Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

42. Ayet

42Bakara Suresi

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Gerçeği bildiğiniz hâlde hakkı batılla karıştırıp (bu suretle) hakkı gizlemeyin.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

42:"Hakla bâtılı karıştırıp da bile bile hakkı gizle­me­yin!" Bunlar aslında saatlerce anlatılacak konular. Neden mi? Çün-kü Kur’an baştan sona bu konuları anlatır. Meselâ az evvelki âyet. Satmayın âyetlerimi diyordu Rabbimiz. İşte satmışlar Ku­ran’ı, satmış-lar hep âyetleri. Meselâ: "Kelimenin konumunu değiştiriyorlardı." (Mâide 13) Ne için gelmiş idiyse o kelâm, onu farklı konumda anla­maya, farklı atmosferde algılamaya çalışmışlar. Farklı yerlerde kullanmaya çalışmışlar. Fonksiyonunu değiştirmişler kitabın. Ek­meğin, elmanın, suyun, kadının, erkeğin fonksiyonlarını hiç unut­mayan insanlar ne ya­zık ki kitabın fonksiyonunu unutmuşlar. Allah korusun işte bizim du­rumumuz. Sanki Allah’ın âyetleri Allah’a kul­luk için değil de başka gâ­yeler için gelmiş. Neredeyse Kuran’ı bir parçacık namaz sûreleri, ce­naze âyetleri, nişan, nikâh merasimle­rinin âyetleri, para toplamayı ge­rektirecek dönemlerin âyetleri, bir evin veya bir dükkanın mübârek-lenmesi için yeri gelince konuşu­lacak konunun âyetleri veya celî, dî-vanî, nesih, sülüs ya da kûfî yazı modellerinin sergilenmesinde kul-lanılan âyetler. Veya işte tamam ben bu sûreden doçent olurum di­yen kişinin doktorasının konusu olan âyetler. Maalesef medreselerde bugün Kur’an, Arapça’nın alıştırma kitabıdır. Hani mensup mudur? Maz-mum mu­dur? Müpteda mıdır? Haber midir? Fiil midir? Fail midir? Bu-nun alıştırma kitabıdır Kur’an. Adamlar sanki Kur’an bunun için gelmiş gibi, onun mânâsı ve muhtevası üzerinde tek kelime bile söy­lemeden hep i’rabı üzerinde yoğunlaşıyorlar. Bizim gibi kimilerinin elinde de Kur’an, Allah korusun boş va­kitle­rimizin, boşlukta geçen vakitlerimizin kamuflajında kullanı­lan bir kitap. Veya işte konuşmalarımızı, biraz biraz âyet ve ha­dislerle süsle­yince, biraz dolgun gibi gözüküyoruz ve belki de böylece tatmin oluyo­ruz bununla. Adam balık satıyor aslında, ama maydanozla süslüyor onu. O süs maddesidir, değilse maydanoz filan sattığı yok adamın. Öyle değil mi? Adam İslâm’da aile diyor, İslâm’da takva diyor, İs­lâm’-da kazanç diyor ve araya bir iki âyet hadis sıkıştırıyor. Böylece âyet anlatmıyor, hadis anlatmıyor da, sattığı, pazarladığı başka şey de, âyetle, hadisle de pazarladığını süslüyor Allah korusun. Veya hakla bâtılı bulaştırmayın birbirine! Hakla bâtılı birbi­rine karıştırmak. Bu: a- Hakla bâtılı birlikte yaşamayın! demektir. Yâni biraz hakkı, bi­raz bâtılı yaşamayın! demektir. Hakla bâtılı sarmaş dolaş yapmayın! demektir. Meselâ ekonomik hayatta yahudileri, sosyal hayatta hıris-tiyanları, geriye kalan dinsel hayatınızda da müslümanlığı, böyle çor-ba edip karıştırmayın! demektir. b- Hak mı, bâtıl mı yaşıyorsunuz? Bunu bilmiyorsunuz! Al­lah-tan mı aldınız? Başkalarından mı aldınız? bilmiyorsunuz? Allah mı bu-yurdu? Yoksa Zerdüşt mü buyurdu? bilmiyorsanız. İşte bu hakkı bâtıla karıştırmak demektir. Ya