Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

44. Ayet

44Bakara Suresi

اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

Kitab’ı okuduğunuz hâlde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Akletmez misiniz?

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

44: "İnsanlara birr’i emredersiniz de, kendinizi unutursunuz öyle mi? Üstelik kitabı da okuyorsunuz. (Ak­lınız yok mu sizin?) Aklınızı kullanmayacak mısınız?" "Bir de üstelik kitabı da okuyorsunuz. Aklınız yok mu sizin? Aklınızı kullanmayacak mısınız?" İnsanlara birr’i emredersiniz de kendinizi unutursunuz öyle mi? Birr ne? Bakara 177 de gelecek. Birr; imancı olmak, infakçı olmak, namazcı olmak, zekâtçı olmak, takvacı ol­mak, sabırcı olmak ve tas­dikçi olmak demektir. Öyleyse siz in­sanların böyle olmalarını emre­dersiniz, sonra da kendinizi unutur­sunuz öyle mi? Meselâ Mutaffifin sûresinin hemen başında birr anlatılır: "Vay o eksik tartıp ölçen hilecilerin haline! Ki baş­kalarından aldıkları vakit tam ölçüp alırlar, ama başkala­rına ölçtükleri vakit de eksik verirler." (Mutaffifin: 1,2,3) Yâni birilerine farklı ölçersiniz, kendinize farklı ölçersiniz! de­ni­lir. İstemeye gelince tam istersiniz, tamı istersiniz, ama öde­meye ge­lince hep eksikten yana olursunuz. Meselâ çocuklarınız­dan, hanımla­rınızdan itaat beklerken tam, ya da tama yakın bir itaat beklersiniz, ama kendinizin onlara karşı sorumluluklarınız söz ko­nusu olunca da, meselâ onlara din duyurma, onları müslümanca eğitme sorumluluğu­nuz söz konusu olunca da eksik ölçersiniz. Veya hanımlarınızdan, çocuklarınızdan tam itaat bekleyen sizler, kendinizin Allah’a itaati söz konusu oldu mu da hep eksikten yana, eksiltmeden yana olursunuz. Veya hani başkalarının hanımı şöyle şöyle davransın, ama senin ha­nımın yapmasın. Başkaları­nın çocuğu şöyle yapsın, ama senin çocu­ğun yapmasın. Başkala­rının kadınlarına anlat, ama kendi hanımına anlatma gibi mi ya­pıyorsunuz? Başkalarını düşünüyorsunuz ama ken-dinizi unutuyor musunuz? Başkalarına duyurduğunuzlar konu­sunda kendiniz nötr mü davranıyorsunuz? Başkalarının hesabını ya­pıyorsu-nuz da kendi hesabınızı unutuyor musunuz? Başkalarının müslüman-lığı konusunda titiz davranıyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz? Veya: Âyetiyle de birleştirmiş kimi tefsirler burayı: Yâni: "Ey mü'minler yapmadığınız şeyin niye sözcülü­ğü-nü yapıp duruyorsunuz?" (Saff: 2) Yâni konuştuğunuz şey konusunda niye kendinizi unutuyor­su­nuz? Bir şeyin sözcülüğünü yapıyorsanız, onu eyleme geçirin! Ya da birilerinin yapmasını emrediyorsanız, siz de bizzat onu yapın! Anla­mına gelir. İnsanlara bir şeyler söyler de kendinizi unutur musunuz? Veya kendinizin yapmadığı, yapmayacağı şeyleri niye söylüyorsu­nuz? Bu­nun birkaç anlamı var, inşallah onları demeye çalışalım: 1- Yapmanın konusu olmayan şeyleri niye konuşuyorsu­nuz? demektir bunun mânâsı. Yâni amelin konusu olmayan şey­leri, yarın amele dökülemeyecek konuları, sizi amele sevk etmeye­cek konuları niye konuşup duruyorsunuz? Meselâ ne gibi? A.B.D’ yi konuşuyoruz, Çin’i, Maçin’i, Mançurya’yı konuşuyoruz. İnkaların Amerikan kültürüne etkilerini konuşuyoruz. Sumatra dosyasını ko­nuşuyoruz, devlet kur­madan, devlet yıkmadan konuşuyoruz. Baş­kalarının çocuklarının eği­tim problemini konuşuyoruz. Yâni bütün bunlar bizden amel istemiyor ki! Lüks şeyler bunlar! Yarın amele dökülemeyecek fantezik konuları niye konuşuyorsunuz? diyor Al­lah.. 2- Bir ikinci mânâsı da: Yâni sizler hep söz müslümanı mı ola­caksınız? Hep söz planında mı müslüman olacaksınız? Amel pla­nında müslüman olmayacak mısınız? Hep sözlü mü olacaksı­nız? Hep böyle sözlü mü kalacaksınız? Nişanlanıp evlenmeyi hiç düşünmüyor musunuz? Namazını kılmayacağınız yere niye abdest alıyorsunuz? Abdest, bir daha abdest, bir daha abdest! Yeter ya bir de namaz kıl­mayı öğrensenize! Halbuki konuşma ye­rine iş yapmayı sever Allah: "Muhakkak ki Allah kendi yolunda birbirlerine ke­netlenmiş bir bina gibi saf olarak çarpışanları sever." (Saff: 4) Yâni konuşma yerine iş yapmayı sever Allah. Saf saf sa­vaş top­lumu olarak Allah yolunda savaşanları sever Allah. Bu işin edebi­yatını yapanları değil! Efendim yapmak lâzım, kurmak lâzım, kırmak lâzım gibi laf ebeliğiyle meşgul olanları değil. 3- Bir de bu tür âyetlerden bizim anlayacağımız: Mü'min söyle­diği şeyi mutlaka kendisi bizzat yapmalıdır, yaşamalıdır. Sanki Allah korusun sözleri bir vadide, kendisi başka bir vadide olmamalıdır. Sû­renin başında: (Bakara: 17) De anlatılan münâfıklar gibi olmayacak yâni. Başkala­rını ay-dınlatırken kendisi karanlıkta kalanlar gibi olmaya­cak. Yâni kişi söy-lediğini kendisi de yaşayacak. Ama yaşama­dığını söylemeyecek de­ğildir mânâ. Bunu bir daha söyleyelim: Kişi başkalarına yapın diye tavsiye ettiği şeyleri kendisi bizzat yaşa­mak zorundadır. Ama bunun mefhum-ı muhalifi caiz değildir. Yâni yaşamadığı şeyleri söylemeye­cek demek doğru değildir. Öyle olursa yâni meselâ ben sadece kendi yaşadıklarımın dışında in­sanlara bir şey anlatamazsam, bir şey söy­leyemezsem o zaman din eksik anlatılır. Meselâ ben sadece kendi yaşayabildiğimi anla­tırsam, ötekisi de kendi yaşadıklarını anlatırsa o zaman din gü­dükleşir. Ben bildiğim dini tümüyle anlatmak zorunda­yım. Benden daha güzel bu dini yaşayan birileri çıkabilecektir zira. Nitekim Allah’ın Rasûlü veda hutbesinin bir bölümünde kendi­sini dinleyen ashabına şöyle buyurmuştur: Burada olanlar bu duy­duklarını duymayanlara aktarsın! Umulur ki sizden daha iyi anlayıp yaşayanlar çıkabilir! Öyleyse meselâ ben gece namazı kılmıyorsam, eh ben bunu yapamıyorum, öyleyse kimseye anlatmamalıyım! diye­mem, zira benden daha güzel bu işi beceren birileri çıkacaktır, o halde gece namazını da anlatmalıyım. Veya ben zengin değilim, zekât veremiyorsam da onu birilerine anlat­mak zorundayım. Veya çocuğum yok, çocuk eğitimi konu­sunda herhangi bir şey yapmıyorum, ama çocuğu olanların bilme­leri için bu konudaki hükümleri de anlatmak zorundayım. Hani İmamı Azam Efendimize izâfe edilen bir yalan var: Şeker hikâyesi. Adamın biri şeker yiyen şeker hastası çocuğunu, İmam Ebu Hanife’ye getirir ve der ki: Ey imam bu çocuğa bir nasi­hatte bulunsa­nız da şeker yemese! İmam Ebu Hanife Efendimiz der ki; “Al bu ço­cuğu götür, kırk gün sonra getir.” Adam götürür ço­cuğu ve kırk gün sonra getirir. İmam Ebu Hanife Efendimiz ço­cuğu karşısına alır ve üç kere; “Oğlum şeker yemeyeceksin!” Buyu­rur ve artık çocuk ta bir daha şeker yemez. Babası der ki; “Ya imam, söylediğin üç cümle, bunu kırk gün önce söyleseydin de oğlum kırk gün bu azabı çekme­seydi olmaz mıydı?” İmam Azam der ki; “Ben o anda kendim şeker yiyordum, o durumdayken çocuğa şeker yeme deseydim tesirli olma­ya-caktı. Ama bu kırk gün zarfında ben sabredip şeker yemedim, ken­dimde tatbik ettiğim için, kendim ya­şadığım için tesirli oldu!” der. Hi­kâye tabii. O zaman şunu sormamız gerekecek: Peygamberimiz Ebu Ce­hil’e tesirli olamadı. Acaba Allah’ın Resûlü yaşamadığı için mi tesirli olamadı? Bu yanlıştır, çünkü tesir bizden değil Allah’tandır. Bir de bi­rilerine şekeri yasaklamak için illa da biz şeker yemeye­ceğiz diye bir şey yoktur. Şu anda benim anamda tansiyon var ve ben onun önün­den tuzu çekiyorum, ama bana yasak olmadığı için ben kendim yiyo­rum tuzu. O da şekeri benim önümden kaldırıyor tabii. Evet: İyiliği, birri, hayrı, İslâm’ı, imanı insanlara emredersiniz de ken-di­nizi unutur musunuz? İnsanları imana davet ettiği halde kendi dün-yasında kendince bir hayat süren insanlara söyleniyor bu söz. Yâni pra­tikteki hayatlarıyla teorideki hayatları farklı olan müslümanlara de­niyor. Çünkü bakın sonra da deniyor ki, üstelik sizler kitabı da bili-yorsunuz. Siz kitabı da okuyorsunuz. Kitaptan da haber­darsınız. Ger-çi İslâm toplu­munda bir grubun âlim, diğer bir grubun da bu âlimlere tabi olan bir grup olması gibi mutlak mânâda bir ayırım söz konusu değildir. Her müslüman kendi çapında âlim olmak zorun­dadır. Yâni kendi­lerinden daha çok âlim olanlardan bilgi, kendilerin­den daha az âlim olanlardan da yine bilgi alışverişi kurmak zorunda­dırlar. Yâni her bilen bildiği kadarının âlimidir. Bundan dolayıdır ki, her bilenin kendi bildikleri kadarını birilerine ulaştırabilme sıkıntısını ya­şaması gerek-mektedir. İşte bu âyet mü'minlerin bu sıkıntılarına çö­züm ge­tirir. Yâni siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi ihmal mi edersi­niz? Üstelik siz biliyorsunuz da bunu? Aklınızı kullanmıyor mu­su­nuz? Buyurulur.