Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

43. Ayet

43Bakara Suresi

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ

Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Ve rükû edenlerle beraber rükû edin.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

43:"Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû eden­lerle birlikte rükû edin!" Burada İsrâil oğullarına Peygamber Aleyhisselâm ve onun as­habı­nın kıldıkları bir namaz hatırlatılıyor. Kendilerinin ezip bozdukları bir ibâdet türü değil. Rasulullah’ın Allah’tan aldığı ve pratik hayatta uyguladığı rükûlu ve secdeli bir namaz isteniyor onlardan. Namazı ikâme edin, zekâtı verin, bir de rükû edenlerle bera­ber rükû edin! Burada olduğu gibi namazla secde, namazla rükû aynı anda zikredilmişlerse o zaman bu secde ve rükû na­mazdakinden ayrı anlama gelecektir. Çünkü bakın Allah namaz kılın! dedi, namazda zaten rükû var ama ayrıca bir de rükû eden­lerle beraber rükû edin! buyurdu. O zaman buradaki rükû, na­mazdaki rükû demek değildir. Namazdakinden farklı bir anlama gelecektir. Buradaki rükû: Allah karşısında bel bükün! Boyun eğin! de­mek­tir. Allah’ı dinleyin! Allah’a kulak verin! Allah’ın istediğini yaşa­yın! demektir. Rükû edin; yâni Allah karşısında ukalalık etmeyin! Allah’a kafa tutmaya, Allah’a akıl vermeye kalkışmayın demektir. Meselâ örtünün! denilmişse hemen bu konuda rükûyu ger­çek­leştirin! Namaz kılın! Çocuklarınızı eğitin! Kitapla tanışın! Ha­yatınıza Allah’ın istediği biçimde program yapın! denilmişse he­men uygula­maya koymak üzere rükû edin! demektir bunun mâ­nâsı. Namazı ikâme edin demek;, namazı kılın! demek değildir. Bunu daha önce de demeye çalışmıştık. Namazı ikâme edin de­mek; 1- Namazınız hayatınızın direği olsun demektir. 2- Namaz, bedeninizin kulluğunun ifadesi olsun demektir. 3- Namazla Allah’tan mesaj alın ve hayatınızı bu mesajla dü­zenleyin demektir. Yâni iki namaz arasını Allah’a verdiğiniz söze göre ayarlayın demektir. 4- Öyle bir namaz ikâme edin ki; bu namaz, sizin ferdi ve içti­mai hayatınızı dengede tutsun. Zekâtı da verin ki, toplumsal prob-lemlerinizin tamamını bu zekât çözümlesin. 5- Bir de sadece kendi başınıza bu işi yapmayın! Sizden önce de bu işi yapanlar varsa, onlarla beraber olun! Onlarla bera­ber ce­maat olarak ikâme edin! demektir. Onlarla bütünleşin anla­mına gele­cektir. Varsa rükû edenler, Allah’ın emrine boyun bü­kenler, siz de hemen onlarla bütünleşin! Anlamına gelecektir. Yâni bu ağacı kucaklayın! demek yâni sen kendi görevini yap ta, ama senden başka birileri onu kucaklamakla meşgulse sen de onunla birlikte yardımlaş demektir. Yâni bu yemeği yiyin! demek illa da birlikte yiyin! demek değildir bu. Sen ye de, birileri de yiyecekse sen de onunla yemeye devam et! Yâni. Bu, yahudilere bir emirdir. Buradaki namaz emri yahu­dilere ya­pılmaktadır. Öyleyse anlıyoruz ki, biliyoruz ki namaz önce de var. İşte önceden beri, çok önceden beri var olan namazın ya­hudilerde de ay­nen devam ettiğini anlıyoruz. Namazın ikâmesinden söz edilir. Kur’an’da "ikâme-i salât" sözü çok geçer. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde: “Ben nasıl namaz kılıyor idiysem, öylece namaz kı­lın!” Buyurur. Ama o zaten peygamber örnekliliğinde bir namaz kılı­yor olduğuna göre, namazın ikâmesi zaten peygamberin örneklili­ğin-de vardır ve tamam, biz de aynı namazı kılmak zorundayız. Allah "sallâ" yapın! demiyor ama bakın. Yâni bizim yaptığımız gibi sallayın! değil. Ya ne? "Salâtı ikâme edin!" "Veyl olsun o namaz kılanlara!" (Mâûn: 4) Âyetinde ise namazı sallayanlar anlatılır. Namaz kılmaktan ga­fil adamlar da, kıldık zannediyorlar veya namazı bir hareket zannedi­yorlar. Veya namazı kılınca tamam zannediyorlar. Namaz bitti, na­ma-zı kıldık, müslümanlık tamam zannediyorlar. Namazla din kurtarma çabasına giriyorlar. Halbuki Kur’an’da, dinde, İs­lâm’da böyle hiç bir şeye karışmayan, mücerret kendi başına bir namaz yok. Hiç bir şeye karışmayan, hiçbir fonksiyonu olmayan bir namazdan söz edilmez İslâm’da. Hayata etkili olmayan, hayatı düzenleme misyonu olmayan bir namaza namaz demez İslâm. Şimdi bize dönüyorum. Şu kıldığı­mız namazların, görünüşte hiçbir fonksiyonu yok gibi değil mi? Yâni bu kıldığımız namazların hayatımıza hiç etkisi yok gibi değil mi? Sanki bi-zim hayatımızda namaz öncemizle, namaz son­ramız hiç değişmi­yor. Mektubu atıp o dertten kurtulma işi var ya, aynen onun gibi. Ama bu kadar kötülemek yanında şunu da diye­lim, tabii insafsızlık olmasın: Bu hiç gibi olan, hiç fonksiyonu yok gibi olan namazımızın görüyoruz nelere mal olduğunu. Yâni bu kadarı bile bize bir şeyler yaptırıyor as­lında. Bazı arkadaşlar anla­tıyor, onu, namazı terk ettiğim dönem sanki dinimi terk etmiş gibi oluyorum! diyor. Allah kimseyi o duruma düşürmesin! İnşallah.. O zaman ikâmeyi şöyle bir Türkçeleştirelim: İkâme; İki na­maz arasındaki hayata karışan bir namazın kılınışına ikâme diyo­ruz. İki namaz arasını düzeltme fonksiyonu olacak namazın. Bu, tabi bedenî kulluğun ifadesi olacak. Bireysel kulluğun ifadesi ola­cak. Zekât da toplumsal kulluğun ifadesi olacaktır tabii. Yâni na­maz bireysel bir kulluktur. Ben namazımı tek başıma da kılabilirim, ama zekâtı tek ba­şı-ma, kendi kendime veremem. Onun için zekâtı verebilecek birilerine muhtacım. Öyleyse zekât toplumsal bir kul­luktur diyoruz. Bu âyette bizden öyle bir namaz isteniyor ki, bu namaz: 1. Allah’tan mesaj alma özelliği sağlayacak. Yâni o namazı­mızda ne dediğimizin, ne okuduğumuzun, hangi taahhütlerin altına imza attığımızın, Rabbimize hangi sözleri verdiğimizin farkına varacak ve namaz sonrası hayatımızda buna uygun davranacağız. Namaz sonrası hayatımızı namazda aldığımız bu mesajla düzenleyeceğiz. İşte namazı ikâme, namazı ayağa kaldırma bu anlama gelmektedir. İşte namaz bize bunu sağlayacak bir, 2. Allah’a tekmil verme özelliğini sağlayacak. Sanki emir kay­nağı, emir makamı olan Allah’tır. Sanki seccadede, onun huzu­runa gidiyoruz, ama huzuruna gitmenin şartları var. Böyle isli paslı gidil­mez! Temizlik yapılacak, hadesten ve necasetten taharet. Açık saçık gidilmez onun huzuruna, Setr’ul avret yapılacak. Za­man iyi ayarlana­cak. Öyle dambadak gidilmez, hedef iyi belirlene­cek, yâni ne anlama gidiyorsun? Ne için gidiyorsun huzura? Şöhret için mi? Para için mi? Makam için mi? Yoksa Allah dedi diye mi? Ne için gittiğini belirleye­ceksin. Sonra Allah’ı en büyükleme ile, tekbir ile işe başlayacaksın. Allah’ı en büyük kabul edeceksin. Bundan sonra da: Elhamdülillah di­yecek ve sadece Allah’ı hamde lâyık görecek, Allah’tan başkalarını hamde lâyık görmeyeceksin. Allah’ı Rab bileceksin. Onu hayata karı­şır bileceksin. Hayatın programını yapmaya tek yetkili bileceksin ve ondan mesaj ala­caksın. Kabul ya Rabbi, sen en büyüksün! Kabul ya Rabbi, senden baş­kalarının önünde eğilmeyeceğim! Ka­bul ya Rabbi, senden başka­larını övmeyeceğim! Kabul ya Rabbi, senden başkalarının dediği yere gitmeyeceğim! Senden başkalarını dinlemeyeceğim! Senden başkala­rının kulu kölesi olmayacağım. İrademi senden başkalarına teslim et­meyeceğim. Namazla senden aldığım bu mesajı namaz sonrası ha­yatımda bir an bile unutmayacağım. Namaz sonrası hayatımı bu me­sajla düzenleyeceğim. Sen nasıl istiyorsan ben öylece yaşayacağım diye bir ondan mesaj alma vardır. Bir de namazın tekmil verme anlamı vardır. Sanki Cenab-ı Hak bizi yarattıktan sonra bize emir vermiş. Beş saatte bir gelin ve bana tekmil verin! Beş saatte bir gelin! Ve bana hayatınız hakkında bilgi ve­rin! Göreviniz hakkında, yaptığınız işler hakkında bana tekmil verin! diye. Hani işveren öyle yapar ya. Gel bana tekmil ver diye adamlarını yanına çağırır ya. Ama öyle bir iş­veren ki, her şeyi aslında biliyor. Ki­min ne yaptığını da biliyor, ne yapmadığını da biliyor. Gizlediklerini de biliyor, açığa vurduklarını da. Kalpten geçeni de biliyor, niyetleri de bili­yor. Ama buna rağmen bizden de tekmil istiyor. Her gün ne yaptı­ğımızı kendisine bildirmemizi istiyor. Hayatımızın raporunu vermemizi istiyor. İşte biz namazla Allah’ın huzuruna çıkıyor ve o namaz öncesi yaptıklarımızın raporunu sunuyoruz. Diyoruz ki: Ya Rabbi ben senden başkasının önünde eğilmedim! Hamdi sana has kıldım! Senden baş­kasını övmedim! Sadece sana muhtaç oldu­ğumu bildim! İsteyeceğimi senden başkasından istemedim! Sadece sana dua ettim! Sadece sana sığındım! Rızkı sadece senden bildim! Alîm olarak, bilgisi tam olarak sadece seni bildim! Sadece senin bilgine müracaat ettim! Sa­dece senin için bir hayat yaşadım! Diyerek tekmil veririz Rabbimize. Tabi hayatı düzgünse bunları söyleyebiliyor adam. Ama hayatı bozuksa bunları söylemekte güçlük çekiyor. Namazın so­nunda dua bile edemiyor adam. Niye? Ya yüzüne vurursa Allah! Ya bu ne biçim hayat? Ya bu söylediklerinin tamamı yalandan ibarettir deyiverirse diye korkusundan yakarışta bile bulunamıyor adam. İşte böyle tekmil verilen, mesaj alınan bir namaz olursa bizim namazımız, o zaman o namaz dinin direği olan bir namaz olmuştur. Ama Allah korusun şu anda pek çoğumuzun yaptığı gibi, sadece ça­dırın ortadaki direği gibi olunca namazımız, direk tek başına bir anlam taşımayacaktı ya. Sapıyla, ipiyle ve tüm müştemilatıyla o direk çadırı ayağa kaldıracaktı. Yâni namazda tüm hayatı ayağa kaldıracaktı ya, işte böyle bir namaz olmalı bi­zim namazlarımız. Ama öyle değil de yatıp kalkmak biçiminde bir namaz kılarsak, o zaman sadece direk di­kiyoruz demektir. Her yere direkler dikiyoruz ama gün olur bu direkleri muhafaza bile dert olur. Kendi kendine duramaz ki onlar! Gün olur zorlanırız. Zorluk çekeriz. Ve bugün namazın kimi müslümanların ha­yatında yük olduğunu ben görüyorum zaman zaman. Zorlaşıyor, yük olu­yor, zorlanıyor, ama ne yapsın. Evde kılacak, vapurda kılacak, dükkanda kılacak, derste, teneffüste kılacak, eğitim anında kıla­cak, kılacak. Ama böyle hayattan kopuk, hayata etkili olamayan ve du­var­sız, müştemilatsız sadece direk dikme türünde bir namaz değil de na-mazın istediği hayatı yaşayarak bir namaz kılabilirsek, o za­man namazın dediği hayatı yaşarken namaza yer vardır o ha­yatta. O za­man bu hayat onu doldurucu, destekleyici olur ve na­maz zevk verir. Böyle bir hayatta namaz hiç de zor gelmez mü'mine. Yâni o hayat benim olunca, yâni çadırım benim olunca, o zaman çok kolay olacak­tır bu iş. O zaman direk hoş oluyor değil mi? Öteki türlü hayattan ayrı namaz olmuyor, işte görüyoruz. Adam namaza bir durayım da aya­ğımdaki oku öyle çıkarın filan, olmuyor. Sanki namazın dı­şında Allah-tan ayrıymış da namazda Allah’la beraber. İşte durun da Allah’la bir beraber olayım! demiş de ve de oku çekmişler aya­ğından da, haberi bile olmamış da, bu da fıtrata aykırıdır diyoruz. İnsanın haberi olur yâ-ni. Hattâ aman çalınma ihtimali filan olursa ayakkabını önüne koy da haberin olsun! diye emirler görürsünüz orada. Veya meselâ balgam gibi bir şeyler tükürecekseniz, karşı­nıza tükürmeyin, onu ayağınızın altına alın! deniyor. Böyle olunca haberin olacak yâni bunlardan. Zaten Allah bizden böyle bir na­maz da iste-miyor.. Evet işin aslı, bizim namazların pek tadı yok. Hani nasıl de­sem, mercedesin önünde işte yıldız gibi bir putu var ya, yuvarlak yıl­dız mı diyorlar ne? Onu çok seviyoruz, ama bizim arabada onu taka­cak yer yok. Arabamız mercedes değil, murat yâni. Ama olsun diyo­ruz! Ve murada onu takmaya kalkıyoruz. Bizim namaz biraz öyle gibi yâni. Aslında namaz hayatın yapı taşlarıdır. Hayatı Allah na­mazla dol­durmuş; yâni hayatı namazla belirlemiş Allah. Namazla belirlenen hayat içinde uykuya zaman ayırın! Yemeğe zaman ayı­rın! Okumaya, yazmaya zaman ayırın! Şuna şuna zaman ayırın! demiş tamam. Bunlar namaza göre ayarlanacak. Yâni önce na­maz sonra namaz­dan arta kalan zamanda da bunlar yapıla­cak. Çünkü bunlar hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Biz hayatta yaşamak zorunda olduğumuz bu işlerin arala­rını namazla dolduracağız, namazdan aldığımız mesajla doldura­cağız. Ama biz şu anda öyle yapmıyoruz da hayatımızın vazge­çilmez birim­leri var, biz onları yaşarken namazı araya sıkıştırıveri­yoruz. Yâni as­lında bizim hayatta namaza yer yok! Ama biz yine de onu bir yerlere takıveriyoruz. Meselâ bugün bir fabrikaya gittim. Öğlen ezanı saat birde okundu. Niye orada öyle okunur diye sordum. Dediler ki: İşte vardiye, yemek zamanı öyle denk geliyor ne yapalım! Hem böyle bir saat geç okutturuyor adam, hem de resmen hoparlörle ezan okutturuyor. Böyle garip bir şey. Böylece hem işimizin düzeni bozul­mayacak hem de araya bunu sıkıştırıvereceğiz. Namaz değil de aslında bu hayatın ak­sesuarı. Evet namazı ikâme edin! Başka? Bir de: "Zekâtı da verin!" Böylece kişi zekât ile maldan vazgeçebilmeyi öğrenecektir. Yâni malın sahibinin Allah olduğunu öğrenebilecektir. Değilse kişi malının bir kısmını def edecek de gerisinde tam söz sahibi olacaktır değildir mânâ tabii. Ne demekti zekât? Ya Rabbi! Bu malı sen izin verdiğin için kazandım! Senin izin verdiğin yerden kazandım! Se­nin izin verdiğin yerde harcayacak ve senin izin verdiğin gibi sarf edece­ğim! Bunun şiarı olarak da, ispatı olarak da senin namı he­sabına işte birilerine veriyorum! diyecektir. Yâni ya Rabbi! Bu mal mülk senindir! Ben karışmıyorum buna! Malımın hepsi senindir! Mânâsına gelecektir bu. Ama hal böyleyken bakıyoruz bugün adam malının içinden zekât miktarını ayırdıktan sonra gerisine ka­rıştırmıyor Allah’ı. Sanki al senin hakkın bu! Gerisine karışma! di­yor! Zekat sanki Allah için sus payı gibi değerlendiriliyor. Olmaz ki böyle. Çünkü İslâm, zekâtı emretmenin yanında, aynı zamanda mal kazanmaya bu kadar hırslı olmamayı da emreder. Adam mal ka­zan-maya o kadar hırslı ki, zekât verse de o onu temizlemez. Me­selâ nasıl hırslı? İlim öğrenmeye vakit bırakmayacak kadar hırslı! Kur’an öğ­renmeye vakit bırakmayacak kadar hırslı! Çoluk çocu­ğunun eğitimiyle ilgilenemeyecek kadar hırslı! Akşam ezanında camiye, yatsı nama­zında mescide, sabah namazında müslümanlarla beraber olmaya gi­demeyecek kadar hırslı. Sonra da kazandığından zekât veriyor. Al şunu da ağzını tut diyor sanki. Ben böyle zekâtları almıyorum. Meselâ birisi çağırmıştı, işte zekâtı verelim filan diye, hesaplatmak için çağır­mış Ramazan’da. Olmaz arkadaş! dedim, senin malına zekât düşmez! Yahu doğru söyle! filan dedi. Dedim ki, gerçekten olmaz! Se­nin malına ze­kât düşmez! Sen bunları sadece kendine harcamaya devam et baş­kasını da sorma dedim. Israr edince yanında biri vardı. Mecburen izah ettim. Değilse o gün demezdim ona, biraz da o uğraşsın, işi ne? derdim de, ama yanında birisi olduğu için