse bir mâzeretin mi vardı? Duyamadın mı? Emre intikal mı edemedin? Kulağında bir rahatsızlığın mı vardı? Be­linde secdeye engel bir ağrın mı vardı? Niye secde etmedin? diyerek Rab-imiz aslında ona fırsat tanıyordu. Tevbe ve geriye dönüş imkânı veriyordu. Aslında Allah, onun herhangi bir mâzeretinin olup olmadı­ğını biliyordu. Ama yine de ona bir imkân tanı­yordu. Garip ki şeytan Allah’ı tanıyor, Allah’ın gücünü kuvvetini bili­yor. Peki niye böyle yaptı? Niye secde etmedi? Veya şeytan denen varlık niye var? Niye varlığına izin verdi Allah? Veya isyan edip kul­luktan çıktığı halde neden defterini dürmedi? Vallahi işin o yanını ben bilemem, bilmem de gerekmez zaten. Peki ben neyi bile­ceğim? Yâni nesini bileceğim şeytanın? Ben onu düşman bilece­ğim, ondan kaça­cağım, onu dost bilmeyeceğim, benim şu anda üzerinde yürümeye çalıştığım sıratı müstakimin üstünde bu şeytan var bileceğim, beni kandırıp bu yoldan alıkoyabilmek için izinleri kaldırdığını, her ân fırsat kolladığını bileceğim, ona karşı dikkatli davranmam gerektiğini bilece­ğim. İşte onunla alâkalı kul olarak benim bilmem gerekenler bunlardır. "Kâfirlerden oldu." Yâni örtenlerden oldu.. Allah hakikati ortaya çıkarttı, ama o örttü. Peki hangi hakikatti bu, Allah’ın ortaya çıkardığı halde şeytanın örttüğü? 1- Allah’ın "Adem’e secde edin!" Emri açığa çıkmıştı, ama şey­tan secde etmedi, bu emri uygulamaya koymadı. 2- Adem’in halîfelik özellikleri açığa çıkmıştı. Ayan beyan göz­leri önünde Allah bunu ispat etmişti, ama şeytan bu hakikatin üstünü örtüvermişti. Zaten: "Kim, bile bile hiçbir özrü yokken namazı terk ederse o kâfirdir." Hadis-i şerifin mânâsı da budur işte. Yâni insan namaza olan imanını eylem olarak göstermezse küfrediyor demektir bu adam. Yâni namaza inandım dedi de kılmadı mı, inandım demesine inanmamak lâzım gelecektir. Şunu da söyleyelim burada: Şeytan Allah’ı inkâr ettiği için kâfir olmadı da Allah’ın emrine itaat etmemesi sebebiyle kâfir ol­muştur. Secdeyi terk etti, üstelik secdesizliği savunmaya kalkıştı. Bir kimse meselâ tesettür konusunda secde etmese, yâni hemen uygulamaya koymasa, bu ameli küfürdür. Ama bir de bu tesettür­süzlüğü savunma boyutunda bir tavır sergilerse o kesin kâfir ola­caktır. Evet bir imtihan gerçekleştirdi Rabbimiz. Adem, melekler ve İbli­sin konu edildiği bir imtihan gerçekleştirildi. Bu imtihanın so­nunda melekler kazanan, şeytan da kaybeden olmuştu. İşte bu noktadan itibaren insan için bir yol, bir hayat başlı­yordu yeryüzünde. Ama unutulmamalıdır ki, bu hayatı başlatan Allah’tır. Yeryüzünde başlayan bu yeni hayat, Allah’la başlıyordu. Hayatı baş­latan Allah’tı. Başlangıçta Allah var. Melekler var yanı başında ve de şeytan var. Öyleyse şunu kesinlikle bir saniye bile hatırımızdan çıkar­ma­malıyız ki, hayatımızda hep Allah olacak, hayatımızda hep me­lekler olacak ve de İblis olacaktır. Bunu peşin peşin kabul etmek zorunda olacağız. Zira bu hayatta tüm problemlerimizi buna bina etmek ve bu açıdan çözümlemek zorunda kalacağız. Eğer Allah’ı diskalifiye ederek bir insan tanımı yaparsanız, melekleri yok farz ederek bir insan port­resi çizmeye kalkarsanız, İblissiz bir insan modeli düşünmeye kalkar­sanız şunu kesinlikle bilesiniz ki, bu in­sanla alâkalı hiçbir sıhhatli so­nuca varamazsınız. Bir defa elde bir diyeceksiniz ki, yaratıcısı sürekli onunla beraberdir. Sürekli onun üzerinde hâkim ve gözetleyicidir. Yalnız değildir o. Başıboş değil­dir insan ve yaratıcısından uzak kesin­likle bir hayat yaşayamaz. Yine meleklerden de bu insan kesinlikle kendisini soyutla­ya­maz. Etrafında sürekli melekler vardır onun, kendisini koruyan, amel­lerini yazan, ölür ölmez kendisini hesaba çekecek olan. Onun dünya­sında me­lekler vardır. Ona, onun hayatını düzenleyecek vahiy getiren me­lekler var, yağmurunu yağdıran, rüzgarını estiren ve tüm çevresini şekillendiren melekler var. Ve bir de hemen yanı başında da ka­nında, damarlarında dolaşan ve sürekli onun kulluğunu bitirmek için fırsat kollayıp onun gafil bir zamanını yakalamaya çalışan İblis var. Onu kendi cehennemine gönderip orada yalnızlıktan kurtulma planları ya­pan şeytan var. Evet şimdi, siz insanı tanımak, insanı tanımlamak mı is­tiyor-sunuz? İnsanı tanımak ve onu mutlu etmek mi istiyorsunuz? İnsan için ona en uygun bir sistem, bir hayat tarzı geliştirmek mi istiyorsu­nuz? Eğer bu insanı, onun yaratıcısı olan Allah’ın onunla alâkalı bil­dirdiği vahiy birimlerinden habersiz olarak onu sadece maddeden, sadece bedeninden ibaret zannedip bu mad­desinden başka ne Allah, ne melek, ne iblis, ne de ölüm ötesiyle ve ne de yaratılış berisiyle il­gisi olmayan bir insan kabul eder ve tüm sisteminizi böyle bir insan üzerine bina etmeye kalkışırsanız, bu insanı zinhar mutlu edemezsi­niz. Zinhar bu insanı bunalımlardan kurtaramazsınız. Ne kendinizi, ne de toplumu kesinlikle intiharlar­dan kurtaramazsınız. Ama insanı Al­lah’ın tanıttığı gibi böylece ta­nır ve ona yaratıcısının çizdiği hayat programını uygularsanız işte o zaman insanla alâkalı en sıhhatliyi bulmuş olursunuz. İşte o za­man insanı mutlu etmiş ve tüm bunalım­lardan kurtarmış olursu­nuz. Bunun başka hiçbir çaresi yoktur. Bu hadîseden sonra Hz. Adem ve Havva cennete yerleştiri­lir. Bu Cennet ulemânın çoğunluğuna göre Cennet’ül Me’vâ dır. İsfahanî gibi kimileri de bu cennetin yeryüzünde bir bahçe olduğunu demeye çalışmışlardır.