Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

39. Ayet

39Bakara Suresi

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

Ayetlerimizi inkâr eden (kâfirlere) ve yalanlayanlara (gelince) onlar ateşin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

39:"Âyetlerimizi küfrederek yalanlayanlar da ce­hen­nemliklerdir. Onlar orada ebedîyen kalacaklardır." Âyetlerimizi yalanlayanlar da olacak, küfredenler de olacak­tır. Küfür; örtmek, örtbas etmek demektir. Kelime olarak küfür; bir şeyi kapatmak, kamufle etmek anlamına geliyor. Eşyayı örttüğü için ge­ceye kâfir denir. Aslında geceleyin de eşya aynen yerinde durmakta­dır ama gece onu örttüğü için geceye kâfir denir. To­humu örttüğü için çiftçiye de kâfir denir. Yâni mutlak mânâda kâfir dendi mi örten de­mektir. Buradaki küfür kelimesinde de böyle bir örtbas etme işi söz konusudur. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu­nun birkaç derecesi olur. Allah’ın âyetlerini örtmenin, kamufle et­menin birkaç derecesi vardır: 1- Meselâ âyetlerde; Allah’ın muradını açığa çıkarmayan, onu örtbas etmeye çalışan kişi kâfirdir. Âyeti inkâr ediyorum demi­yor da adam, meselâ namaz vardır, namazı kabul ediyorum, inkâr etmiyo­rum, ama işte insanlar eli boşmuş bir zamanlar, işleri güç­leri yokmuş, günde beş vakit kılabiliyorlarmış. Ama şu anda zaman değişmiştir, in­sanların ona zaman ayırmaları imkânsızdır demek küfürdür. Çünkü Allah’ın namaz diye emrettiği bu ibâdet emrindeki gâyesini kamufle ediyorlar. Veya başı kapatmak vardır İslâm’da ama yemeğin temiz ol­ma-sı için vardır. Baştaki kılların yemeğin içine düşmemesi içindir başı örtmek di­yorsa adam, bu da küfürdür. Bu birinci şekil Allah’ın mura­dını ka­mufle etmek türünde bir küfürdür. 2- İkinci bir küfür çeşidi (tabii kimi küfürler insanı dinden çıka­rır­ken kimileri de dinden çıkarmaz küfürler olacaktır): Meselâ, Allah’ın Resûlü "Geniş bir ev insanın saâdet alâmetidir." Buyurur. Ama in­san-lar bu genişliği kendilerine göre kamufle edip, kendile­rine göre bir genişlik mantığı uyduruyorlar ki, bu örtme, bu ka­muflaj insanı dinden çıkarmayan bir örtmedir diyoruz. 3- üçüncü bir küfür çeşidi daha var: İnsanlar kimi âyetleri gün yüzüne çıkarıp, kimilerini örtmeye çalışıyorlarsa, aman bu âyetler toplumda duyulmasın. Aman bu âyetler insanların günde­mine girme­sin. O zaman bizim saltanatımız sarsılabilir. O zaman insanlar bizim elimizi, eteğimizi öpmekten vazgeçebilirler. Aman bu âyetler duyul­ma-sın, o zaman bizim evde huzurumuz kalmaz düşüncesiyle kimi âyetleri gündeme getirip, kimi âyetleri kamufle etmeye, örtmeye, ört­bas etmeye çalışıyorlarsa bu da örtmedir ve küfürdür. Ama bu şöyle değil bakın: Şu anda biz bir yerleri örttük, duruyor oralar. Meselâ şu anda bizler Âl-i İmrân’ı örttük, Nisâyı örttük. Niye? Mecburen Bakara öğreniyoruz da ondan. Ama ben Âl-i İmrân’ı duymayasınız diye bunu yapıyorsam, Nisâ’dan haber­dar olmayasınız diye Bakara’yı gündeme getiriyorsam bu da kü­für olur Allah korusun. 4- Dördüncü bir küfür çeşidi: Hani biliyoruz ki âyetler mânâ ve lafız olarak âyettir. Yâni Kur’an hem metin hem de mânâdır. Kim ki Kur’an’ın lafzını gün yüzüne çıkarır da muhtevasını gizlerse bu da örtmedir yâni. Bakıyoruz mescidde, mektepte, televizyonda âyetlerin metni sürekli gündeme getirilir, ama aynı âyetlerin mâ­nâları, muhte­vaları ısrarla gizlenir. Halbuki Kur’an’ı sadece metin­den ibaret saymak da küfürdür, onu sadece meâlden ibaret say­mak da küfürdür. Bunun ikisi de küfürdür. Bakın meselâ adam: “De ki, O Allah tekdir” Âyetinin metnini okuyarak dese ki, ben bu âyete inanmıyorum diyerek âyetin metnini inkâr etse, bu kü­fürdür ve bu adam kâfirdir. Böyle değil de hayır ben yanlış söyle­dim! Ben: Âyetinin metnine inanıyorum da Allah’ın bir olduğuna inan-mıyorum! dese bu adam da kâfirdir. Neden? Çünkü bu defa da adam Kur’an’ın mânâsını, muhtevasını inkâr etmiştir. Öyleyse ha Kur’an’ın lafzını inkâr etmiş, ha onun mânâsını reddetmiş fark etmeyecektir. Kur’an hem metin hem de mânâdan ibarettir. Hal böyleyken, Kur’an okuma yarışmaları düzenleniyor, metin gündeme getiriliyor ama oku­nan yerlerin hiç olmazsa meâl olarak bari gündeme geti­rilmesi engel­leniyorsa bu da küfürdür. 5- Beşinci bir küfür de Kur’an’ın fonksiyonunu örtmek, varlık se­bebini ortadan kaldırmaktır. Adam Kur’an’ı oku­yor, ama onun kulluk kitabı olduğunu söylemiyor. Sanki felsefi bir doktrin gibi, bir sistem kitabı gibi, şiir kitabı gibi inceleniyor, ama amele konu edilmiyorsa, sanki bu âyetler güzel yazı yazmaya numûne olsun diye gelmiş gibi hep orada kullanıyorsa, veya adam konferansını, makalesini, vaazını süslemek için bu âyetleri kullanıyorsa, yada kendisinin haklılığını, kendi sistematiğinin düzgünlüğünü ispatlamak için kullanıyorsa bunlar da Kur’an’ı örtmenin bir başka şeklidir. Böylece âyetlerimizi küfredenler veya amelen onları küfre­den­ler, yalan sayanlar var ya. Meselâ biliyor adam, anlıyor âyetle­rin ne dediğini, ama imanını eyleme dönüştürmüyorsa, inandığı âyetleri amele dönüştürmüyorsa işte bu da ayrı bir küfür çeşididir. Yalan saymak, küfürden biraz farklıdır. İnkâr etmek, âyetleri tü­müyle reddetmek ve inanmamak demektir. Ama yalan saymak, âyetlere inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Meselâ adam namazın farz olduğuna inanıyor ama yine de kılmı­yor. Tesettürün farziyetine inanıyor ama yine de örtünmüyor. Ahiretin var­lığına inanıyor ama öyle bir hayat yaşıyor ki; hayatında bu inancın zerresini bile görmek mümkün değildir. İşte bu da âyetleri yalan say­mak demektir. İşte bu şekilde Allah’ın âyetlerini küfredenler, kamufle etmeye çalışanlar, toplumun gündeminden düşürmeye çalışanlar ve de âyet­leri kaale almayarak, âyetlerin imanını gündeme getirmeyerek onları yalan sayanlar: "İşte bunlar cehennem ashabıdır. Ve onlar orada ebe­dîyen kalacaklardır." Bunlar cehennemle, ateşle sohbet edeceklerdir. Ateşin arka­daşlarıdır, orada sohbet ede­cekler, orada oturup kalkacaklar. "Onlar ebedîyen orada kalacaklardır." Üstelik hiç çıkmamacasına. Kimi âyetler cennetle ilgilidir. Cen­netle ilgili olanlar öyledir, ama acaba cehennemden çıkış var mıdır? diye kimileri cehennemlikleri zorla oradan çıkar­maya çalışsa da, Kur’-an’ın genel mânâsına göre ebedîyen cehennemde kalanlar olacaktır. Bu konuda benim anladığım bu­dur.. Muhyiddin İbni Arabi’nin bu konuda bir mantığı, bir siste­ma­tiği vardır. Bu mantığa göre herhalde insanlar ebedîyen ce­hennemde kalmamalıdırlar. Galiba bundan dolaydır ki Hz. Ebu Bekir Efendimize o malum sözü söyletmişler: "Ya Rabbi! Beni Ce­henneme at! Vücu­dumu öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemi yal­nız benim vücudumla doldur! Ta ki orada benden başkası yanma­sın!” Yâni ille de yakacak­san, ille de tatmin olacaksan, ille de boşa gitmeyecekse cehennemin, kimseyi yakma da beni yak! dedirti­yorlar Allah korusun. Kitabı ve sün-neti benden çok daha iyi bilen bir efendimin böyle İslâm dışı söz­ler söylemesi mümkün değildir. Cehennemi yaratan Allah’ın abesle iştigal ettiğini, kendisinin Allah’tan daha merhametli olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Diye bir bölüme geldik. Buraya kadar ki bu 39 âyetlik bö­lüm sanki Kur’an’ın, dinin, Peygamberin gelme sistematiğinin ge­nel man­tığını anlattı. Cenab-ı Hak buraya kadar vahyi anlattı, ki­tap karşı­sın-da insanların durumunu anlattı, sonra da bunu Cenab-ı Hakkın gü­cünü kuvvetini anlatan âyetlerle destekledi. Allah tek Rab’tır! Allah tek İlâhtır! denildi. Sonra da bizim dünyada var oluş gâyemiz anlatıldı. Bakın sizi bunun için yarattım! Sizi dünyaya bu­nun için getirdim! De­nildi. Ama dikkat edin Şeytan da vardır! O mel'un babanızı nasıl cen­netten çıkardıysa, dikkat edin sizi de böyle bir tuzağa düşür­mesin! Denildi, sonra da bakın tarihte bunun yaşanmış örnekleri de vardır! Denilerek bu işin örneklerine dönülecek. Yâni bu iste­nen kulluk acaba nasıl yaşanmış, neler yapılmış, tarihte kimler neler yapmış, na­sıl yaşamış? Hangi tavırları takınmış ve başlarına neler gelmiş bu ko­nu-da örneklere dönülecek. Bir de burada özellikle İsrâil oğullarının anlatılmasında şöyle bir hikmet sezinliyoruz: Bu dosdoğru yoldan, sırat-ı müsta­kimden, şeytan insanı nasıl saptırmış konusu, yâni sırat-ı müstakim­den sapma konusu, Bakara sûresinde ağırlıklı olarak yahudilerin dünyaya mey­letmeleri sebebiyle olduğu vurgulanır. Ben Kur’an’ı bu mantıkla oku­madan önce bana yahudi lazım mı, değil mi diye düşünürdüm. Bana göre bana yahudi lâzım değildi. Çünkü çevremde hiç yahudi komşum yoktu. Onlarla hiçbir alışverişim yoktu. Kız vermeyecek, oğlan ever­meyecektim. Yahudi tanıdığım bile yoktu. Öyleyse bana neydi ki bu yahudilerden diyordum. Ama bakıyo­rum ki yahudiler diye, Beni İsrâil diye anlatılan bu insanlar bir tip­lemeymiş, bir insan tiplemesiymiş ki o ya­hudi tavrını sergileyenler bazen annem babam, bazen hocam, ba­zen kardeşim, eşim dostum arkadaşım, Allah korusun da bazen ben­mişim meğer. Yâni bu tavırları kim yapıyor idiyse işte onu anlatıyor­muş Allah. Değilse işte bu âyetler tarihte şunları şunları anlatıyormuş veya işte bir zamanlar yaşamış olan İsrâil oğullarını anlatıyormuş di­yemiyoruz. Buna Kur’an’dan iki delilimiz var: 1- Meselâ Cenab-ı Hak En’âm sûresinde Peygamberleri an­latır­ken buyurur ki: "Onlar (o peygamberler) Allah’ın hidâyetine eriş­tir­diği kimselerdir. Öyleyse sen de onların gittiği yoldan yürü!" (En’âm: 90) Demek ki bu Peygamberler Allah’ın yol gösterdiği in­sanlardır. Öyleyse sen de onların yoluna ittiba et! Sen de onlar gibi ol! diyor Al­lah Peygamberine. Ama bu aynı zamanda bizim için de bir emirdir. Demek ki Hz. Mûsâ’nın bu örnek hayatı benim için de örnektir. Bir de: