43:"Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin!" Burada İsrâil oğullarına Peygamber Aleyhisselâm ve onun ashabının kıldıkları bir namaz hatırlatılıyor. Kendilerinin ezip bozdukları bir ibâdet türü değil. Rasulullah’ın Allah’tan aldığı ve pratik hayatta uyguladığı rükûlu ve secdeli bir namaz isteniyor onlardan. Namazı ikâme edin, zekâtı verin, bir de rükû edenlerle beraber rükû edin! Burada olduğu gibi namazla secde, namazla rükû aynı anda zikredilmişlerse o zaman bu secde ve rükû namazdakinden ayrı anlama gelecektir. Çünkü bakın Allah namaz kılın! dedi, namazda zaten rükû var ama ayrıca bir de rükû edenlerle beraber rükû edin! buyurdu. O zaman buradaki rükû, namazdaki rükû demek değildir. Namazdakinden farklı bir anlama gelecektir. Buradaki rükû: Allah karşısında bel bükün! Boyun eğin! demektir. Allah’ı dinleyin! Allah’a kulak verin! Allah’ın istediğini yaşayın! demektir. Rükû edin; yâni Allah karşısında ukalalık etmeyin! Allah’a kafa tutmaya, Allah’a akıl vermeye kalkışmayın demektir. Meselâ örtünün! denilmişse hemen bu konuda rükûyu gerçekleştirin! Namaz kılın! Çocuklarınızı eğitin! Kitapla tanışın! Hayatınıza Allah’ın istediği biçimde program yapın! denilmişse hemen uygulamaya koymak üzere rükû edin! demektir bunun mânâsı. Namazı ikâme edin demek;, namazı kılın! demek değildir. Bunu daha önce de demeye çalışmıştık. Namazı ikâme edin demek; 1- Namazınız hayatınızın direği olsun demektir. 2- Namaz, bedeninizin kulluğunun ifadesi olsun demektir. 3- Namazla Allah’tan mesaj alın ve hayatınızı bu mesajla düzenleyin demektir. Yâni iki namaz arasını Allah’a verdiğiniz söze göre ayarlayın demektir. 4- Öyle bir namaz ikâme edin ki; bu namaz, sizin ferdi ve içtimai hayatınızı dengede tutsun. Zekâtı da verin ki, toplumsal prob-lemlerinizin tamamını bu zekât çözümlesin. 5- Bir de sadece kendi başınıza bu işi yapmayın! Sizden önce de bu işi yapanlar varsa, onlarla beraber olun! Onlarla beraber cemaat olarak ikâme edin! demektir. Onlarla bütünleşin anlamına gelecektir. Varsa rükû edenler, Allah’ın emrine boyun bükenler, siz de hemen onlarla bütünleşin! Anlamına gelecektir. Yâni bu ağacı kucaklayın! demek yâni sen kendi görevini yap ta, ama senden başka birileri onu kucaklamakla meşgulse sen de onunla birlikte yardımlaş demektir. Yâni bu yemeği yiyin! demek illa da birlikte yiyin! demek değildir bu. Sen ye de, birileri de yiyecekse sen de onunla yemeye devam et! Yâni. Bu, yahudilere bir emirdir. Buradaki namaz emri yahudilere yapılmaktadır. Öyleyse anlıyoruz ki, biliyoruz ki namaz önce de var. İşte önceden beri, çok önceden beri var olan namazın yahudilerde de aynen devam ettiğini anlıyoruz. Namazın ikâmesinden söz edilir. Kur’an’da "ikâme-i salât" sözü çok geçer. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde: “Ben nasıl namaz kılıyor idiysem, öylece namaz kılın!” Buyurur. Ama o zaten peygamber örnekliliğinde bir namaz kılıyor olduğuna göre, namazın ikâmesi zaten peygamberin örnekliliğin-de vardır ve tamam, biz de aynı namazı kılmak zorundayız. Allah "sallâ" yapın! demiyor ama bakın. Yâni bizim yaptığımız gibi sallayın! değil. Ya ne? "Salâtı ikâme edin!" "Veyl olsun o namaz kılanlara!" (Mâûn: 4) Âyetinde ise namazı sallayanlar anlatılır. Namaz kılmaktan gafil adamlar da, kıldık zannediyorlar veya namazı bir hareket zannediyorlar. Veya namazı kılınca tamam zannediyorlar. Namaz bitti, nama-zı kıldık, müslümanlık tamam zannediyorlar. Namazla din kurtarma çabasına giriyorlar. Halbuki Kur’an’da, dinde, İslâm’da böyle hiç bir şeye karışmayan, mücerret kendi başına bir namaz yok. Hiç bir şeye karışmayan, hiçbir fonksiyonu olmayan bir namazdan söz edilmez İslâm’da. Hayata etkili olmayan, hayatı düzenleme misyonu olmayan bir namaza namaz demez İslâm. Şimdi bize dönüyorum. Şu kıldığımız namazların, görünüşte hiçbir fonksiyonu yok gibi değil mi? Yâni bu kıldığımız namazların hayatımıza hiç etkisi yok gibi değil mi? Sanki bi-zim hayatımızda namaz öncemizle, namaz sonramız hiç değişmiyor. Mektubu atıp o dertten kurtulma işi var ya, aynen onun gibi. Ama bu kadar kötülemek yanında şunu da diyelim, tabii insafsızlık olmasın: Bu hiç gibi olan, hiç fonksiyonu yok gibi olan namazımızın görüyoruz nelere mal olduğunu. Yâni bu kadarı bile bize bir şeyler yaptırıyor aslında. Bazı arkadaşlar anlatıyor, onu, namazı terk ettiğim dönem sanki dinimi terk etmiş gibi oluyorum! diyor. Allah kimseyi o duruma düşürmesin! İnşallah.. O zaman ikâmeyi şöyle bir Türkçeleştirelim: İkâme; İki namaz arasındaki hayata karışan bir namazın kılınışına ikâme diyoruz. İki namaz arasını düzeltme fonksiyonu olacak namazın. Bu, tabi bedenî kulluğun ifadesi olacak. Bireysel kulluğun ifadesi olacak. Zekât da toplumsal kulluğun ifadesi olacaktır tabii. Yâni namaz bireysel bir kulluktur. Ben namazımı tek başıma da kılabilirim, ama zekâtı tek başı-ma, kendi kendime veremem. Onun için zekâtı verebilecek birilerine muhtacım. Öyleyse zekât toplumsal bir kulluktur diyoruz. Bu âyette bizden öyle bir namaz isteniyor ki, bu namaz: 1. Allah’tan mesaj alma özelliği sağlayacak. Yâni o namazımızda ne dediğimizin, ne okuduğumuzun, hangi taahhütlerin altına imza attığımızın, Rabbimize hangi sözleri verdiğimizin farkına varacak ve namaz sonrası hayatımızda buna uygun davranacağız. Namaz sonrası hayatımızı namazda aldığımız bu mesajla düzenleyeceğiz. İşte namazı ikâme, namazı ayağa kaldırma bu anlama gelmektedir. İşte namaz bize bunu sağlayacak bir, 2. Allah’a tekmil verme özelliğini sağlayacak. Sanki emir kaynağı, emir makamı olan Allah’tır. Sanki seccadede, onun huzuruna gidiyoruz, ama huzuruna gitmenin şartları var. Böyle isli paslı gidilmez! Temizlik yapılacak, hadesten ve necasetten taharet. Açık saçık gidilmez onun huzuruna, Setr’ul avret yapılacak. Zaman iyi ayarlanacak. Öyle dambadak gidilmez, hedef iyi belirlenecek, yâni ne anlama gidiyorsun? Ne için gidiyorsun huzura? Şöhret için mi? Para için mi? Makam için mi? Yoksa Allah dedi diye mi? Ne için gittiğini belirleyeceksin. Sonra Allah’ı en büyükleme ile, tekbir ile işe başlayacaksın. Allah’ı en büyük kabul edeceksin. Bundan sonra da: Elhamdülillah diyecek ve sadece Allah’ı hamde lâyık görecek, Allah’tan başkalarını hamde lâyık görmeyeceksin. Allah’ı Rab bileceksin. Onu hayata karışır bileceksin. Hayatın programını yapmaya tek yetkili bileceksin ve ondan mesaj alacaksın. Kabul ya Rabbi, sen en büyüksün! Kabul ya Rabbi, senden başkalarının önünde eğilmeyeceğim! Kabul ya Rabbi, senden başkalarını övmeyeceğim! Kabul ya Rabbi, senden başkalarının dediği yere gitmeyeceğim! Senden başkalarını dinlemeyeceğim! Senden başkalarının kulu kölesi olmayacağım. İrademi senden başkalarına teslim etmeyeceğim. Namazla senden aldığım bu mesajı namaz sonrası hayatımda bir an bile unutmayacağım. Namaz sonrası hayatımı bu mesajla düzenleyeceğim. Sen nasıl istiyorsan ben öylece yaşayacağım diye bir ondan mesaj alma vardır. Bir de namazın tekmil verme anlamı vardır. Sanki Cenab-ı Hak bizi yarattıktan sonra bize emir vermiş. Beş saatte bir gelin ve bana tekmil verin! Beş saatte bir gelin! Ve bana hayatınız hakkında bilgi verin! Göreviniz hakkında, yaptığınız işler hakkında bana tekmil verin! diye. Hani işveren öyle yapar ya. Gel bana tekmil ver diye adamlarını yanına çağırır ya. Ama öyle bir işveren ki, her şeyi aslında biliyor. Kimin ne yaptığını da biliyor, ne yapmadığını da biliyor. Gizlediklerini de biliyor, açığa vurduklarını da. Kalpten geçeni de biliyor, niyetleri de biliyor. Ama buna rağmen bizden de tekmil istiyor. Her gün ne yaptığımızı kendisine bildirmemizi istiyor. Hayatımızın raporunu vermemizi istiyor. İşte biz namazla Allah’ın huzuruna çıkıyor ve o namaz öncesi yaptıklarımızın raporunu sunuyoruz. Diyoruz ki: Ya Rabbi ben senden başkasının önünde eğilmedim! Hamdi sana has kıldım! Senden başkasını övmedim! Sadece sana muhtaç olduğumu bildim! İsteyeceğimi senden başkasından istemedim! Sadece sana dua ettim! Sadece sana sığındım! Rızkı sadece senden bildim! Alîm olarak, bilgisi tam olarak sadece seni bildim! Sadece senin bilgine müracaat ettim! Sadece senin için bir hayat yaşadım! Diyerek tekmil veririz Rabbimize. Tabi hayatı düzgünse bunları söyleyebiliyor adam. Ama hayatı bozuksa bunları söylemekte güçlük çekiyor. Namazın sonunda dua bile edemiyor adam. Niye? Ya yüzüne vurursa Allah! Ya bu ne biçim hayat? Ya bu söylediklerinin tamamı yalandan ibarettir deyiverirse diye korkusundan yakarışta bile bulunamıyor adam. İşte böyle tekmil verilen, mesaj alınan bir namaz olursa bizim namazımız, o zaman o namaz dinin direği olan bir namaz olmuştur. Ama Allah korusun şu anda pek çoğumuzun yaptığı gibi, sadece çadırın ortadaki direği gibi olunca namazımız, direk tek başına bir anlam taşımayacaktı ya. Sapıyla, ipiyle ve tüm müştemilatıyla o direk çadırı ayağa kaldıracaktı. Yâni namazda tüm hayatı ayağa kaldıracaktı ya, işte böyle bir namaz olmalı bizim namazlarımız. Ama öyle değil de yatıp kalkmak biçiminde bir namaz kılarsak, o zaman sadece direk dikiyoruz demektir. Her yere direkler dikiyoruz ama gün olur bu direkleri muhafaza bile dert olur. Kendi kendine duramaz ki onlar! Gün olur zorlanırız. Zorluk çekeriz. Ve bugün namazın kimi müslümanların hayatında yük olduğunu ben görüyorum zaman zaman. Zorlaşıyor, yük oluyor, zorlanıyor, ama ne yapsın. Evde kılacak, vapurda kılacak, dükkanda kılacak, derste, teneffüste kılacak, eğitim anında kılacak, kılacak. Ama böyle hayattan kopuk, hayata etkili olamayan ve duvarsız, müştemilatsız sadece direk dikme türünde bir namaz değil de na-mazın istediği hayatı yaşayarak bir namaz kılabilirsek, o zaman namazın dediği hayatı yaşarken namaza yer vardır o hayatta. O zaman bu hayat onu doldurucu, destekleyici olur ve namaz zevk verir. Böyle bir hayatta namaz hiç de zor gelmez mü'mine. Yâni o hayat benim olunca, yâni çadırım benim olunca, o zaman çok kolay olacaktır bu iş. O zaman direk hoş oluyor değil mi? Öteki türlü hayattan ayrı namaz olmuyor, işte görüyoruz. Adam namaza bir durayım da ayağımdaki oku öyle çıkarın filan, olmuyor. Sanki namazın dışında Allah-tan ayrıymış da namazda Allah’la beraber. İşte durun da Allah’la bir beraber olayım! demiş de ve de oku çekmişler ayağından da, haberi bile olmamış da, bu da fıtrata aykırıdır diyoruz. İnsanın haberi olur yâ-ni. Hattâ aman çalınma ihtimali filan olursa ayakkabını önüne koy da haberin olsun! diye emirler görürsünüz orada. Veya meselâ balgam gibi bir şeyler tükürecekseniz, karşınıza tükürmeyin, onu ayağınızın altına alın! deniyor. Böyle olunca haberin olacak yâni bunlardan. Zaten Allah bizden böyle bir namaz da iste-miyor.. Evet işin aslı, bizim namazların pek tadı yok. Hani nasıl desem, mercedesin önünde işte yıldız gibi bir putu var ya, yuvarlak yıldız mı diyorlar ne? Onu çok seviyoruz, ama bizim arabada onu takacak yer yok. Arabamız mercedes değil, murat yâni. Ama olsun diyoruz! Ve murada onu takmaya kalkıyoruz. Bizim namaz biraz öyle gibi yâni. Aslında namaz hayatın yapı taşlarıdır. Hayatı Allah namazla doldurmuş; yâni hayatı namazla belirlemiş Allah. Namazla belirlenen hayat içinde uykuya zaman ayırın! Yemeğe zaman ayırın! Okumaya, yazmaya zaman ayırın! Şuna şuna zaman ayırın! demiş tamam. Bunlar namaza göre ayarlanacak. Yâni önce namaz sonra namazdan arta kalan zamanda da bunlar yapılacak. Çünkü bunlar hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Biz hayatta yaşamak zorunda olduğumuz bu işlerin aralarını namazla dolduracağız, namazdan aldığımız mesajla dolduracağız. Ama biz şu anda öyle yapmıyoruz da hayatımızın vazgeçilmez birimleri var, biz onları yaşarken namazı araya sıkıştırıveriyoruz. Yâni aslında bizim hayatta namaza yer yok! Ama biz yine de onu bir yerlere takıveriyoruz. Meselâ bugün bir fabrikaya gittim. Öğlen ezanı saat birde okundu. Niye orada öyle okunur diye sordum. Dediler ki: İşte vardiye, yemek zamanı öyle denk geliyor ne yapalım! Hem böyle bir saat geç okutturuyor adam, hem de resmen hoparlörle ezan okutturuyor. Böyle garip bir şey. Böylece hem işimizin düzeni bozulmayacak hem de araya bunu sıkıştırıvereceğiz. Namaz değil de aslında bu hayatın aksesuarı. Evet namazı ikâme edin! Başka? Bir de: "Zekâtı da verin!" Böylece kişi zekât ile maldan vazgeçebilmeyi öğrenecektir. Yâni malın sahibinin Allah olduğunu öğrenebilecektir. Değilse kişi malının bir kısmını def edecek de gerisinde tam söz sahibi olacaktır değildir mânâ tabii. Ne demekti zekât? Ya Rabbi! Bu malı sen izin verdiğin için kazandım! Senin izin verdiğin yerden kazandım! Senin izin verdiğin yerde harcayacak ve senin izin verdiğin gibi sarf edeceğim! Bunun şiarı olarak da, ispatı olarak da senin namı hesabına işte birilerine veriyorum! diyecektir. Yâni ya Rabbi! Bu mal mülk senindir! Ben karışmıyorum buna! Malımın hepsi senindir! Mânâsına gelecektir bu. Ama hal böyleyken bakıyoruz bugün adam malının içinden zekât miktarını ayırdıktan sonra gerisine karıştırmıyor Allah’ı. Sanki al senin hakkın bu! Gerisine karışma! diyor! Zekat sanki Allah için sus payı gibi değerlendiriliyor. Olmaz ki böyle. Çünkü İslâm, zekâtı emretmenin yanında, aynı zamanda mal kazanmaya bu kadar hırslı olmamayı da emreder. Adam mal kazan-maya o kadar hırslı ki, zekât verse de o onu temizlemez. Meselâ nasıl hırslı? İlim öğrenmeye vakit bırakmayacak kadar hırslı! Kur’an öğrenmeye vakit bırakmayacak kadar hırslı! Çoluk çocuğunun eğitimiyle ilgilenemeyecek kadar hırslı! Akşam ezanında camiye, yatsı namazında mescide, sabah namazında müslümanlarla beraber olmaya gidemeyecek kadar hırslı. Sonra da kazandığından zekât veriyor. Al şunu da ağzını tut diyor sanki. Ben böyle zekâtları almıyorum. Meselâ birisi çağırmıştı, işte zekâtı verelim filan diye, hesaplatmak için çağırmış Ramazan’da. Olmaz arkadaş! dedim, senin malına zekât düşmez! Yahu doğru söyle! filan dedi. Dedim ki, gerçekten olmaz! Senin malına zekât düşmez! Sen bunları sadece kendine harcamaya devam et başkasını da sorma dedim. Israr edince yanında biri vardı. Mecburen izah ettim. Değilse o gün demezdim ona, biraz da o uğraşsın, işi ne? derdim de, ama yanında birisi olduğu için mecburen izah etmek zorunda kaldım. Dedim ki arkadaş! Senin literatürde, senin işte, senin meslekte birtakım ne demektir? Birtakım eşya? Meselâ yemek odası, yatak odası, oturma odası, kalkma odası, amuda kalkma odası, diz çökme, bağdaş kurma odası işte hepsi. Şimdi bir eve bundan kırk takımın olsa dedim hangi birini bir fakire vereceksin? Kırkta birini bir fakire vereceksin. Peki kim o fakir dedim? Var mı öyle biri? Yâni hangi fakire verilir bu? Bulunur mu böyle bir fakir? Bunu alsın da ne yapsın o fakir ya? Nerede kullanacak fakir bunları? Bu senin kullandığın eşyayı nerede kullanacak fakir? Öyle değil mi ama? Bugün müslümanlar müs-lümana lâzım olmayan şeyin ticaretini yapıyorlar. Meselâ adam içki satıyor idiyse zaten veremez onu fakire de, çünkü haramdır bunu bi-liyoruz da, aynı zamanda ihtiyaç olmayan şey de haramdır müslüma-nın hayatında, bunu bilmiyoruz. İhtiyaç olan şey: Meselâ yatak lâzım değil mi? Evet lâzımdır ama on beşinci yatak haram! Elli beşinci hep-ten haram yahu! Meselâ kadının süslenmeye ihtiyacı var. Ama erkeği de, yok dediyse, işte iyi kötü giyinecektir. Yahu olur mu, ihtiyacım var-dı benim! demesinin anlamı yoktur. Meselâ tokken yemek, Rama-zanda yemek haramdır. Meselâ bir adamın yıllık öğle yemeği ihtiyacı mümkün değil üç yüz altmış gün olamaz. Çünkü İslâm belirlemiştir onu. Muhakkak bir kere, bir ay yemeyecektir Ramazanda. Bakın Allah Resûlü der ki: “Allahu Teâlâ birtakım şeyleri farz kılmıştır. Onları zayi etmeyiniz. Bazı mâsiyetler için de birtakım hadler koymuştur, onları da asla tecavüz etmeyin. Birtakım şeyleri haram kılmıştır, onlara el uzatmayınız. Birtakım şeylerden de unutkanlık eseri değil, size mahza merhametinden dolayı sükut etmiştir. Onları da soruşturmayın.” Allah farzlar kılmış, sakın onları zayii etmeyin. Bunlarsız cennet olmaz! demiş. Bir çizgi, bir hat çizmiş ve sakın bunları aşmayın! demiş. Bir de haramlar kılmış, sakın oraya da düşmeyin! demiş. Peki nedir bu mobilyacılık? Nedir bu askıcılık? Allah Resûlü; “yatarken elbisenizi dürüp besmeleyle bir yere koyun ki Şeytan ondan istifade etmesin!” buyurur. Biz de askılara takıp, ey şeytan bak sana hazır burada bekletiyoruz! Rahatlıkla bunu kullanabilirsin! diyoruz sanki. Peki olur mu İslâm toplumunda bu meslekler? Bunları çoğaltabilirsiniz. Şu kadarını söyleyeyim: Yaptırıcısı İslâm olmayan her şey İslâm’da bâtıldır. Öyle olsaydı İslâm yaptırırdı zaten onu! Bugün bu mesleklerin yaptırıcısının İslâm olduğunu hiç düşünemiyoruz. Baklavacılık, sebzecilik, pastacılık ta öyle. Ama unutmayalım ki yarın sorulacak adama. Her yaptığımız iş konusunda: Bu konuda Rabbiniz kimdi? denilecek. Bunu yaptıran kimdi sana? Neden aldın bunu? Neden sattın? Neden yaptın bu işi? Kim dedi de yaptın? Ya Allah dedi de öyle yaptım! diyecek adam ya da işte bilmiyorum, Zerdüşt buyurdu da onun için yaptım! diyecek. İşte ihtiyacımdı ya Rabbi! Güzel görmüştüm ya Rabbi! Uygun bulmuştum ya Rabbi diyecek ve mâzeretini sunacak Allah’a. Allah da tamam, benim istediğim de buydu, iyi yapmışsın demişse ne âlâ, değilse Allah korusun. Meselâ bakın namaz, namaza kimse laf edemez değil mi? Bunun bile yaptırıcısı Allah değilse, bu bile bâtıldır. Diz kireçlenmelerini önlemek için, jimnastik hareketi için kılınan namaz, yâni yaptırıcısı Allah olmayan namaz da bâtıldır. Öyleyse yaptırıcısı İslâm olmayan bütün eylemler bâtıldır. "İnanan ve inancının gereği olan amelleri işleyenler." Bunların bu konudaki imanları vahiyden kaynaklanıyorsa bu güzeldir. Ama değilse salih amel değildir o. Bir amelin yaptırıcısı İslâm değilse o amel salih amel değildir. Bazı ameller İslâm’da suç olmasa da eğer onların yaptırıcısı İslâm değilse yine salih değildir onlar. Meselâ evin bazen geniş olması suç mu? Hayır. Meselâ fethettin bir bölgeyi, Japonya’yı aldın ve orada karşına beş yüz metrekarelik bir ev çıktı. Ne yapacağız? Yıkacak mıyız bunun bir kısmını? Yıkmak da bâtıl zaten. Ama benim demek istediğim o ki: Bu hem hedef belirtmeyecek bizim için, yâni hedefimiz olmayacak böyle bir ev, hem de orada oturuşumuzun modelini İslâm belirleyecek. Meselâ öyle bir zekât sistemi ki infakı ortadan kaldırmış. İnfakı ortadan kaldırıcı olan zekât anlayışı da bâtıldır. Çünkü Allah zekâtla infakı ayrı ayrı zikretmiştir. Hem "infak ederler" der, arkasından da hem de "zekât verirler" ifadesini kullanır Bakara sûresi 177. âyette. Sonra buyurur ki Rabbimiz: "Rükû edenlerle beraber de rükû edin!" Bakın burada rükû namazdan ayrı zikredilmiştir. Namazdan daha şümullü bir kelimedir bu. Eğer Kur’an-ı Kerîmde namazla birlik secde, namazla birlik rükû zikredilmişse o zaman namazdan farklı bir rükû ve secde anlamına gelecektir bu. Rükû edenlerle birlikte rükû edin! demenin anlamı: Bu konuda sizden önce birileri yoksa yine yapın! Ama sizden önce birileri varsa, o zaman siz de onlarla birlik olun! demektir. Yâni onlarla beraber yapacağınız görevler vardır, onu da onlarla beraber yapın! demektir. Topyekün müslümanlarla birlikte hareket edin, kendinize ait oluşturduğunuz küçük küçük gruplarla hareket etmeyin. Yâni İslâm’ın sorumluluk anlayışı, kişiyi sorumluluktan kurtarmak değil onun sorumluluğunu düzenleme çabasıdır. Şimdi cemaate dahil oluyor adam, İslâm’ın yüz biriminin on tanesi kendine yükleniyor, onun da onda altısını yaptı mı, yâni altısını yaptı mı ben yüzde atmışı yaptım sevincinde oluyor. Oysa yüzde altısını yapıyor. İslâm’da bu yok! Ya ne var? İslâm’da kişinin, bireysel planda görevleri yanında, toplumsal planda görevleri hatırlatılır. Sen birimsin, ama toplumun da bireyisin. Yâni sen kendin yiyorsun, kimse olmasa da onu yine yiyeceksin. Ama birileriyle yerken de dikkat et! Hem ona örnek olma açısından, hem de onunkini yememe açısından. Eh bunu anladınız, şimdi söyleyin bakalım: