52: "Sonra arkasından biz, sizi affettik de belki şükredersiniz diye size imkânlar vermiştik." Hatırlasanıza! Niye unutuyorsunuz bunları! Yâni sizi kendi kendinize bırakmadık, sizi sürekli hak yola davet ettik. Denizi geçtikten kısa bir süre sonra kitap vermek için Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ’yı Tûr dağına çağırdı. Bu zaman Zilkade ayının başından Zilhicce ayının onuna kadar gündüzü ve gecesiyle beraber devam eden bir müddettir. İslâmî aylar gece ile başladığı için 40 gece denmiştir. Bu olaylar Mekkî sûrelerde detayı ile anlatıldığı için burada sadece hatırlatılmaktadır. Bakın, bu adamlar Allah’ı biliyorlardı, Allah’ın gücünü görmüş-lerdi, Firavun’un zulmünü görmüşler, Allah’ın kendilerini onun zulmünden nasıl kurtardığını görmüşler, denizin yarılıp kendilerinin sağ sâlim karşıya geçerlerken düşmanlarının nasıl boğulduklarını gözleriyle görmüşler. Peygamberi tanımışlar, peygamberin ne için ve nereye gittiğini bilmişlerdi; ama yine de zâlimliklerini ortaya koyuyorlardı. Dediler ki; yahu nereye gitti bu Mûsâ? Eğer bir Allah aramaya gitmişse birlikte arasaydık! Bizler onun yokluğuna dayanamayız! Onsuz biz kime sığınacağız? Onsuz hayatımızı neyle dolduracağız? Olmaz, biz onsuz yapamayız, edemeyiz! Dediler ve yanlarındaki mücevherlerini eriterek buzağı şeklinde bir put yapıp Peygamberden boşalan hayatlarını onunla doldurmaya kalktılar. Allah, onları ineğe tapınmaktan kısa bir süre önce kurtardığı halde, onlar tekrar buzağıya dönerek zâlimlerden oldular. Bir de üstelik bunlar ineğe de tapamıyorlardı. Çünkü Mısırdaki efendileri ineğe tapıyorlardı. Bunlar hâlâ köleliği içlerinde taşıdıkla-rından efendilerinin taptıklarına tapamıyorlar da ineğin küçüğüne yâni buzağıya tapınmaya çalışıyorlardı. Çünkü inek egemen güçlerin, efendilerinin tanrısıydı. Köleler ise daha küçüğüne tapabileceklerdi. Efendileri onları öyle eğitmişlerdi. Firavun’un eğitim sistemi bunu gerektiriyordu. Sizler kölesiniz denmişti kendilerine. Sizler az gelişmişsiniz, sizler güçsüzsünüz denmişti kendilerine yıllar yılı. Firavun’un eğitiminde yetişen bu insanlar hiçbir zaman efendilerine kafa tutma cesaretini kendilerinde bulamazlardı. Onların yaptıklarını yapma cesaretini de kendilerinde bulamazlardı. Onlar için hayat daima efendilerini taklit ve efendilerinin yolunda olmaktı. Efendilerinin yaşadıkları bir hayata yüz yıl sonra ulaşmak bile onlar için bir şerefti. Efendilerini yüz yıl geriden takip etmek bile şerefti onlar için. İşte bundan dolayıdır ki efendilerinin kendilerini göremeyecekleri kadar onlardan uzaklaşmış olmalarına rağmen yine de aldıkları bu eğitimin etkisiyle, eh ne yapalım büyükler büyüğe tapar, biz küçükler de ancak ineğin küçüğüne tapabiliriz, diyorlardı. Bir de dikkat ederseniz buzağı ziynet eşyasından yapılıyor. Bugün de bakıyoruz ziynet eşyalarının, altının, gümüşün, paranın putlaştırıldığını görüyoruz. İnsanlar bugün de bunlara tapınıyorlar âdeta. Ziynet esasen süs demektir. Dünyanın süsü ve ziyneti. Bugün de insanlar âdeta bunlara tapınıyorlar. Öyleyse biz de buna çok dikkat etmeliyiz. Dünya ve dünyanın süsü ve ziyneti olan şeyler hayatımızda putlaşmasın inşallah. Peygamber kısa bir dönem aralarından ayrılınca hemen putlarına, putçuluklarına dönüverdiler. Elbette peygamberi yok farz eden bir toplumun bundan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Meselâ bakın hıristiyanlarda Allah’ın peygamberi Hz. İsa’yı hayatlarından kovup o hale getirince rahat bir nefes alabildiler. İsa için Allah dediler, Allah’ın oğlu dediler, yarı Allah, yarı insan, Allah’la insan karışımı bir varlık dediler ve sonunda rahat bir nefes alma imkânını elde ettiler. Allah, insan, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık, bu bize örnek olamaz! Biz onun gibi olamayız! dediler ve ondan kurtuluverdiler.