41: Ve yanınızdaki (Tevrat) ni tasdikçi olarak in-dirdiğim kitaba iman edin. Ve sakın onun ilk kâfirleri siz olmayın. Zinhar benim âyetlerimi az bir pahaya satmayın.Ve sadece benden korkun !" İşte bu âyet; bu mesajın, bu anlaşmanın sadece yahudilerle Allah arasında bir anlaşma değil, aynı zamanda bizimle Allah arasın-da bir anlaşma olduğunu daha bir güzel ispat ediyor. Benim tasdikçi olarak gönderdiğime inanın! Sizin yanınızdakini tasdikçi olarak gönderdiğime inanın! "Yanınızdakini tasdikçi olarak." Biliyoruz ki kitaplar ve peygamberler aynı kaynaktan geldiği için birbirini asla nakzetmezler. Aksine bütün kitaplar ve tüm peygam-berler birbirini destekler. Nasıl tekzip edip reddebililecekler de birbirlerini? Çünkü aynı Rab tarafından seçilip gönderilmiş Allah elçileridir onlar. Allah’ın izin vermediği bir şeyi yapmaları asla mümkün değildir. İşte bakın Hz. İsa da bakın şöyle demişti: "Hani Meryem oğlu İsa: Ey İsrâil oğulları ben size Allah’ın peygamberiyim. Benden önceki Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed isimli bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim, demişti." (Saff: 6) Yâni ben yeni, garip, türedi birisi değilim! Size duymadığınız, bilmediğiniz bir din de getirmiş değilim! Bu dini daha önce Mûsâ da getirmişti! O halde ben, benden önceki Tevrat’ı yalanlamaya değil, tasdik etmeye geldim! Bunun mânâsı şudur: 1- Benden önce Tevrat’ta benim geleceğime dair verilen müjde işte şimdi gerçekleşiyor. Tevrat’taki kayıtları ispatlamak için Rab-bim beni size gönderdi. 2- Bunun bir ikinci mânâsı da: Ben Allah’ın Resûlü olan Ah-med’in geleceğine dair Tevrat’ın verdiği müjdeyi tasdik etmek üzere dünyaya geldim! Bakın şimdi ben de onun geleceğini size müjdeliyor ve haber veriyorum demektir bunun mânâsı. Yâni bu âyet açıkça Resul-i Ekrem’in bizzat adı da verilerek Hz. İsa’nın ağzıyla dünyaya geleceğine dair müjdeyi ihtiva etmektedir. Burada da öyle deniyor bakın: "Sizin yanınızda olanı tasdikçi olarak" Bundan şunu anlayamayız: Tasdik edici Kur’an, tasdik ettikleri de Tevrat, Zebur ve İncil’dir. Ama bu tasdiki şöyle anlayamayız: Yâni Kur’an-ı Kerîm kendisi önüne sürülen her şeyi tasdikçi değildir. Hani şimdi kimi muhtarların fonksiyonu sırf budur değil mi? Götürürsünüz imzalar, başka itiraz hakkı yoktur. Kur’an böyle değildir. Ya ne? Hani Kur’an’ların üzerinde "Mushafları tetkik cemiyeti imzalamıştır" diye mühür, imza filan var ya, sanki öyle. O imza olmadan bu Kur’an olmazsa sanki bu da öyle. Kur’an diye arz edileni bu tasdik edecek, o zaman bu Kur’an olacak. Tevrat diye, İncil diye, Allah’ın gönderdiği kitaptır diye, Allah’ın rızasına uygun ameldir diye, Allah’ın razı olduğu sistemdir, Allah’ın emrettiği eğitim sistemi budur diye, Allah’ın razı olduğu kıyafet budur diye, Allah’ın istediği kazanma harcama budur diye önüne tasdik için sunulan şeyi tasdik etmek veya reddetmek makamındadır Kur’an. Kur’an’ın böyle bir dinamizmi var yâni. Yâni arz edersiniz kitaba, şöyle bir düğün modeli, şöyle bir kazanç modeli, şöyle bir terbiye modeli, böyle bir çocuk eğitimi modeli veya şöyle bir tapınma modeli veya böyle bir ulviyet, kutsiyet modeli, böyle bir zikir modeli, takva modeli. Bunu Kur’an’a arzedersiniz, Ey Kur’an! Ey yüce Kur’an! Biz düşündük, taşındık, bunu münâsip gördük! Biz bunu Tevrat’tan aldık! İncil’den bulduk! Allah demişti bunu! Mûsâ demişti! İsa demişti bunu! Filanların, falanların hatırı içindi! Vallahi hiç ırgalamaz yâni onu tabiri caiz ise. Bakar ona, eğer tasdik ederse, tamamdır, doğrudur, münâsiptir derse, tamam o doğrudur. Yok tasdik etmezse, o zaman da onun işi bitmiştir diyoruz. Kur’an’ın tasdik ettiklerini kabul ederiz, onun tasdik edip doğrulamadıklarını, onaylamadıklarını da hiç tereddüt etmeden reddederiz. Değilse Kur’an, Tevrat ve İncil’i hep tasdik edici, tasdik etmek zorunda olucu değildir yâni. Eğer Kur’an, Tevrat ve İncil’in orijinalini tasdik edecekse, hani yok ki, zaten bunların orijinalleri ortada. Bunların orijinalleri Kur’an’ın gelişinden kıyamete kadar ki dönemde tasdik edilmiş değildir. Zaten Kur’an, Tevrat ve İncil’de insanlara sunulacak mesajın orijinalini insanlara sunmuş bir kitaptır. Onlardaki doğruların tamamı Kur’an’la sunulmuştur. Bu kitap onların içindeki tüm evrensel doğruları sinesinde barındıran bir kitaptır. Bu yüzden onların orijinallerini aramaya, bulmaya da gerek kalmamıştır diyoruz. Yanınızdakini tasdikçi olarak indirdiğimiz bu kitaba inanın! Sakın ha sizler sizden başkalarının yanında olmayan bir bilgiye sahipken, Allah bilgisine, peygamber bilgisine, kitap bilgisine sahipken zinhar bu kitaba inanmazlık yapmayın! Ya da bu mesajın yeryüzündeki insanların hayatını düzenleme konusunda en doğru yol olduğunu bile bile, bu bilgiye sahipken onu ilk inkâr edenler sizler olmayın! Yâni sizler ey yahudiler, kitap ehli iken, kitabı tanıyor iken, peygamberliği biliyor iken, Allah’ın vahiy göndererek insan hayatını karışıcı olduğunu bilip dururken sakın bu son kitabın ilk kâfirleri siz olmayın diyor Rab-bimiz. Halbuki bu kitap, kendi yanlarındakini kabul ediyor ve reddet-miyordu. Bu kitap ellerindeki Tevrat’ı tasdik ediyordu. Tevrat Allah’tan gelme hak bir kitaptır diyordu. İşte Rabbimiz bundan dolayı elinizdekini tasdik edici ve ondaki bozulmuşları düzeltici, eksikleri tamamlayıcı ve kıyamete kadar değişmeyecek bir özelliğe sahip kılınmış olan Kur’an-ı Kerim’i kabul edin! Ona inanın! diyordu. Ona iman edin! Ve: "Sakın sizler onu inkâr edenlerin ilki olmayın." Yâni onun ilk kâfirleri siz olmayın! Sakın ha onu ilk küfredenler sizler olmayın! Yâni bırakın küfretmeyi, siz herkesten önce inanın ona! Müslümanların ilki olun! Kâfirlerin ilki olmayın! diyordu. Şu sizin düne kadar kendilerine din konusunda hocalık yaptığınız ve kendileri hiçbir şeyden haberdar olmayan müşrik dünyanın duyar duymaz ona koştukları ve hemen iman ettikleri gibi siz de iman edin! diyordu Rab-bimiz, ama onlar böyle yapmadılar. Herkesten önce ona iman etmesi gereken bu hainler herkesten önce onun kâfiri kesiliverdiler. Acaba bu yahudileri, bu kitaba ve bu peygambere iman konusunda engelleyen sebep neydi? Üç beş kuruşluk dünya menfaati. Başka değil, sadece üç beş kuruşluk bir menfaat. Kendi dünyalarını devam ettirme düşünceleri, insanların kendilerine kul köle olmalarını sağlıyordu. İnsanların akılları onların cebindeydi. Çünkü, bilgi kendi-lerindeydi. Bilen onlar oldukları için, bilgi kendilerinde olduğu için toplumda statü sahibiydi adamlar. El üstünde tutuluyorlardı. İzzet ü ikrama boğuluyorlardı. Şimdi bu yeni dine girdikleri zaman bu yaptıklarını yapamayacaklar, insanları kullanamayacaklardı. İşte bundan korkuları onlara engel oluyordu. Halbuki satın alacakları şey hidâyetti, cennetti, Allah’ın hoşnutluğuydu. Ama tüm bunları tepip dünyayı tercih ettiler. Ölümle bitecek olan ve yarına intikal etmeyecek olan dünyanın geçici şeylerini. Tıpkı şu anda İslâm ümmeti içinde, kendi dünyalarında Allah bilgisini, peygamber bilgisini bir kenara alarak çeşitli kitapların, çeşitli önder insanların egemenliği altında bir hayat sürmeyi kendilerine din kabul eden zavallı müslümanlar gibi. Bu müslümanlara da âyetin çağrısıyla: Gelin ey müslümanlar! Her grubun, her liderin, her kitabın, her efendinin mutlak doğru kaynağı olan ve örnek alınacak kişilerin yegâne örneği ve yegâne nümu-ne-i imtisâli olan Kur’an’a yönelelim! Peygambere yönelelim! Çünkü bu kitap, sizin doğru kabul ettiğiniz ve ellerinizden düşürmemeye gay-ret ettiğiniz tüm kitapların en güzelini, en doğrusunu size haber veri-yor. Bu peygamber, sizin önder kabul ettiğiniz tüm şahsiyetlerde bu-lunmayan en mükemmel örneği şahsında taşımaktadır. Hiçbir kişide bulunmayan en güzel örneği Hz. Muhammed’de Aleyhisselâm bula-bilirsiniz! Bunu bilen insanlar olarak gelin herkesten önce siz kabul edin! Gelin bunun bilgisine sahip olarak onu ilk reddedenler sizler olmayın! Grup bilinciyle hareket etmeyin! Birilerinin sizi yargılayıp dış-layacağını veya dünyevî bir kısım statüler kaybedeceğinizden korka-rak eğer buna yanaşmazsanız, bu kitabın davetine kulak tıkarsanız o zaman bilesiniz ki sizin de bu yahudilerden farkınız kalmayacak! diyor Rabbimiz. Ama siz tam tersini yapıyorsunuz! Bari inkâr etmeyin! Ama ilk defa siz inkâr ediyorsunuz! İlk defa siz karşı geliyorsunuz! Halbuki siz biliyordunuz. Allah’ın hayata karışacağını siz biliyordunuz. Allah’ın insanlara din göndereceğini, Peygamberler göndererek kullarının hayatına karışacağını, karıştığını, ya da bu mesajın yeryüzündeki insanların hayatını düzenleme konusunda en doğru yol olduğunu biliyordunuz. Biliyordunuz, ama tuttunuz ilk inkâr edenler sizler oldunuz!!! Sizler Mûsâ’yı tanıyorken, Tevrat’ı biliyorken, bu kitabı doğrulayan belgeler, bilgiler elinizdeyken, yanınızdayken tuttunuz, ilk inkâr edenler sizler oldunuz! Burada bir soru geliyor hatırımıza: Kureyş müşrikleri onu ilk inkâr edenler olduğu halde acaba neden yahudilere böyle deniyor? Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun birkaç sebebi var: 1- Müşriklerin İslâm’ı ve Rasûlullah’ı inkâr ederken etkili bir fonksiyonları veya etkili bir düşünceleri yoktu. Yâni bu konuda, din ko-nusunda, vahiy konusunda, risalet konusunda müşriklerin öncelikli bir bilgileri yoktu. Kitap ehli değildi onlar. Bu konularda müşriklerden çok ehl-i kitap söz sahibiydi. Yâni din konusunda nüfuz onların elindeydi. Bunun içindir ki kendilerinden önce bu müşriklerin inkârı fazla önemli değildi. Onun için yahudilere denildi ki, onu ilk inkâr edenler siz olmayın!!! Ondan sonra: "Âyetlerimi de az bir pahaya satmayın!" Az bir değere. Aslında hitabın siyakı değer demektir. Yâni neye değer? Değeri nedir bunun? filan denir ya. Veya yazma arkadaş değmez! filan diyoruz ya. Karşılığında ne alacaksın? filan diyoruz ya, işte öyle bir şey. Yâni adam bin ton toprağı elemeye çalışıyor, karşılığında ne alacak? 3 gram, 5 gram altın. Onu beş günde eleyecek, on günde bitirecek, ne kadar kazanacak? Diyelim üç yüz bin, beş yüz bin. Değmez bu kadar paraya bu iş gibi. Değmezi biliyoruz. Az bir değere olunca, yâni değeri az olan bir şey diyoruz. Değeri az olan bir şey karşılığında satıyorlarmış. Meselâ âyetleri satıyorlar, karşılığında ne alıyorlar? Dünya saltanatı. Değmez yâni buna. Sen neyi veriyorsun bununla? Cenneti veriyorsun tabii. Değilse yâni bir milyara veriyorlar. Aslında üç beş milyar olsaydı, bu iş değerdi değil mânâ. Değmez, karşılığında ne alırlarsa alsınlar yine de değmez demektir bu. Nasıl değmez? Cennet ve o. Allah ve o. Allah’ın rızası ve o. Allah’ın hoşnutluğu ve o. Böyle mukayese edilince hepsi az zaten. İnsana cennet kaybettiren bir dünyalık ne kadar olabilir de? Çünkü cennete en son girecek olan kişinin oradaki makamı, dünyanın bir on misli filan olunca. Şimdi on dünyayı at bir kenara ve tut dünyadan küçük bir parça al, yapılacak şey mi bu? Veya isterseniz cennet birimleriyle mu-kayese edelim: Sen cennet kadını denen o kadını gözünün önüne getir, öyle bir kadın ki tertemiz, aklına ve hayaline getiremeyeceğin güzelliğin de ötesinde bir güzellik. Ama dünya kadınının pespayeliğini de bir düşün. Hani adam diyormuş: Oğlum illa da kadında gözün varsa, gece saat üçten sonra bak veya yaş yetmişten sonra bak diyor-muş. Onu kaybetmek pahasına berikini değerli görmek nasıl anlamsızsa, âyetleri öylece satmak ta aynıdır. Yâni değiştirmek.. Hani âyet öyle diyordu değil mi? "İşte bunlar hidâyet yerine dalâleti satın aldılar." (Bakara: 16) Hidâyeti elleriyle itip de sapıklığı onun yerine tercih ettiler deniyordu ya. Yâni bir alışveriş yapıyorlar, dalâleti alıp hidâyeti vermek gibi. İşte Allah buyurur ki: "Âyetlerimi az bir pahaya satmayın!" Yâni âyetlerimi alışveriş konusu yapmayın!! "Bey" satmak, "iştira" da satın almak demektir. Lokman sûresindeki şîra sözü de böyledir: "İnsanlardan öylesi de vardır ki; hiçbir delile dayanmadan insanları Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence yerine tutman için lehvel hadisi satın alırlar" (Lokman: 6) İnsanları çaktırmadan Allah yolundan alıkoymak için lehvel hadisi satın alanlar. Yâni şarkı, türkü, roman, film, eğlence gibi şeylerle insanları meşgul edip onları Kur’an ve sünnete gitmekten alıkoymaya çalışanlar âyetindeki şira, satın almak sözü de aynı mânâya gelmek-tedir. 1- Dünya nîmetleri ve arzuları sebebiyle Allah’ın âyetlerini değiştirmeyin.. 2- Buradaki az bir paha dünyadır, dünyalıktır.. 3- Âyetlerden ücret almayın.. 4- Maddî ve manevî imtiyazlar sebebiyle, menfaatleriniz sebebiyle Allah’ın âyetlerini gizlemeyin. Onları kamufle etmeyin, insanların gündeminden düşürmeye çalışmayın. 5- Yahudi âlimleri liderlik ve reislik mekânizmalarının ellerinden gitmemesi, makamları gereği insanlardan gelebilecek menfaatlerden mahrum olmamak için Tevrat’taki bilgileri insanlardan gizliyorlardı da Allah buyurdu ki; âyetlerimi satmayın! 6- Âyetler satılmıyor, değiştirilemiyor bugün ama, muhtevaları gizleniyor. Okunur Allah’ın âyetleri, ama muhtevası gizlenir. Veya anlatılır ama bu âyet müşrikleri anlatır, bu âyet yahudilere hitap ediyor, bu âyet bizi ilgilendirmiyor gibi birileri de bugün onu satmaya çalışıyor. "Sadece benimle yol bulun!" Benden yol bulun! Yolunuzu bana sorarak bulun! Bana sığının! Benim korumama tabi olun! Takvayı benden öğrenin! Ya da ben konusunda takvalı olun! Bana kulluğunuzun bilincine erin! Yaptıklarınızı bana lâyık yapın! Hep benim kontrolüm altında olduğunuz şuuru içinde bir hayat yaşayın! Tüm hayatınızı benim beğenime sunun ve de sadece benden korkun. Hesabınızda hep ben olayım.