da rahmetlik hoca efendinin tabiri miydi? Ne idi? Bilmiyor­sa­nız, işte bunları birbirine karıştırmayın! Hakkı hak olarak bilin, bâtılı da bâtıl olarak bilin! Hakkı bâtıla karıştırmayın! Yâni ha hak olmuş, ha bâtıl olmuş, üzerinde durmaya gerek yok demeyin sakın! diyor Allah. İnsanlar hakkı bâtıla dosdoğru karıştırmıyorlar gördüğümüz ka­darıyla. Müslüman kesim için söylüyorum: Bu kesim hakkı hak bili­yorlar, bâtılı da bâtıl biliyorlar da, hakkın ve bâtılın bilgisine sa­hipler de, ama öyle bir hayat yaşıyorlar, öyle bir hayat programı yapıyorlar ki, ya da öyle bir ameli program düzenliyorlar ki, sanki o program hakkı yaşamaya elverişli değil. Program, hakkı yaşamaya elverişli ol­madığından bâtılı mecburen böyle destek çıkıveriyorlar veya sanki her şeylerini Allah’a soracaklarken tutup Allah’a sor­maktan sakını­yorlar. İki sebepten bunu yapıyorlar: 1- Ya soracakları o konuda Allah’ın ne diyeceğini az buçuk ön­ceden kestiriyorlar. Yâni o konuda Allah’ın diyecekleri hoşlarına git­meyeceği için, huzurlarını kaçıracağı için, iyisi mi hiç sormayalım di­yorlar. Sorduğumuz zaman Allah’ın ne diyeceği belli, dinlesek olmaz, dinlemesek olmaz; iyisi mi hiç sormayalım, deyip Allah’a sormuyorlar. Meselâ bazı akrabalarım kimi konuları bana hiç sormazlar. Çoğu za­man o işi yaparlar bitirirler, ondan sonra duyarım ben. Bana hiç haber etmezler. Niye? E, o konuda benim ne diyeceğimi önceden bildikleri için onu bana hiç sormazlar. Şimdi sorarsak; dinlesek olmaz, dinle­mesek hiç olmaz, iyisi mi onun haberi olmadan yapalım bunu diyorlar. Galiba kimi insanların yapacakları işleri Al­lah’a sormamasının altında yatan birinci sebep de budur. Yâni ki­tap ve sünnete sormadan iş yap-malarının sebebi budur. Sordukları zaman hoşlarına gitmeyecek cevaplar alacaklarını önceden kestirdikleri için iştahları kaçmasın diye sormuyorlar Allah ve Rasûlüne. 2- İkincisi de, yahu bu da Allah’a sorulur mu? diyorlar ve onun da Allah’a sorulacağının farkında olmadıkları için Allah’a sormuyorlar. O konunun da İslâm’da ve Kur’an’da sergilendiğinin farkında olma­dıkları için Allah’a sormuyorlar. Meselâ tamam, namazın kaç rekat ol­duğunu Allah’a soralım. Veya abdestin farzlarını Al­lah’a soralım da, yâni nereden kazanıp nerede harcayacağımı da Allah’a soracak deği­lim ya! Veya hangi mesleği seçmemiz gerek­tiğini de Allah’a soracak değiliz ya! Veya nasıl giyineceğimi? Nerde okuyacağımı? Neleri oku­yacağımı? Sabahleyin saat kaçta kalkacağımı? Misafirlerime ne ikram edeceğimi? Çocuklarımı nasıl eğiteceğimi de Allah’a soracak de-ğilim ya! Diyorlar ve hayatlarının o bölümlerini Allah’a sormuyorlar, hayatla­rının o bölümlerine Al­lah’ı karıştırmamaya çalışıyorlar. Ya da kimisini Allah’a, kimilerini de başkalarına soruyorlar. Böy­lece hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını karıştırdıkları için hakkı bâtılı birbirine karıştırıyorlar. Na­mazı Allah’tan, ama mîrası başkalarından aldıkları için hakkı bâtıla karıştırıveriyorlar. Orucu Allah’tan, ama hukuku başkaların­dan, Haccı Allah’tan, ama ekonomik yapıyı başkalarından aldıkla­rından, kılık kı­yafeti başkalarından aldıklarından hakla bâtılı karıştırıveriyorlar. Bir de bizim müslümanlığımızın zarûri bir neticesi olarak ha­yatı­mızda hakla bâtıl birbirine karışmaktadır. O da şudur: Altı bin âyetlik bir Kur’an’ımız var. Peki bunlardan kaç tanesini biliyo­ruz? İşte 30, 40, 50, 100, 200 tane. Geriye kalan o bilmediğimiz âyetlerin biz­den istediği hayat programında, bizler mecburen başka şeyler uygu­layacağız demektir. Çünkü bir şeyler yapıyoruz, yapmak zorundayız elbette, durmuyor ki hayat. Yâni farz edelim ki insan hayatı 100 birim ve Kur’an âyetleri bu 100 birimi düzenlemek için gelmiştir. Bakara şu birimi, Âl-i İmrân bu birimi, Nisâ bu birimi, Tebbet burayı, İhlâs şurayı düzenlemek için gelmiştir. Yâni haya­tın tümünü düzenlemek üzere Allah bize bir kitap göndermiştir. O kitapta hayatımızın bir bölümünü düzenlemek için gelmiş bulunan âyet birimlerini bilmiyorsak, hayatı­mızın o bölümü hep bozuk olacak ve biz sürekli bâtılla birlikte hakkı yaşayacağız; yâni hakla bâtılı birbirine karıştıracağız demektir. Da­hası: "Bile bile hakkı da gizlemeyin!" Bir de bile bile hakkı gizlemeyin! Çünkü siz, hakkı biliyorsu­nuz. Hakkı biliyorsunuz siz! Siz Tevrat ehlisiniz! Siz Kur’an ehlisiniz! Siz bu işi biliyorsunuz! Öyleyse siz bu karıştırma işini, bu gizleme işini yapmayın! Her amelde, her eylemde, her fi­kirde ama. Bu kitap Fur-kân’dır. Bu kitapta hak da bellidir, bâtıl da bellidir. Sizler bu kita­bın, size bildirdiği hak bilgisine sahip ola ola, hakkı bile bile dünya men-faatleri sebebiyle bu kitabın hak ve bâ­tıllarını insanlara açıkla­mamak durumunda olmayın. Ketmetmek, gizlemek, örtmek, örtbas etmek ko-numunda olmayın. Anlaşılmadı mı? Bir daha söyleyeyim düzgünce inşallah: Ar-kadaşlar, hakla bâtılın birbirine karıştırılmasını şöyle anlamaya çalı-şıyoruz: Hayatın değişik veçhelerini Kur’an’ın tümü düzenle­mek için gelmiştir. Meselâ diyelim ki Kur’an’dan Mâide sûresini çekip çıkartsak, eğer hayatı düzenlemede bir boşluk olmaya­caksa, o zaman Mâide sûresi fazlalık olacaktır hâşâ. Öyle de ol­madığına göre, biz bu hayatı zaten yaşıyoruz. Kitapla beraber ol­sak da yaşıyoruz, kitapsız olsak da yaşıyoruz.. Yâni kitaptan haberdar olsak da hayat devam ediyor, olma­sak da. Çünkü işte şu anda kâfirler de yaşıyor bu hayatı. Şinktoist, Budist, ateist, hı­ristiyan, yahudi herkes yaşıyor bu hayatı. Yâni bu hayat ya­şanıyor. Ama ya­şayın da nasıl yaşarsanız yaşayın! Her tür hayattan razıyım demi­yor Allah. Yâni bu hayatı biz Kur’an’la düzenlemekle so­rumluyduk. Kur’an’dan haberdar olmadığımız bölümü, biz Kur’an’dan habersiz yaşadığımızdan dolayı, Kur’an’dan habersiz doldurduğu-muz­dan dolayı, mutlaka hayatımızda bir bâtıl bölüm ola­caktır. Çünkü hayatımızın o bölümünü de Kur’an düzenleyecekti, ama biz Kur’an’ın o bölümünü henüz tanımadığımız için mecburen o bö­lümü başka türlü dolduracağız. Ve o zaman hayatımızda hakla bâtıl birbirine karışacaktır. Yâni hayatımızda bildiğimiz kadarıyla Kur’an’ın düzenlemesi olduğu gibi, bilemediğimiz kadarıyla da bâtıllar olacaktır. İşte böylece bizim hayatımızda hakla bâtıl karışmış olacaktır. Arkadaşın biri öyle diyordu: Meselâ yeryüzünde ne kadar Kur’-an varsa tü­münden bir anda on cüzü siliverse Allah. Yâni Kur’an’ı bir açtınız ki, ilk baştan veya ortadan veya sondan bir on cüz silinmiş! Ne yaparsınız? Veya şöyle sorayım: Haberiniz olur mu bundan? Hiç haberimiz olmaz değil mi? E zaten yoktu ya! Birileri zaten bozuk para gi-bi harcıyor müslümanların kitaplarının âyetlerini de hani kimin ha­beri oluyor da? Belki tamam ya! Çok münâsip olmuş! Zaten okumakta güçlük çekiyorduk! Azaldığı çok iyi olmuş, zaten lâzım değildi bize! İşte hatimlerde kullanacağımız kadar, cena­zede okuyacağımız kadar olsun yeter mi diyeceğiz? bir düşünelim. Allah korusun da Şeytan hem Kur’an’ı elimizden almış, hem de Kur’an’ı elimizden aldığını kamufle etmek için birazını bı­rakmış. Bizim hayatımızda azıcık bir Kuran var. Kimini de bazı yerlerde kul­landırıyor ki, hepsi var zannettirebilsin! İşte kırkıncı gece, elli ikinci ge-ce, Ramazan’ın gecesi, Kadir gecesi filan der­ken, güya Kur’an du­ru-yor! Halbuki ne Kur’an vardır ortada, ne de ona sahip çıkan! İşte hak ile bâtılın birbirine karışmasını böyle an­lıyoruz. Yâni hak ile bâtıl hayatımızda karışıyor. Meselâ bir makinede, bir mekânizmada on tane ayar yeri olsa, bu ayar birimlerinden biz üç tanesinin ayarını biliyor olsak. Elbette onların sadece üçünü ancak ayarlayabiliriz. Ötekiler? Öte­kiler ya ayarsız olacak ya da ayar yapamayacağız onları. Böyle olunca da yâni ötekiler bozuk olunca da, ayarlılar da bozuk ola­caktır. Yâni bo­zuklar zaten bozuktur, ama hak olduğu halde, doğru olduğu halde be­rikiler de bozuk olacaktır. Böyle bir ayarsız­lık, böyle bir düzensizlik var bizde, bizim hayatımızda. Meselâ adam dinsel hayatını düzenleyen âyetleri bulmuş, haya­tının o bölümünü onlarla düzenliyor, ama hayatının geri kalan bölümünü de başka şeylerle düzenliyorsa, o zaman hakla bâtılı birbi­rine karıştırıyor demektir. Meselâ namazdan sonra tesbih çekmi-yor adam. Ama bu­nun gü­nahlığını biliyor. Ya da öğle namazının ilk sünnetini kılmıyor adam. Ama bunun günahlığını da biliyor. Yâni pek âlâ adam dini­nin eksikli­ğinin farkındadır. Yapmayın bunu! Karıştırmayın hakkı bâtıla! Ya da: "Elbese" bir de örtmek, giydirmek demektir ya, o zaman şöyle diye­ceğiz: Bile bile, bâtılı hakkın üzerine örtüp de hakkı bakışlardan gizlemeyin! İn­sanların gözünden hakkı saklamayın! Hakkı kamufle etmeyin! 1- Bâtıla hak elbisesi giydirip onu insanlara hakmış gibi sun­ma­yın. Bâtılı hakmış gibi insanlara yutturmaya çalışmayın. Bâtıla hak hüviyeti kazandırmaya kalkışmayın. 2- Hakkı bâtılla örterek insanların bakışlarından gizlemeyin. 3- Veya kendinizi, kendi fikirlerinizi, kendi yazdıklarınızı hak­mış gibi, Allah öyle diyormuş gibi insanlara sunup hakla bâtılı anla­şılmaz hale getirmeyin! İleride gelecek, Bakara sûresinde şöyle buyu­racak Rabbimiz: "Vay o kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir de­ğere satmak için işte bu Allah katındandır! Diyen­lere." (Bakara: 79) Vay elleriyle yazdıklarına! Vay onların kazandıklarına! Adam kendisi bir düşünce ortaya koyuyor, sonra da insanlar bunu Allah’tan zannetsinler diye arada bir âyet hadis okuyarak vahiyle desteklemeye çalışıyor. Tanrı da böyle