mecburen izah etmek zo­runda kaldım. Dedim ki arkadaş! Senin literatürde, senin işte, senin meslekte birtakım ne demektir? Birtakım eşya? Meselâ yemek odası, yatak odası, oturma odası, kalkma odası, amuda kalkma odası, diz çökme, bağdaş kurma odası işte hepsi. Şimdi bir eve bundan kırk ta­kımın olsa dedim hangi birini bir fakire vereceksin? Kırkta birini bir fa­kire vereceksin. Peki kim o fakir dedim? Var mı öyle biri? Yâni hangi fakire veri­lir bu? Bulunur mu böyle bir fakir? Bunu alsın da ne yapsın o fakir ya? Nerede kullanacak fakir bunları? Bu senin kullandığın eşyayı ne­rede kullanacak fakir? Öyle değil mi ama? Bugün müslümanlar müs-lümana lâzım olmayan şeyin ticaretini yapıyor­lar. Meselâ adam içki satıyor idiyse zaten veremez onu fakire de, çünkü haramdır bunu bi-liyoruz da, aynı zamanda ihtiyaç olmayan şey de haramdır müslüma-nın hayatında, bunu bilmiyoruz. İhtiyaç olan şey: Meselâ yatak lâzım değil mi? Evet lâzımdır ama on be­şinci yatak haram! Elli beşinci hep-ten haram yahu! Meselâ kadı­nın süslenmeye ihtiyacı var. Ama erkeği de, yok dediyse, işte iyi kötü giyinecektir. Yahu olur mu, ihtiyacım var-dı benim! demesinin anlamı yoktur. Meselâ tokken ye­mek, Rama-zanda yemek haram­dır. Meselâ bir adamın yıllık öğle ye­meği ihtiyacı mümkün değil üç yüz altmış gün olamaz. Çünkü İslâm belirlemiştir onu. Muhakkak bir kere, bir ay yemeyecektir Ramazanda. Bakın Allah Resûlü der ki: “Allahu Teâlâ birtakım şeyleri farz kılmıştır. On­ları zayi etmeyiniz. Bazı mâsiyetler için de birtakım hadler koymuştur, onları da asla tecavüz etmeyin. Birtakım şey­leri haram kılmıştır, onlara el uzatmayınız. Birtakım şey­lerden de unutkanlık eseri değil, size mahza merhametin­den dolayı sükut etmiştir. Onları da soruş­turmayın.” Allah farzlar kılmış, sakın onları zayii etmeyin. Bunlarsız cen­net olmaz! demiş. Bir çizgi, bir hat çizmiş ve sakın bunları aşmayın! demiş. Bir de haramlar kılmış, sakın oraya da düşmeyin! demiş. Peki nedir bu mobilyacılık? Nedir bu askıcılık? Allah Resûlü; “yatarken el­bisenizi dürüp besmeleyle bir yere koyun ki Şey­tan ondan istifade et­mesin!” buyurur. Biz de askılara takıp, ey şeytan bak sana hazır bu­rada bekletiyoruz! Rahatlıkla bunu kulla­nabilirsin! diyoruz sanki. Peki olur mu İslâm toplumunda bu mes­lekler? Bunları çoğaltabilirsiniz. Şu kadarını söyleyeyim: Yaptırıcısı İslâm olmayan her şey İslâm’da bâtıl­dır. Öyle olsaydı İslâm yaptı­rırdı zaten onu! Bugün bu mesleklerin yaptırıcısının İslâm oldu­ğunu hiç düşünemiyoruz. Baklavacılık, seb­zecilik, pastacılık ta öyle. Ama unutmayalım ki yarın sorulacak adama. Her yaptığımız iş konusunda: Bu konuda Rabbiniz kimdi? de­nilecek. Bunu yaptı­ran kimdi sana? Neden aldın bunu? Neden sattın? Neden yaptın bu işi? Kim dedi de yaptın? Ya Allah dedi de öyle yap­tım! diyecek adam ya da işte bilmiyorum, Zerdüşt buyurdu da onun için yaptım! diyecek. İşte ihtiyacımdı ya Rabbi! Güzel görmüştüm ya Rabbi! Uygun bulmuştum ya Rabbi diyecek ve mâzeretini sunacak Allah’a. Allah da tamam, benim istediğim de buydu, iyi yapmışsın demişse ne âlâ, değilse Allah korusun. Meselâ bakın namaz, namaza kimse laf edemez değil mi? Bu­nun bile yaptırıcısı Allah değilse, bu bile bâtıldır. Diz kireçlen­melerini önlemek için, jimnastik hareketi için kılınan namaz, yâni yaptırıcısı Allah olmayan namaz da bâtıldır. Öyleyse yaptırıcısı İs­lâm olmayan bütün eylemler bâtıldır. "İnanan ve inancının gereği olan amelleri işle­yen­ler." Bunların bu konudaki imanları vahiyden kaynaklanıyorsa bu gü­zeldir. Ama değilse salih amel değildir o. Bir amelin yaptırı­cısı İs­lâm değilse o amel salih amel değildir. Bazı ameller İslâm’da suç ol­masa da eğer onların yaptırıcısı İslâm değilse yine salih de­ğildir onlar. Meselâ evin bazen geniş olması suç mu? Hayır. Me­selâ fethettin bir bölgeyi, Japonya’yı aldın ve orada karşına beş yüz metrekarelik bir ev çıktı. Ne yapacağız? Yıkacak mıyız bunun bir kısmını? Yıkmak da bâtıl zaten. Ama benim demek istediğim o ki: Bu hem hedef belirtme­yecek bizim için, yâni hedefimiz olmaya­cak böyle bir ev, hem de orada oturuşumuzun modelini İslâm be­lirleyecek. Meselâ öyle bir ze­kât sistemi ki infakı ortadan kaldır­mış. İnfakı ortadan kaldırıcı olan ze­kât anlayışı da bâtıldır. Çünkü Allah zekâtla infakı ayrı ayrı zikretmiş­tir. Hem "infak ederler" der, arkasından da hem de "zekât verirler" ifa­desini kullanır Bakara sû­resi 177. âyette. Sonra buyurur ki Rabbimiz: "Rükû edenlerle beraber de rükû edin!" Bakın burada rükû namazdan ayrı zikredilmiştir. Namaz­dan daha şümullü bir kelimedir bu. Eğer Kur’an-ı Kerîmde na­mazla birlik secde, namazla birlik rükû zikredilmişse o zaman namazdan farklı bir rükû ve secde anlamına gelecektir bu. Rükû edenlerle birlikte rükû edin! demenin anlamı: Bu konuda sizden önce birileri yoksa yine ya­pın! Ama sizden önce birileri varsa, o zaman siz de onlarla birlik olun! demektir. Yâni onlarla beraber yapacağınız görevler vardır, onu da onlarla beraber yapın! de­mektir. Topyekün müslümanlarla birlikte ha­reket edin, kendinize ait oluşturduğunuz küçük küçük gruplarla hare­ket etmeyin. Yâni İslâm’ın sorumluluk anlayışı, kişiyi sorumluluktan kurtarmak değil onun sorumluluğunu düzenleme çabasıdır. Şimdi cemaate dahil oluyor adam, İslâm’ın yüz biriminin on ta­nesi kendine yükleniyor, onun da onda altısını yaptı mı, yâni al­tısını yaptı mı ben yüzde atmışı yaptım sevincinde olu­yor. Oysa yüzde altı­sını yapıyor. İslâm’da bu yok! Ya ne var? İs­lâm’da kişinin, bireysel planda görevleri yanında, toplumsal planda görevleri hatırlatılır. Sen birimsin, ama toplumun da bireyisin. Yâni sen kendin yiyorsun, kimse olmasa da onu yine yiyeceksin. Ama birileriyle yerken de dikkat et! Hem ona örnek olma açısın­dan, hem de onunkini yememe açısından. Eh bunu anladınız, şimdi söyleyin bakalım: