Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

40. Ayet

40Bakara Suresi

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ

Ey İsrâîloğulları! Size bahşettiğim nimetlerimi hatırlayın. Ve bana olan sözünüze bağlı kalın ki ben de size olan sözüme bağlı kalayım. Ve yalnızca benden korkun.

Dipnot

Allah’a (cc) verdiğimiz sözler arasından en önemli olanı, ibadette O’nu birleyerek O’nun otoritesine boyun eğeceğimiz ve resûllerini doğrulayıp onlara itaat edeceğimize dair sözümüzdür. Bu söz, her ümmetten alınmış olan Kelime-i Tevhid, yani “Lailaheillallah” sözüdür. Ayrıca Kur’ân’da “ilah” kavramı ve Kelime-i Tevhid’in açılımı için bk. 21/ Enbiyâ, 25

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

40:"Ey İsrâil oğulları! Size verdiğim nîmetimi ha­tırlayın! Siz benim ahdime vefalı davranın ki ben de si­zinle ahdime vefalı davranayım! Ve sadece benden kor­kun!" Bu âyetler Resûl-i Ekrem döneminin yahudilerine hitap ediyor. Lâkin bu ahid Rasûlullah döneminin yahudilerinden alınmamıştı. Çok önceki dedelerinden alınmıştı bu ahid. İşte bu hitabın öncekilere ol­masının yanında aynı zamanda peygamber dönemi yahudilerine de olması, bunun bizi de ilgilendirmesi anla­mına gelecektir diyoruz. 3. Bu âyetin bizzat bizi anlattığına dair bir delil daha vardır: Mâide sûresinde 12. 13. ve 14. âyetleri Allah’ın yahudi ve Hıristiyan-lardan ahid aldığını, onlarla anlaşma yaptığını anlatır. Ve sonunda eğer yahudi ve hıristiyanlar Allah’la yaptıkları bu anlaş­maya uygun hareket ederlerse rahat ve huzur içinde yaşayacakla­rını, işlerinin dü­zenli gideceğini beyan eden bu âyetlerin hemen arkasından şöyle buyurulur: Eğer bu yahudi ve hıristiyanlar Al­lah’la aralarındaki bu an­laşmayı nakzederlerse, o zaman da fitne, fesat, boğuşma, kavga içine düşecekleri ve kıyamete kadar bunun de­vam edeceği anlatılıyordu. Öyleyse bize de kitap gönderilmesi bi­zim Allah’la anlaşmamız anla­mına gelmektedir. Ve bu kitaba bizim evet dememiz, bu kitap doğrul­tusunda hareket etmemiz, so­nunda işlerimizin düzeleceği ve cennet kazanacağımız anlamına gelir. Kitaptan ayrı ha­reket etmemiz, kitapla diyalogu kesmemiz de kin, gayz ve düş­manlıkla kıyamete kadar birbi­rimizi yememiz anlamına gelecektir. "Ey İsrâil oğulları!" İsrâil; Yakup Aleyhisselâm'ın Kur’an’da da kullanılmış adıdır. Bizzat kendisinin adı. Abdurrahmân, Abdullah gibi Allah’ın kulu anla­mına geliyor. Yakup Aleyhisselâm da İbra­him Aleyhisselâm'ın oğlu İshak Aleyhisselâm'ın oğludur. İsrâil oğulları ise işte bu Yakup oğlu, İshak oğlu, İbrahim oğlu sülalenin adıdır. Yakup Aleyhisselâm'ın on iki oğlundan meydana gelen sülalenin adına Yakup çocuk­ları veya pey­gamber çocukları anlamına İsrâil oğulları denir. Bu Yakup’un çocukla­rının ilk vatanları Kudüs civarıdır. Hani Hz. İbra­him kavmiyle, ba-bası ve idarecilerle verdiği çetin bir mücâdeleden sonra ülkesini terk etmek zorunda kalır. Ur bölgesinden Harran’a, sonra oradan Şam’a, oradan da Kudüs bölgesine gelip yerleşir. Hz. İbrahim’in Mısır’a da bir seferi­nin olduğunu biliyoruz. Allah’ın emriyle Oğlu İs­mail ile birlikte hanımı Hacer’i Mekke bölgesine bırakıp gelir. Hz. İbrahim’in kendisinin yaşa­dığı bölge Kudüs ci­varındaki Halilu’rrahmân denilen bölgedir. İbrahim (a.s)’ın vefatından sonra bu bölgede İbrahim (a.s)’ ın öteki hanımından dünyaya gelen oğlu Hz. İshak peygamber olarak görevlendirildi. Demek ki iki oğlundan Hz. İsmail Mekke bölgesinde, Hz. İshak da Kudüs bölgesinde görevlendirildi. Kudüs bölgesinde İs-hak (as.)'ın vefatından sonra onun oğlu Yakup (a.s) peygamber ola­rak görevlendirildi. Yakup (a.s)’ın on iki oğlu vardı. Bu oğullarından birinin adı da Yusuf’tu. Yusuf sûresinde uzun uzun Rabbimiz onu ve hayatını anlatır. Baba Yakup (a.s)'ın, diğer oğullarından fazla Yusuf’a meyli vardır. Babalarının bu meylini kıskanan öteki çocukları kardeşleri Yu­suf’u kuyuya atarlar. Kervan, Mısır, pazar, Azîz, zindan filan derken Hz. Yusuf Mısır’da yönetime getirilir. Bundan sonra baba Yakup (a.s) ve onun diğer oğulları Mısır’a gelip yerleşirler. Görü­len ve bilinen o ki Yakup (a.s)’ın çocukları uzun bir süre Mısır’ın yönetimini ellerinde tu­tarlar. Peygamber çocuklarının yönetiminde bulunan Mısır halkı uzun bir süre mutlu bir hayat yaşar. Ve nihâyet her toplum gibi sünnetullah gereği Mısır’da da peygamber çocuk­ları denen bu İsrâil oğullarının egemenlikleri son bulur. Mısır yö­netimine Firavun oğulları denen az­gın bir sülale hâkim olur. Firavun oğulları, yönetimi ellerine geçirir geçirmez Mısır’da yıllardır yönetimi ellerinde bulundurmuş olan bu İsrâil oğullarını köle durumuna düşürür. Zâlim Firavun oğullarının elinde gerçek­ten İsrâil oğulları acımasız bir azap yaşamaya başlarlar. Son dö­neme yaklaşıl­dığında köle durumuna düşürülmüş bulunan ve en kötü bir hayatı ya­şamaya mahkûm edilmiş olan bu İsrâil oğulları­nın arasından bir kurta­rıcının çıkması ve İsrâil oğullarını bu Fira­vun sisteminin acımasız zul-münden kurtarması fikri yaygın hale gelir. Allah’ın sünneti gereği ezilen toplumlara, mus’taz’aflara böyle kendi içlerinden bir kurtarıcı gönderilmesi söz konusudur. İşte bunu hisseden Firavun yönetimi İsrâil oğullarının arasın-dan böyle bir kurtarıcının gelip kendi yönetimlerine son vermesinden korktuğu için bu toplumun doğan bütün erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını da hayasızlaştırmayı planlar. Böylece hem belki bu Mûsâ’dır diye doğan bütün erkek çocukları öldürürken, hem de belki ileride Mûsâ’yı doğuracak kadın bu olabilir diye kız çocuklarını da Mûsâ’yı doğuracak özelliği kalmayacak biçimde haya­sızlaştırmayı planlar. Ama görüyoruz ki onun bir hesabı varsa Allah’ın da bir he­sabı vardır. Bu kadar büyük bir tedbir almasına rağmen Firavun, Mûsâ’nın doğuşunu engelleyemez. Mûsâ doğar. Kardeşi Harun’la beraber Hz. Mûsâ yıllar yılı köleliği yudumlamış toplumuna yolla­rını gösterir ve onları Firavun’un zulmünden kurtarır. Çölde onların hürleşmeleri için uzun bir süre çalışır. Onlar adam olurlar, olmazlar, Mûsâ’yı uğraştı­rırlar ve aradan bir dönem geçtikten sonra Hz. Mûsâ’nın vefatından sonra yine bu toplum yoldan çıkar. Daha sonra, Tâlût’un Câlût’u öl­dürmesiyle İsrâil oğulları Dâ-vûd Aleyhisselâm döneminde tarihteki en bü­yük güce ulaşırlar. En güçlü dönemlerini yaşarlar. İsrâil oğullarının tarihlerinde en zirvedeki dö­nemleri işte bu Dâvûd Aleyhisselâm ve Süley­man Aleyhisselâm dö­nemleridir. Ama bu dönem de fazla sürmez. Süley­man Aleyhisselâ-m'ın vefatından sonra İsrâil oğulları, şeytanın yollarına ka­pılarak he-men yine yoldan çıkarlar. Peygamber öğretisini bıraka­rak şeytanların uydurduğu sihir veya beşerî sistemlerin peşine ta­kılırlar ve sapıklık içine düşerler. Allah’ın sistemini bırakıp beşerî sitemlere tes­lim oldukları bu dönemlerinde Allah’ın kendilerine gönderdiği pey­gamberlerden pek çoğunu yalanlarlar, pek çoğunu da öldürürler. Hattâ bu derbederlik dönemlerinde Allah’ın peygamberle­rin­den Yahya’yı Aleyhisselâm ve Zekeriya’yı Aleyhisselâm şehid ederler. Daha sonra da kendilerine Allah tarafından gönderilen İsa’yı Aleyhis-selâm da öl­dürmek için onun peşine takılırlar. İsa’ya Aleyhisselâm benzetilen bir Hava­riyi İsa diye öldürürler ve nihâyet yeryüzündeki bu keşmekeşlikleri devam ederken Hz. Muhammed Aleyhisselâm döne-mine gelinir. Resul-i Ekrem dönemine gelindiğinde bu İsrâil oğulların-dan belli bir ke­sim Medine ve civarında yaşamakta­dır. Medine’de Be-ni Kureyza, Beni Nadir, Beni Kaynuka ve Hayber’de de Hayber yahu-dileri Rasulullah’ın Medine kentine hicret buyurma­sıyla tarihte pey-gam­ber karşısında yerlerini alırlar. İşte tarihin bu son dönemlerinde yaşadıkları bu derbeder ha­yattan kendilerini kurtaracak bir kurtarıcı olarak bekledikleri ve Tev­rat’ta özelliklerini ezberledikleri peygamber gelmiş yanı başlarında du­ruyordu. İşte Medine’de inmeye başlayan Bakara sûre­siyle Rabbimiz, onlardan söz eder ve onları bekledikleri bu kurtarıcıya imana çağırır. Rabbimiz, o günkü bu İsrâil oğullarının artığı olan yahudileri son pey­gamberine ve ona gönderdiği son kitabına imana davet eder. Allah’ın son peygamberinin Medine’yi şereflendirdiği o dö­nemde yahudilerin durumu şöyleydi: O güne kadar tarihte kendi­lerine pek çok peygamberler gönderilmiş, pek çok kitaplar gönde­rilmişti. Al­lah’ın hak kitapları Tevrat, Zebur ve İncil hep bu topluma gönderil­miş-ti. Allah, ısrarla o güne kadar bunları sürekli uyarmıştı. Ama bu toplum peygamber bilgisine, vahiy bilgisine, kitap bilgisine sahip ol­dukları halde kendilerine gönderilmiş kitapları hep arkala­rına atmış, Allah’ı unutmuş ve Allah’ın gönderdiği peygamberleri yalanlamış veya şehid etmiş, hep böyle bir karakter sergilemiş­lerdi. Ellerinde kitapları olmasına rağmen kitapla ilgisiz bir hayat yaşamayı yeğlediklerinden dolayı, karakterlerinin bozukluğundan ötürü, bilhassa kölelik psiko­zuna düşmeleri sebebiyle hayatları boyunca böyle rezil, zelil ve köle bir hayat yaşamak bunların vaz­geçilmez kaderleri olmuştu. Burada hemen bu sünnetullahtan hareketle şunu söyle­mek iste­rim: Hemen hemen bugün tıpkı İsrâil oğullarının karakte­rini sergi­leyen İslâm ümmeti de ellerinde Allah’ın kendilerine gön­derdiği Kuran olduğu halde, önlerinde şanlı bir Nebînin hayat düsturları durduğu halde kitabı ve peygamberlerini bir tarafa bıra­kıp şeytanların uydur­duğu sihirlere, demokrasi gibi beşerî sitem­lere bel bağlayıp onunla uyuşturabilmek için de kitaplarını kendile­rine göre yorumlama bed­bahtlığına düşen, peygamberin yolunu, sünnetini öldürerek, onun günlük hayattaki örnekliliğini bitirerek, onunla ilgilenmeyerek, ilgisiz­likleri sebebiyle peygamberlerini öl­düren bugünkü İslâm ümmetinin de aynen onların durumuna dü­şeceğini, düştüğünü anlatıyor Rab-bimiz bu âyetlerinde. İşte İsrâil oğulları ve işte İsmail oğulları. Ne farkımız kalmış bunlardan? Onlar kitaplarını arkalarına at­mışlar, onlar peygamberle ilgilenmemişler, hayat programlarını kitaba ve peygambere sormamışlar, kitaba ve peygambere rağ­men farklı bir hayat yaşamışlar ve sonunda rezil bir hayatın adamı olmuşlar. Kita­bım Kur’an, peygamberim Hz. Muhammed Aleyhisselâm di­yen İslâm ümmeti de kitabı ve peygamberi tanımadan bir hayat yaşamaya de­vam ederse onların da aynı akıbete düşmeleri kaçı­nılmazdır, diyor Rabbimiz. Hem onlara, hem de bize hitap ederek buyurur ki: Burada şöyle bir şey dikkatimizi çekiyor: Ey peygamber ço-cukları! Diye hitap ediyor Allah. Yâni onları önce bir onore ediyor, bir taltif ediyor. Yâni onlara hem sorumluluklarını, hem de konum­larını hatırlatarak diyor ki; gelin inat etmeyin! Bakın bir vakitler peygamber çocuğu idiniz! Siz onların torunları, onların çocuklarısınız! Diye onları hakka davet ediyor. Allah Rahmândır, Rahimdir. Bizi mat etmek, bize galip gelmek, bizi pes ettirmek için din gönder­mez Allah. Bize mer­hamet ettiği için, bize yol göstermek istediği için din göndermiştir Rabbimiz. Ondan dolayı da sözü hep döndü­rüyor, dolaştırıyor, bizi hep cennet yolunda tutmaya, ya da arzula­rını gerçekleştirme orta­mında bulunmaya teşvik ediyor. İşte İsrâil sözü de bunu gerektiriyor. Sanki, Ey Peygamber çocukları! Ey peygamber torunları! Buna göre sanki: Ey imam hatipliler! Ey medrese mezunları! Ey İlâhî­yat mezunları! Ey imamlar! Ey vaizler! Ey müftüler! Veya ey bir vakit­ler imamın arkasından hiç ayrılmayan, camiye beraber gittiğimiz! Ya da ey bir vakitler çevresindekilere hakkı ve hakikati anlatmasından dolayı başına şunlar şunlar gelenler! Ey bunun için hapislere düşenler diye adamın bir vakitler ki, İslâm’ına tutu­nup onu yeniden İslâm’a da­vet imkânımız olacak. Yâni karşımız­daki şahsa hem konumunu, hem de sorumluluğunu hatırlatarak onu istenilen konuma çekmeye çalış­ma­lıyız. Bu âyet bize bunu anlatır. Yâni muhataplarımızın hem konumlarını, hem de sorumlu­lukla­rını hatırlatacak bir ifadeyle söze başlamamız, böylece bizi din­lemelerini temin etmemiz isteniyor Âyet-i kerîmede. Ey cömert oğlu! Ey mücahit torunları! Ey âlimin oğlu! Ey Allah’a itaat eden salih kulun çocukları! Siz de Hakka teslim olmada babanız gibi olun! Diyor sanki Rabbimiz.. "Size verdiğim nîmetimi hatırlayın!" Allah’ın sizin üzerinizdeki nîmetlerini hatırlayın. Peki hangi nî-metlerdi bunlar? Bu nîmetler henüz yok ortada. Ama sayılacak biraz sonra. (ve iz..ve..ve iz.) diye biraz sonra tek tek ele alınacak. Mısır’da Yusuf Aleyhisselâm dönemi Allah’ın onlara verdiği nî­metler, sonra Mûsâ döneminde, Mûsâ ve Harun Aleyhimesselâm reh-berliğinde yıllardır ezilmişliği yaşadıkları Firavun sisteminden kur­ta-rılmaları nîmeti, arkasından Kudüs’ün fethi, arkasından Dâvûd Aley-hisselâm döneminde ve Süleyman Aleyhisselâm döneminde Al­lah’ın kendilerine lütfettiği nîmetler, Tâlût’un Câlût’u öldürmesi gibi in­şallah âyetler geldikçe demeye çalışacağız; ama burada birkaç tane­sini şöyle özetle ifade eder­sek: 1- Bu nîmet, Allah’ın onları üzerinde kıldığı din demektir. 2- Nîmet Rabbimizin onları üzerinde kıldığı sırat-ı müstakim­dir. 3- Bu nîmet kitaptır, Allah’ın onlara gönderdiği Tevrat’tır. 4- Bu nîmet Peygamberlik ve risalettir. Allah İsrâil oğulla­rına pek çok Peygamberler göndermiştir. 5- Bu nîmet üzerlerine kayanın kaldırılması, Men ve Selva­’nın indirilmesi, onlar için denizin yarılması, Firavun’un zulmünden kurtul­maları, bulutun onları gölgelendirmesi, taştan su çıkarılması, bıldırcın ve kudret helvası ile Rabbimizin çölde onları doyurması­dır. 6- Allah’ın lütfuyla dönemlerinde İsrâil oğullarının diğer mil­let­lere üstün kılınmaları gibi tarih boyunca Allah’ın onlara lütfettiği nîmet­lerdir. Ey İsrâil oğulları! Size verdiğim nîmetlerimi hatırlayın da: "Siz benim ahdime vefalı davranın ki, ben de si­zinle ahdime vefalı davranayım! Ve sadece benden kor­kun!" Sizler bana verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin ki; ben de size olan vaadimi îfâ edeyim. Ve sadece benden korkun! Sadece benden çekinin!! Ürküntünüz bana olsun!! Benden olsun!! Cenab-ı Hak burada İsrâil oğullarıyla kendi arasında ger­çek-leşmiş bir anlaşmadan söz ediyor. Acaba bu anlaşma sadece Rabbi-mizle onlar arasında gerçekleşen bir anlaşma mıydı? Yâni acaba bu anlaşma onları diğer insanlar yanında farklı bir konuma getiren özel­likleriyle ilgili ve sadece bunlarla alâkalı bir anlaşma mıydı? Yoksa herkesle yapılan bir anlaşma mıydı bu? Bunu bilmi­yoruz. Ama bildi­ğimiz o ki; Cenab-ı Hak her yer ve zamanda kulla­rından söz almıştır. Her zaman ve zeminde kullarıyla anlaşma yapmıştır. Bu: 1- Ya fıtrattır. Yâni bu ahit alma işi fıtratla olmuştur. Allah in­sanı öyle bir fıtrat üzere yaratmıştır ki; insan fıtraten yol bulabi­lecek, Allah’a yönelebilecek özellikte, kapasitede yaratılmıştır. İşte yaratılış gereği Allah kulluğa müsait olan, kulluğa elverişli yaratılan bu maya­sıyla, kendisini sürekli Rabbine kulluğa çağıran bu fıtratıyla, peygam­berleri vasıtasıyla insanlardan söz al­mıştır diyordur. 2- Veya ikinci bir mânâsıyla bu ahid, Cenab-ı Hakkın Hz. Adem’e verdiği o ilk ahittir denmiş. Yâni atamızdan aldığı o ilk ahidle onun şahsında, insanların tümünden alınan ahiddir bu ahid denmiştir. Hani Cenab-ı Hak, Hz. Adem Aleyhisselâm'a sûrenin biraz evve­linde şöyle buyurmuştu: “Ey Adem ve ey Havva! İnin yeryüzüne! Ve şunu asla unutmayın k; Sizden kim benden bir hidâyetle, bir hidâ­yet rehberiyle karşı karşıya gelirse. Veya her ne zaman size benden bir hidâyet rehberi Peygamber ulaşırsa, size yol gösterici olarak, hüden olarak, benim emirlerimi, arzularımı size ulaştıran bir Peygam­ber veya Peygamberin mesajı, kitabı veya sünneti ula­şırsa.” Kime? Sadece Adem’e ve Havva’ya değil tabii. Bunu daha önce demeye ça­lışmıştım bütün insanlara, kıyamete kadar gele­cek tüm insanlığa. “İşte kim de bu mesaja uyarsa, bu mesaja ilgi gösterip hayatını bu mesaja göre düzenlemeye çalışırsa, kim bu ahdimi yerine getirir ve gönderdiğim elçime teslim olursa, ben de vaadimi yerine getirecek ve onları tüm korkulardan ve mahzun ol­maktan koruyacak ve kurtaraca­ğım!” buyurmuştu ya, işte o ahid, bu ahittir denmiş.. 3- Veya buradaki ahid; Cenab-ı Hakkın Tûr dağını onların üzer­lerine kaldırıp kitaplarının içindekilere kuvvetle tutunmaları, ki­taplarıyla ilgilerini, alâkalarını kesmemeleri, kitaplarındaki âyetleri sü­rekli hatırda tutarak hayatlarını onunla düzenlemeleri, kitabı kendile­rinden, kendilerini de kitaplarından ayırmamaları konusun­daki aldığı ahittir, denmiş. 4- Veya son elçim, Ahmed ismindeki peygamberim geldiği za­man ona iman edeceğinize, onu destekleyeceğinize ve her­kesten ön-ce ona sahip çıkacağınıza dair bana söz veriyor musu­nuz? diye Allah onlardan her bir dönemde söz almıştı da onlar: Evet ya Rabbi! Son elçine herkesten önce biz iman edeceğiz ve ona biz sahip çıka­cağız diye söz vermişlerdi. Belki de burada haydi öyleyse bana verdi­ğiniz sözünüze sahip çıkın! İşte bu son elçim karşınızda duruyor! Ona iman edin! denilmektedir. Allah hatırlatı­yor. Haydi, hani bana söz vermiştiniz. İşte o şimdi gerçekleşiyor. El­çim yanı başınızda! Hem de ayağınıza kadar gelmiş. Mekke’den sizin yurdunuza hicret etmiş. Bil­diğiniz bir insandı, tanıdığınız bir insandı. Tevrat’ta, İncil’de vasıflarını âdeta ezberlediğiniz ve düne kadar çevrenizdeki putperestlere karşı da kendisiyle istifta ettiği­niz, nerede kaldı? Gelmesi gecikti diyerek kurtarıcı olarak bekleyip durduğunuz bir peygamberdi. Haydi öyleyse ona iman ederek, ona sahip çıkarak ahdinizi ye­rine getirin denilmek­tedir. Ama en doğrusu insanlığın Hz. Adem’le başlayan ilk dönemin­den beri Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu İlâhî risaletlerle karşı kendilerinden alınan ahittir. Her bir zaman dilimi içinde kitaplar ve peygamberler göndererek Rabbimizin her bir dönem insanından al­dığı ahittir bu ahid. Şimdi anlıyoruz ki; Allah’la bir anlaşma yapmışız. Ne anlaş­ması bu? Adem Aleyhisselâm dönemindeki bir anlaşma veya cen­netten çıkarken ki bir anlaşma, bir affetme anlaşması, ya da bir Rab olma, bir kul olma anlaşması. İşte Kur’an burada bize onu bildiriyor. Yâsîn sûresindeki âyet de bize bunu anlatır: "Ey Ademoğulları ben size: Şeytana kulluk etme­yin! Çünkü o size apaçık bir düşmandır diye bir an­laşma yap­madım mı?" (Yâsîn: 60) Ey ademoğulları! Allah sizinle bir anlaşma yapmadı mı? Şey­tana kulluk etmeyin! Ve sadece bana kulluk yapın diye!! Bakın Allah bizimle bu konuda bir anlaşma yaptığını bize haber veriyor. Peki ne zaman yaptı bizimle bu anlaşmayı? Peygamber gönde­rince yaptı. Kitabını indirince yaptı. Bize akıl, fikir, feraset verince yaptı. Bizi bunu anlayabilecek fıtratta yaratınca yaptı, Peygambe­rin sesini duyurunca yaptı. Ya da bizi diniyle karşı karşıya geti­rince yaptı. Öyle değil mi? Dinle insanlar karşı karşıya gelince, Peygamberle karşı karşıya ge­lince veya akıl bâliğ olunca kimileri kabul ettiler, bu anlaşmaya sâdık kalacağız diye, kimileri de red­dettiler. Mü'minim! diyenler, müslüma-nım! diyenler bu anlaşmayı kabul ettiler. Değilim diyenler de bu an-laşmayı reddettiler. İşte ey İsrâil oğulları! Sizler, hani Allah’la anlaşmayı kabul et­miştiniz, tamam demiştiniz, Tevrat’taki hükümleri kabul etmişti­niz. O zaman siz bu anlaşmanıza sâdık kalın ki, ben de size cen­net vereyim! Siz bana kul olun ki, ben de size cennet vereyim. Ve sadece benden korkun. Ürküntünüz sadece benden olsun. Yâni hep endişeniz bu ol­sun. Ya Rabbimi üzersem, ya Rabbimin gaza­bını üzerime çekersem, ya Rabbim rahmetiyle muamele etmezse, ya Rabbim bana cennet vermezse, ya Rabbim gazabıyla beni Cehennemine yuvarlarsa... Hep endişeniz bu olsun. Derdiniz bu olsun. "Sizler bana olan ahdinizi yerine getirin ki, ben de size olan vaadimi yerine getireyim." Benim son Peygamberim Hz. Muhammed geldiği vakit ona inanmak ve ona yardım etmek konusunda bana verdiğiniz sözü­nüzü yerine getirin ki, ben de size olan vaadimi yerine getireyim. Sizler şu anda karşınızda duran, daha önce ona ilk inanan ve ilk sahip çıkıp destek verecek olanlardan olacağız diyerek bana söz verdiğiniz son elçime inanarak sözünüzü yerine getirin ki, ben de size olan vaadimi yerine getireyim. Yâni sizin işlediğiniz günahlar yüzünden boyunları­nıza vurduğum zincirleri kaldırıp ata­yım. Alınlarınızdaki daha önce işlediğiniz günahlara karşılık vur­duğum ve yıllar boyunca taşıdığınız zillet ve meskenet damgasını silivereyim ve sizi affedeyim. Sizi tekrar yeryüzünün hâkim gücü haline getireyim. Sizi Yusuf Aleyhisselâm dö-nemindeki Mısır’ların hâkimi­yetine, Dâvûd ve Süleyman Aleyhisselâm lar dönemindeki saltanatlara ka­vuşturayım. Haydi ne duruyorsunuz bana verdiğiniz sözü yerine getirin! Ben de size verdi­ğim ahdimi yeri-ne getireyim! diyor Rabbimiz. Bakın bu âyet bize de şöyle diyor: Ey İsmail oğulları! Ey üm-met-i Muhammed! Ey Muhammed Aleyhisselâm yolunun takipçileri! Ha­tırlayın size olan nîmetlerimi! Bir gün Mekke’deydiniz. Tek başına, yapayalnız ortaya çıkmıştınız. Öyle bir durumdaydınız ki, hiç bir şey bilmiyordunuz. Sonra aranızdan birini elçi seçti Rabbimiz ve o elçiye kitap gönderdi. Ve o elçiyle, o elçiye gönderilen kitapla bizler yolu­mu-zu bulduk. Yolsuzduk, yolumuzu bulduk. Bilgisizdik, Allah bilgisiyle bilgilendik. Allah sayesinde hidâyete ulaştık. Karanlık bir dünyadan aydınlık bir hayata gözlerimizi açtık. Bu Allah elçisinin Mekke’den Medine’ye hicretiyle ufuklar ge-nişledi. Sonra bu mübârek elçinin bu dünyadan öbür âleme hicret et­mesinden hemen kısa bir süre sonra dünyanın en büyük, en güçlü devletleri bile lokmalar halinde müslümanların ağzına sunuldu. Müs­lümanların önünde yeryüzünün en büyük devletleri bile birer birer diz çöker oldu. Yeryüzünün en büyük saltanatları ve mülkleri müslüman-ların ellerine sunuldu. Peygam­berin zuhurundan sonra he­nüz yüzyıla varmadan Çin sınırlarından Atlas Okyanusu sınırlarına, Kafkasya iç-lerinden Sibirya’ya doğru, Asya ve Afrika içlerine doğru geniş bir böl-gede İslâm hâkim olu­yordu. Öyleyse ey müslümanlar! Hatırlayın o günleri! O günlerde lü­tuflar Allah’tandı. Bütün bunları size o günlerde lütfeden Rabbinizdi. O günlerinizi size Allah nasip etmişti. Hatırlayın o günlerinizi de haydi bana verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin ki, ben de size verdiğim ah­dimi yerine getireyim. Sizler her şeye rağmen bana döneceğinize, be­nim istediğim hayatı yaşayacağınıza, kitabımla ve peygamberimle di­yaloglarınızı kesmeyeceğinize dair bana söz vermiştiniz. Rabbimiz Allah diyeceğinize, hayatınızı benim kural­larımla düzenleyeceğinize, benim kitabımı arkanıza atıp şeytanla­rın uydurdu-ğu sistemlerin pe­şine gitmeyeceğinize dair bana söz vermiştiniz. Hadi bana ezelde verdiğiniz bu sözlerinizi yerine geti­rin! Yeniden kitabıma dönün! Yeni­den peygamberimin sünnetine sarılın ki, ben de sizi tarihte yaşadığı­nız ve hasretini çektiğiniz o günlere tekrar kavuşturayım. Yeniden sizleri yeryüzünün efendisi yapayım! diyor Rabbimiz. Eğer biz bunu gerçekleştirebilirsek bile­lim ki, Allah da bize olan vaadini gerçekleşti­recek ve bizi tekrar yeryüzünde izzet ve şerefe kavuşturacaktır. Âyet bize de bunları söylüyor. Buradaki ahid İslâm’a ve İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’e Aleyhisselâm tabi olma, ona sahip çıkıp herkesten önce ona destek verme konusunda daha önce yahudilerin Allah’a verdikleri ahiddir. Buna karşılık Rabbimizin onlara söz verdiği ve yerine getireyim bu­yurduğu vaad de : 1- Cennettir. 2- Zilletten ve meskenetten kurtuluştur. 3- Rabbimizin onlara hayatın yollarını kolaylaştırma husu­sunda verdiği sözdür. 4- Veya Rabbimizin onları ve tüm insanları korumaya, kolla­maya, onlara destek vermeye dair verdiği sözdür: "Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder." (Muhammed 7) gibi. 5- Veya hayattaki nîmetleri, güçleri ve imkânları onların emrine verme gibi Allah yardım etmesidir. 6- Veya onları Adn cennetlerine gönderme gibi, onları ce­hen-nem azabında âzâd etme gibi Allah ta onlara vaadini yerine getire­cektir. Ama unutmayalım ki bu söz, bu ilkelerle sınırlıdır. İnsanlar ne kadar bu ilkelere sâdık kalırlar, ne kadar Allah’a Allah’ın iste­diği bi­çimde kulluk yapmaya koyulurlarsa Allah da o kadar onlara yardım edecektir. Ama şurası da bir gerçektir ki insanlar, Allah’a karşı hiçbir za­man herhangi bir hak iddiasında bulunamazlar. Yâni ya Rabbi bak biz sana karşı şunları şunları yaptık, artık sen de bunlara karşılık şöyle şöyle yapmalısın gibi hiçbir hak iddiasında bulunamaz insanlar. Çünkü insanları Allah yaratmıştır. Yâni tüm insanlar Al­lah’ın malı, mülkü durumundadırlar. Mülk olanın mâlik olanı minnet altında tut­ması da düşünülemez. Öyleyse başka değil, sadece Allah’ın lütfu ve rahmeti sonucunda bu kadar mükâfatlara nail olabilirler. "Ve bir de yalnız benden korkun!" Peygamberime inanma, dinime sarılma konusunda, bana kul­luk konusunda yalnız benden korkun! Benden başka hiç kim­seden korkunuz olmasın. Hani bana bir söz vermiştiniz: "Yemin olsun ki Allah İsrâil oğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki mutemet göndermiştik de Al­lah buyurmuştu ki:"Ben sizinle beraberim! Andolsun ki eğer namazı kılar, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder ve onlara kuvvetle yardımda bulunur ve böy­lece Allah’a güzel bir borç sunacak olursanız elbette ben de sizin gü­nahlarınızı örter ve sizi mutlaka zeminle­rinden ırmaklar akan cennetlerime korum. Ama bun­dan sonra sizden her kim de küfrederse muhakkak ki o, dosdoğru yoldan sapıp gitmiştir" (Mâide 12 ) İşte bana verdiğiniz bu sözünüzü yerine getirme konu­sunda sa­dece benden korkun. Eğer sizler insanlardan gelebilecek tehlike­lerden korktuğunuz için yamukluk yapıyorsanız veya elde ettiğiniz mal mülk, makam mevki gibi imtiyazların elinizden gide­ceği korkusuyla yan çiziyorsanız bilesiniz ki, Allah’ın izni olmadan hiç kimse size zarar veremez. Öyleyse hem dünya konusunda, hem de âhiret konusunda yalnız Allah’tan korkun! Çünkü dünya­nın da, âhiretin de sahibi Al­lah’-tır. Allah’tan korkun ki, Allah kork­tuklarınızdan emin kılsın. Al­lahtan korkun ki, zimamı Allah’ın elinde olan tüm korktuklarınızın şer­rinden Allah sizi korusun. Âhirete ve Allah’ın azabına inanan mü'min devamlı bir korku içinde olur. Bu korku: 1- Öncelikle Allah’tan, Allah’ın makamından ve büyük gü­nün azabından dolayı gerekli bir korkudur. "Kulları içinde Allah’tan sadece âlimler korkar. Al­lah azizdir, bağışlayandır" (Fâtır: 28) Âyeti bunu anlatır. Allah’tan ancak âlimler korkar. Allah’ı bilen­ler, Allah’ı tanıyanlar elbette Allah’tan korkacaklardır. O za­man âlimin kim olduğu konusu da aydınlığa kavuşmuş oluyor bu­radan. Âlim kimmiş? Allah’tan korkan ve onun emirlerine koşan ki­şiymiş âlim. Ezan okununca hemen fırlayıp mescide koşan amele âlim, yerinde çakılıp kalan profesör de cahilmiş demek ki. 2- Allah’ın hadlerini ikâme edememekten korkar mü'minler. Al­lah için adâlet "kısd" yapamamaktan korkarlar, kâfirlerin ve din düş­manlarının kendilerini fitneye düşürmelerinden, kendilerinin de onların fitnelerine konu olmaktan korkarlar. Kendilerinden sonra gelenlerin, çoluk çocuklarının Allah yolunda lâyıkıyla yürüyemeye­ceklerinden korkarlar. Yerlerine geleceklerin İslâm’a bağlı kalama­yacaklarından korkarlar. Bu korku onları, çocuklarını müslümanca eğitme çabasına sevk eder. Onları, Allah’ın istediği biçimde eğit­meye âzami gayret gösterirler ve onların üzerlerine âdeta titreyip dururlar. Yine bir kısım imtihanlar vasıtasıyla Allah kullarını dener. İşte bu imtihanlar esnasında şeytan insanlara korku vermek ister. Onları bir kısım kaygılarla korkutmaya çalışır. Halbuki o, ancak ve­lilerini kor­kutur. Şeytan ancak kendisini veli edinenleri, kendisini dost bilip onun fısıltılarına kulak verenleri korkutur. Allah’ı veli bilip O’na kulluğa yö­nelenleri asla korkutamaz şeytan. "İşte o şeytan sadece kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın. Eğer mü'minlerdenseniz sadece ben­den korkun." (Âl-i İmrân: 175) Evet o şeytanlar sadece kendi dostlarını korkutabilir. Mü'min-ler ise: "Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: "Düş­manlarınız sizin için ordu topladı. Onlardan kor­kun!" Dediklerinde, bu onların imanlarını artırdı ve de­diler ki; Allah bize yeter! Hem o ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân 173) Evet, kendilerine; ey müslümanlar, korkun, ürkün, çekinin, çünkü Mekkeli düşmanlarınız sizin için ordular topladılar. Sizin için insanlar toplanıyorlar, toplandıkça toplanıyorlar, büyük büyük ordular hazırlıyorlar dediler. Amansız bir savaş kapı­nızda dediler, işiniz bitik dediler. Geldiler, geliyorlar diyerek müslümanları korkutmak istediler. Ama ne derlerse desinler, hiç fark etmez. Bilâkis Allah düşmanlarının bu sözleri, bu tehditleri müslü-manların imanlarını artırdı. Bu lakırdılar karşısında korkup sinmek ye­rine imanları, teslimiyetleri, tevekkülleri, cesaretleri bir kat daha arttı müslümanların. Allah’a inanan, Allah’a güvenen, hayatlarını Allah için yaşayan kimseler için ne fark edecek de? Kim gelirse gelsin, ne ge­lirse gelsin, isterse tüm dünya üzerlerine gelsin, ne fark eder de? Eğer Allah safındalarsa, eğer Allah’ın desteğindelerse, eğer Allah kendileriyle beraberse, eğer Allah’ın melekleri kendileriyle beraberse, eğer Uhut’taki bir mağlubiyetten sonra Allah kendilerine yeni bir gali­biyet tattıracaksa, eğer galibiyet de mağlubiyet de Allah’ın elindeyse ne fark eder ki? Şu kadar insan geliyormuş, bu kadar ordu geliyor­muş, tüm dünya üzerlerine geliyormuş hiçbir şey fark etmeyecek, yine Allah yolunda savaşacaklar. Çünkü gelen o düşman kendilerinin değil Allah’ın düşmanıdır ve onlar ilk önce karşılarında Allah’ı bulacaklardır. İşte müslümanlar bu hak bâtıl savaşlarında sadece Allah’a güvenecekler, Allah yolunda savaşacaklar, tüm dünya üzerlerine gelse bile asla geri dönmeye­cekler ve şunu söyleyeceklerdi: “Hasbunallah ve niğmel vekil niğmel Mevlâ ve niğ-men nasir” Tıpkı yıllar önce ataları İbrâhim (a.s)’ın kralın, toplumun pu­tunu kırdıktan ve tüm toplumu karşısına aldıktan sonra ateşe atılırken söylediğini söyleyeceklerdi. Biz Rabbimize teslim olduk, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir diyecekler. Veya tüm dünya üzerimize gelse bile ne gam: Allah’ın izniyle nice azlar, nice az gruplar nice çoklara galip gel­miştir. Nice azlar nice çokları yenmiştir derler. Evet işte Uhut’ta kâ­firlerle karşı karşıya gelen müslümanlar da Allah’a aynı iman, aynı güven, aynı tevekkülü taşıyorlardı. Evet başka hiçbir şeyden korkmayın, sadece Allah’tan korkun da: üüçö