buyuruyor! İslâm da bunu emrediyor diyerek hakkı bâtıla karıştırıyor. Bir de hakkı gizlemeyin! İleride gelecek: Kur’an’da mükerreren ehl-i kitaba, özellikle de yahudilere bu hatırlatılır. Onların bu halleriyle müşriklerden herhangi bir farklarının olmadığı ısrarla vurgulanır. Onlar Rasûlullah’ı tanıyorlardı, onlar hakkı biliyorlardı. Onlar hak bilgisine sahiptiler: "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Muhammed’i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." (Bakara: 146) Onlar hakkı öz oğulları gibi, ya da avuçlarının içi gibi biliyor­lardı. Hani adım gibi biliyorum! Avucumun içi gibi veya oğlum gibi bili­yorum denir ya, işte bunlar, çocuklarını tanıdıklarından da öte Allah’ın Resûlü’nü biliyorlardı. Yahudiler tanıyorlardı; o havuza girdikçe sırtındaki mührü işa­ret ediyordular birbirlerine. Bakın bakın işte bu onun âhir zaman Ne­bi’si olduğunun belirgin alâmetidir diyorlardı. Rahip Busayra tanıyordu; amcasına sakın onu Şam’a gö­tür-me! Ona bir zarar vermelerinden korkuyorum diyordu. Onun alâ­met-lerinden haberdar olan ehl-i kitabın kıskançlıklarından dolayı ona bir zarar vermelerinden endişe ediyorum diyordu. Annesi Amine tanıyordu; çünkü doğumu fevkalade ol­muştu. Peygamberlik özelliklerinin tamamı açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Süt Annesi Halime tanıyordu; O evlerine geldikten sonra ev­le­rine bereket gelmişti. Hayatlarına fevkalade bir huzur ve sükun gel­mişti. Süt kardeşi Şeyma tanıyordu; gözlerinin önünde melekler eliyle karnı yarılmıştı. Harikulade bir ameliyat gerçekleşmişti. Buna tanık olmuştu. Necaşi tanıyordu; ve Ebu Süfyan anlattıkça tamam! di­yordu, beklenen Nebî’nin ta kendisi diyordu. Saydığın özelliklerin tamamı beklediğimiz âhir zaman Nebi’sinin özellikleridir diyordu. Varaka tanıyordu; Hatice anamız ona durumu açtığında: Val­lahi ona gelen, Mûsâ’ya gelen Namus-ı Ekberdir diyordu. Keşke kavmi onu Mekke’den hicrete zorladığında hayatta olup ona destek verebilseydim diyordu. Önceki peygamberlerin ve kitaplarının delâle­tiyle kesin biliyordu ki kavmi ona hüsnü kabul göstermeyecek, vata­nını terk etmeye zorlayacaktı onu. Pek çok âyetleri değiştirildiği halde Tevrat ve İncil'e az biraz muttali olan herkes tanıyordu Allah’ın Resûlü’nü. Demek ki kitap ehli olanlar, kitaptan nasibi olanlar, mürek­kep yalayanlar, İslâm’ı, imanı, dini tanıyanlar, Kur’an kursunda okuyanlar, imam Hatipliler İlâhîyatlılar, medrese görmüşler, hoca çocukları, hacı çocukları, babası müftü olanlar, Allah ve Peygam­beri adına birazcık bilgisi olanlar var ya, onlar da Rasulullah’ı avuçlarının içi gibi bilirler, tanırlar. Rasulullah’ın hak Peygamber olduğunu, onun peşinden gi­dilmesi gerektiğini, Kuran ve sünnet­siz kurtuluşun olamayacağını bu­günün biz ehl-i kitapları da bilirler. Adım gibi, avucumuzun içi gibi bili­yoruz, ama zevklerimiz ağır bastığı için, menfaatlerimiz galip geldiği için, evimize engel olur, işimizi etkiler, doktoramız yarıda kalır, do­çentliğimiz iptal edilir, ta­yinimiz çıkarılır, müşterilerimizi kaybederiz, okuldan atılırız korku­suyla bugün bizler de gizlemeye çalışıyoruz hakkı. Sonra: