39:"Âyetlerimizi küfrederek yalanlayanlar da cehennemliklerdir. Onlar orada ebedîyen kalacaklardır." Âyetlerimizi yalanlayanlar da olacak, küfredenler de olacaktır. Küfür; örtmek, örtbas etmek demektir. Kelime olarak küfür; bir şeyi kapatmak, kamufle etmek anlamına geliyor. Eşyayı örttüğü için geceye kâfir denir. Aslında geceleyin de eşya aynen yerinde durmaktadır ama gece onu örttüğü için geceye kâfir denir. Tohumu örttüğü için çiftçiye de kâfir denir. Yâni mutlak mânâda kâfir dendi mi örten demektir. Buradaki küfür kelimesinde de böyle bir örtbas etme işi söz konusudur. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun birkaç derecesi olur. Allah’ın âyetlerini örtmenin, kamufle etmenin birkaç derecesi vardır: 1- Meselâ âyetlerde; Allah’ın muradını açığa çıkarmayan, onu örtbas etmeye çalışan kişi kâfirdir. Âyeti inkâr ediyorum demiyor da adam, meselâ namaz vardır, namazı kabul ediyorum, inkâr etmiyorum, ama işte insanlar eli boşmuş bir zamanlar, işleri güçleri yokmuş, günde beş vakit kılabiliyorlarmış. Ama şu anda zaman değişmiştir, insanların ona zaman ayırmaları imkânsızdır demek küfürdür. Çünkü Allah’ın namaz diye emrettiği bu ibâdet emrindeki gâyesini kamufle ediyorlar. Veya başı kapatmak vardır İslâm’da ama yemeğin temiz olma-sı için vardır. Baştaki kılların yemeğin içine düşmemesi içindir başı örtmek diyorsa adam, bu da küfürdür. Bu birinci şekil Allah’ın muradını kamufle etmek türünde bir küfürdür. 2- İkinci bir küfür çeşidi (tabii kimi küfürler insanı dinden çıkarırken kimileri de dinden çıkarmaz küfürler olacaktır): Meselâ, Allah’ın Resûlü "Geniş bir ev insanın saâdet alâmetidir." Buyurur. Ama insan-lar bu genişliği kendilerine göre kamufle edip, kendilerine göre bir genişlik mantığı uyduruyorlar ki, bu örtme, bu kamuflaj insanı dinden çıkarmayan bir örtmedir diyoruz. 3- üçüncü bir küfür çeşidi daha var: İnsanlar kimi âyetleri gün yüzüne çıkarıp, kimilerini örtmeye çalışıyorlarsa, aman bu âyetler toplumda duyulmasın. Aman bu âyetler insanların gündemine girmesin. O zaman bizim saltanatımız sarsılabilir. O zaman insanlar bizim elimizi, eteğimizi öpmekten vazgeçebilirler. Aman bu âyetler duyulma-sın, o zaman bizim evde huzurumuz kalmaz düşüncesiyle kimi âyetleri gündeme getirip, kimi âyetleri kamufle etmeye, örtmeye, örtbas etmeye çalışıyorlarsa bu da örtmedir ve küfürdür. Ama bu şöyle değil bakın: Şu anda biz bir yerleri örttük, duruyor oralar. Meselâ şu anda bizler Âl-i İmrân’ı örttük, Nisâyı örttük. Niye? Mecburen Bakara öğreniyoruz da ondan. Ama ben Âl-i İmrân’ı duymayasınız diye bunu yapıyorsam, Nisâ’dan haberdar olmayasınız diye Bakara’yı gündeme getiriyorsam bu da küfür olur Allah korusun. 4- Dördüncü bir küfür çeşidi: Hani biliyoruz ki âyetler mânâ ve lafız olarak âyettir. Yâni Kur’an hem metin hem de mânâdır. Kim ki Kur’an’ın lafzını gün yüzüne çıkarır da muhtevasını gizlerse bu da örtmedir yâni. Bakıyoruz mescidde, mektepte, televizyonda âyetlerin metni sürekli gündeme getirilir, ama aynı âyetlerin mânâları, muhtevaları ısrarla gizlenir. Halbuki Kur’an’ı sadece metinden ibaret saymak da küfürdür, onu sadece meâlden ibaret saymak da küfürdür. Bunun ikisi de küfürdür. Bakın meselâ adam: “De ki, O Allah tekdir” Âyetinin metnini okuyarak dese ki, ben bu âyete inanmıyorum diyerek âyetin metnini inkâr etse, bu küfürdür ve bu adam kâfirdir. Böyle değil de hayır ben yanlış söyledim! Ben: Âyetinin metnine inanıyorum da Allah’ın bir olduğuna inan-mıyorum! dese bu adam da kâfirdir. Neden? Çünkü bu defa da adam Kur’an’ın mânâsını, muhtevasını inkâr etmiştir. Öyleyse ha Kur’an’ın lafzını inkâr etmiş, ha onun mânâsını reddetmiş fark etmeyecektir. Kur’an hem metin hem de mânâdan ibarettir. Hal böyleyken, Kur’an okuma yarışmaları düzenleniyor, metin gündeme getiriliyor ama okunan yerlerin hiç olmazsa meâl olarak bari gündeme getirilmesi engelleniyorsa bu da küfürdür. 5- Beşinci bir küfür de Kur’an’ın fonksiyonunu örtmek, varlık sebebini ortadan kaldırmaktır. Adam Kur’an’ı okuyor, ama onun kulluk kitabı olduğunu söylemiyor. Sanki felsefi bir doktrin gibi, bir sistem kitabı gibi, şiir kitabı gibi inceleniyor, ama amele konu edilmiyorsa, sanki bu âyetler güzel yazı yazmaya numûne olsun diye gelmiş gibi hep orada kullanıyorsa, veya adam konferansını, makalesini, vaazını süslemek için bu âyetleri kullanıyorsa, yada kendisinin haklılığını, kendi sistematiğinin düzgünlüğünü ispatlamak için kullanıyorsa bunlar da Kur’an’ı örtmenin bir başka şeklidir. Böylece âyetlerimizi küfredenler veya amelen onları küfredenler, yalan sayanlar var ya. Meselâ biliyor adam, anlıyor âyetlerin ne dediğini, ama imanını eyleme dönüştürmüyorsa, inandığı âyetleri amele dönüştürmüyorsa işte bu da ayrı bir küfür çeşididir. Yalan saymak, küfürden biraz farklıdır. İnkâr etmek, âyetleri tümüyle reddetmek ve inanmamak demektir. Ama yalan saymak, âyetlere inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Meselâ adam namazın farz olduğuna inanıyor ama yine de kılmıyor. Tesettürün farziyetine inanıyor ama yine de örtünmüyor. Ahiretin varlığına inanıyor ama öyle bir hayat yaşıyor ki; hayatında bu inancın zerresini bile görmek mümkün değildir. İşte bu da âyetleri yalan saymak demektir. İşte bu şekilde Allah’ın âyetlerini küfredenler, kamufle etmeye çalışanlar, toplumun gündeminden düşürmeye çalışanlar ve de âyetleri kaale almayarak, âyetlerin imanını gündeme getirmeyerek onları yalan sayanlar: "İşte bunlar cehennem ashabıdır. Ve onlar orada ebedîyen kalacaklardır." Bunlar cehennemle, ateşle sohbet edeceklerdir. Ateşin arkadaşlarıdır, orada sohbet edecekler, orada oturup kalkacaklar. "Onlar ebedîyen orada kalacaklardır." Üstelik hiç çıkmamacasına. Kimi âyetler cennetle ilgilidir. Cennetle ilgili olanlar öyledir, ama acaba cehennemden çıkış var mıdır? diye kimileri cehennemlikleri zorla oradan çıkarmaya çalışsa da, Kur’-an’ın genel mânâsına göre ebedîyen cehennemde kalanlar olacaktır. Bu konuda benim anladığım budur.. Muhyiddin İbni Arabi’nin bu konuda bir mantığı, bir sistematiği vardır. Bu mantığa göre herhalde insanlar ebedîyen cehennemde kalmamalıdırlar. Galiba bundan dolaydır ki Hz. Ebu Bekir Efendimize o malum sözü söyletmişler: "Ya Rabbi! Beni Cehenneme at! Vücudumu öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemi yalnız benim vücudumla doldur! Ta ki orada benden başkası yanmasın!” Yâni ille de yakacaksan, ille de tatmin olacaksan, ille de boşa gitmeyecekse cehennemin, kimseyi yakma da beni yak! dedirtiyorlar Allah korusun. Kitabı ve sün-neti benden çok daha iyi bilen bir efendimin böyle İslâm dışı sözler söylemesi mümkün değildir. Cehennemi yaratan Allah’ın abesle iştigal ettiğini, kendisinin Allah’tan daha merhametli olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Diye bir bölüme geldik. Buraya kadar ki bu 39 âyetlik bölüm sanki Kur’an’ın, dinin, Peygamberin gelme sistematiğinin genel mantığını anlattı. Cenab-ı Hak buraya kadar vahyi anlattı, kitap karşısın-da insanların durumunu anlattı, sonra da bunu Cenab-ı Hakkın gücünü kuvvetini anlatan âyetlerle destekledi. Allah tek Rab’tır! Allah tek İlâhtır! denildi. Sonra da bizim dünyada var oluş gâyemiz anlatıldı. Bakın sizi bunun için yarattım! Sizi dünyaya bunun için getirdim! Denildi. Ama dikkat edin Şeytan da vardır! O mel'un babanızı nasıl cennetten çıkardıysa, dikkat edin sizi de böyle bir tuzağa düşürmesin! Denildi, sonra da bakın tarihte bunun yaşanmış örnekleri de vardır! Denilerek bu işin örneklerine dönülecek. Yâni bu istenen kulluk acaba nasıl yaşanmış, neler yapılmış, tarihte kimler neler yapmış, nasıl yaşamış? Hangi tavırları takınmış ve başlarına neler gelmiş bu konu-da örneklere dönülecek. Bir de burada özellikle İsrâil oğullarının anlatılmasında şöyle bir hikmet sezinliyoruz: Bu dosdoğru yoldan, sırat-ı müstakimden, şeytan insanı nasıl saptırmış konusu, yâni sırat-ı müstakimden sapma konusu, Bakara sûresinde ağırlıklı olarak yahudilerin dünyaya meyletmeleri sebebiyle olduğu vurgulanır. Ben Kur’an’ı bu mantıkla okumadan önce bana yahudi lazım mı, değil mi diye düşünürdüm. Bana göre bana yahudi lâzım değildi. Çünkü çevremde hiç yahudi komşum yoktu. Onlarla hiçbir alışverişim yoktu. Kız vermeyecek, oğlan evermeyecektim. Yahudi tanıdığım bile yoktu. Öyleyse bana neydi ki bu yahudilerden diyordum. Ama bakıyorum ki yahudiler diye, Beni İsrâil diye anlatılan bu insanlar bir tiplemeymiş, bir insan tiplemesiymiş ki o yahudi tavrını sergileyenler bazen annem babam, bazen hocam, bazen kardeşim, eşim dostum arkadaşım, Allah korusun da bazen benmişim meğer. Yâni bu tavırları kim yapıyor idiyse işte onu anlatıyormuş Allah. Değilse işte bu âyetler tarihte şunları şunları anlatıyormuş veya işte bir zamanlar yaşamış olan İsrâil oğullarını anlatıyormuş diyemiyoruz. Buna Kur’an’dan iki delilimiz var: 1- Meselâ Cenab-ı Hak En’âm sûresinde Peygamberleri anlatırken buyurur ki: "Onlar (o peygamberler) Allah’ın hidâyetine eriştirdiği kimselerdir. Öyleyse sen de onların gittiği yoldan yürü!" (En’âm: 90) Demek ki bu Peygamberler Allah’ın yol gösterdiği insanlardır. Öyleyse sen de onların yoluna ittiba et! Sen de onlar gibi ol! diyor Allah Peygamberine. Ama bu aynı zamanda bizim için de bir emirdir. Demek ki Hz. Mûsâ’nın bu örnek hayatı benim için de örnektir. Bir de: