Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

59. Ayet

59Bakara Suresi

فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟

Zalim olanlar, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla (“Günahlarımızı dök.” anlamındaki “Hıttatun.” ifadesini “buğday” anlamına gelen “hıntatun” kelimesiyle) değiştirdiler. Biz de bu fasıklıklarına karşılık zalimlerin üzerine gökten bir azap indirdik.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

59: "Ama o zâlimler kendilerine denilen sözü denil­meyene çevirdiler de." Kendilerine denileni denilmeyenle değiştirdiler. Yıllarca Fi­ra­vun siteminin zulmü altında kalmış, Firavun eğitiminin etkisi al­tında her şeylerini kaybetmiş, ezilmiş, şahsiyetleri silinmiş bir top­lum olarak Allah’ın emrini değiştiriverdiler. Yâni Allah’ın kendileri için çizdiği prog­ramın dışına çıkıverdiler. Bunun bize şu mânâyı hatırlattığını unutmamalıyız: Allah biz­den hangi lafızlarla, hangi stilde, hangi usulde bir kulluk iste­mişse ay­nen o şekilde uygulamak zorundayız. Bunu asla değiş­tirme hakkına sahip değiliz. Diyelim ki Allah bizden iki rek'at sabah namazı istiyor. Yahu iki rekat ne olur ki kılmışken dört kılalım, beş kılalım diyerek bunu fazlalaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah bizden otuz Rama­zan oruç istemiş. Bunu sayısal olarak değiştir­meye veya fazlalaştırıp azaltmaya kimsenin hakkı yoktur. İbâdet­lerdeki, namazlardaki lafızları bir başka şekilde değiştirmeye kim­senin hakkı yoktur. Tesettür öyle, mîras öyle, zekât öyle, kadın er­kek ilişkileri öyledir. Yâni Allah bizden ne tür bir kulluk istemiş ve onu ne tür uygulamamızı istemişse onu aynen Allah’ın istediği bi­çimde uygulamak zorundayız. Bunları değiş­tirmeye, ya da yeni yeni tapınış biçimleri ihdas etmeye hakkımız yok­tur. Ama bunlar değiştirdiler bakın. "Hıtta" yerine "hınta" demek gibi, ya da secde yerine arka kapıdan girmek gibi Allah’ın emirlerini değiştirdiler. Allah’ın istemediği bir eylemi gerçekleştirdiler. İnsan­lar ne yaparlarsa yapsınlar. İsterlerse gökte yürüsünler Allah’ın kendile­rinden istemediği bir kulluk türüyse bu yaptıkları, boştur. Bakın Allah diyor ki: "Biz de bu zâlimlere yaptıkları sapıklığın karşı­lığı olarak gökten murdar bir azap indirdik." Onların bu fısk u fücurlarından ötürü, fâsıklıklarından, emre mu­halefetlerinden dolayı, kendilerinden istenilenin dışında hareketle­rinden, emri değiştirmelerinden ve kendilerine göre yorumla­maların­dan dolayı gökten onlara azap indirildi. E denileni denil­meyene çevir­diler de. Ne demektir bu? Bunun anlamı yahudi ve hıristiyanların ken­dilerine gönderilen emirlerdeki kelimeleri konu­luş amacının dışına çı­kardıkları haberi var Kur’an-ı Kerim’de. “Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler” Deniliyor. Yâni kelâm ne için konulmuş idiyse ortaya, onu onun dışında anlamaya çalışmışlar. O anlamın ötesinde, berisinde mâ-nâlandırmaya çalışmışlar. Meselâ nasıl bugün için söylersek; Pey-gamber demiş ki, insanın saâdeti için saliha bir kadın ve geniş bir ev gerekir. Birde iyi bir binit var değil mi? Birincisi için müslümanlar adının saliha olması yeterlidir diyorlar. Ya da işte iyi, otori­ter bir kadın. Veya işte dediğini yaptıran cinsten filan birisiyse, Osmanlıdır, sali-hadır tamam. Ama ikinci biraz daha bariz. Nasıl? Allah’ın Rasûlü geniş ev demiş. Peki ne için demiş? Ne anlamda demiş bunu? Yâni bu sözün mânâsı ne? Vaz edildiği mânâsı ne bu sözün? Ha! Onu Peygambere sormak yok! Ya Rasûlallah sağ olasın bu kadar dedin, yeter! Gerisini biz anlarız! Gerisini biz tamamlarız! diyoruz ve genişlik modelini kendimize göre ortaya koyuyoruz. Peki nedir bu şimdi? Tah­rif değil mi bu? Veya kardeşlik deniliyor, kendi kendimize tamamlıyoruz. Veya “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu!” Âyetini ele alıyor­lar ve her­kes kendine göre yorumlamaya çalışıyor: Efendim işte hiç matematiği bilenle bilmeyen bir olur mu? Kurbağanın bağırsağını, Fujiyama yanar­dağını, Everest tepesinin yüksekliğini bilenle bil­meyen bir olur mu? Yâni insanlar önce inanıyorlar bir şeylere. Sonra da bu ina­nışla­rını desteklemeye çalışıyorlar Kur’an’la. İşte bu Kur’an’ın ke­lâmı­nın tahrifi ve de değişik yerlerde kullanımı anlamına geliyor. Allah öyle diye koymamıştı halbuki kelâmını. O mânâya gelsin diye, öyle anla­sınlar diye göndermemişti bu âyetlerini. Bu âyetle ilgili olarak bir de şunu hatırlatayım size: Kur’an, ya-hudileri bize ne için tanıtıyor? Sakın ha sizler de Onlar gibi ol­mayın! diye tanıtıyor değil mi? Hattâ bazı yerlerde de şunu söylü­yor Kur’an: Ama onlarda, onların içinde mü'minler de var! Bak şöyle şöyle ina­nanlar da var diyecektir. Onlar gibi olmayın! dan mânâ onların bozuk düzenlilikleri kastedilmişse artık iğneyle kuyu kazmanın da anlamı kalmamıştır diyoruz. Meselâ denilmiş ki; Acaba onlara şöyle yapın! denilip de onların değiştirdikleri kelime neydi? Efendim işte hıtta denilmişti de hınta’ya çevirmişler, yâni buğ­daya çevirdiler demişler. Yâni illa da bunun denmesinin bir anlamı var mıdır bilmiyorum? Ama onlar Allah’ın kendilerine dedikle­rini tersine çevirmişler. Meselâ Allah dedi ki onlara: Cumartesi balık avlamak ya­saktır! Onlar bundan cumartesi günü balığı tutup eve götürmenin yasaklığını anladılar ve değiştirdiler kelâmı. Kanal kazdılar, kuyu ettiler bir dalga ile balığı oraya düşürdüler ve cumartesi günü de gidip avladılar onu, pazar günü de gidip aldılar. İşte kelâmı değiş­tirmenin anlamı budur. Meselâ bizim hayatımızda zikir, vecd, istiğ­rak, veli, velâyet, takva, teslimiyet gibi kelimeler hep değişmiş. Ya da vatan, millet gibi kelimeler değişmiş. Özgürlük, mü­sa-vaat, kardeşlik gibi kelimeler hep değiştirilmiş. Ya da Kur’an okuma kelimesi değiştirilmiş. Okuma nedir? Kişinin gözü ile ilgi kurduğu ger­çeği emir veya nehiy olarak aksettirmesidir. Yâni gör­dün ki bir kız açık saçıksa bakmaman gerektiği emrini kendine alacaksın veya ona yar­dım etmen gerçeğini anlayacaksın filan. Yâni o gördüğün kişiyle bir ilgi kuracaksın. İşte okumak budur. Vitrinler okunur, tabelâlar okunur, eşyalar okunur, yiyecek­ler, içecekler okunur, insanlar okunur bu anlamda. Ama öyle ol­mamış. Nasıl olmuş? Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mü­cerret tilavet etmiş, yâni teyipcilik yapmış ki, peygamberin kesin nehyine rağmen şuradan aşağıya hiç intikal etmemiş; ama bura­dan yukarısında adam mest olmuş, ayakkabı olmuş, güzel de okumuşlar kendilerince; ama bu Kur’an okuma olmamış. Kur’an okumak bu değildir. Kur’an oku­mak dilin telaffuzu, aklın tercümesi ve kalbin tavır almasıdır. Sadece dilin telâffuzuna İslâm okumak demiyor. Âyetlerde arka arkaya birkaç defa zulüm kavramı geçtiğini bili­yorsunuz. Zulüm bir şeyin olmaması gereken yerde olması, ya da ol­ması gereken yerde olmamasıdır. Kazılmaması gereken bir yeri kaz­mışsan bu zulümdür. Elli lokmayla doyacakken elli birinci lokmayı ye-mişsen zulmettin demektir. Kime? Hem lokmaya, hem midene, hem de onu yiyecek olan diğer kardeşlerine. Ya da lü­zumsuz lakırdı ve gürültü ettiğin zaman zulmettin demektir. Kime? Hem kulağa, hem nefese, hem gırtlağa hem de çevrendekilere. Veya bir insan kendisini olması gereken yerde tutmamışsa, ya da olmaması gereken yerde tutmuşsa bu onun kendi kendine zul­metmesidir. En büyük zulüm şirktir, o da kişinin kendisini Al­lah’a kul­luk ortamında tutması gerekirken orada tutmaması, ayrıca Allah’ı ye­gâne kulluk makamında tutması gerekirken, tutmaması, işte bu en büyük zulümdür ki, buna şirk diyoruz işte. Yâni Allah’a baştan sona tüm İlâhlık haklarının verilmesi gerekirken birazının alınıp Allah’tan başkalarına verilmesi şirktir ve büyük zulümdür. Buna göre biz de zul-mediyoruz kendimize, elimize, ayağımıza, başı­mıza. Meselâ nice nehir isimleri, nice şehir isimleri, mate­matik problemleri, geometri formülleri öğreniyoruz ki, hepsi zu­lümdür bize. Kafaya da zulüm, öğ­re-nene de zulüm, öğretene de zulüm. Meselâ hayatımızdaki bu kadar eşyanın bir araya getiril­mesi, vallahi hem paraya zulüm, hem emeğe zulüm, hem harca­nan zamânâ zulüm, hem kafaya, ilgiye, hem de belleğe zulüm­dür.. Ama bakıyoruz öncekilere, adam yirmi yıl önce Ukaz’da din­le­diği bir metni, bir hitabeyi yazılı da değil üstelik, konuşan Al­lah’ın Ra-sûlü de irticai konuşuyor zaten, yirmi yıl sonra Peygam­beri kendi­sini hatırladı diye oracıkta okuyuverecek çok kapasiteli ve zeki insan­lar oluyormuş. Peki bu adamlar çok zeki oldukların­dan mı böyleydi­ler? Belki hayır! Ama şimdi bizimki gibi zekâlarını alt üst edecek eşya kar-maşaları yoktu hayatlarında onların. Bil­mem başınıza hiç geldi mi de, şöyle bir gezmek için bazen dolaşı­rım da pazarı inanın başım dö­ner. Başımın döndüğünün farkına varırım ve fazla dolaşamam. Hele hele öyle vitrinlere ciddi baka­rak dolaşırsam, hepten mahvolduğumu hissederim. Niye? Eşyanın bu kadar çokluğu ve bir de karmaşası in­sanı mahvediyor. Ya bakmayacaksın, ya değilse kahroluyor insan. Meselâ omuzlarıma şöyle iki çubuk assam, üstüne bir tabelâ ve üzerine de: "Elektrikler sönünce" yazısını yazsam. Yâni biraz da devamı istenen bir cümle olsa. “Elektrikler sönünce!” Veya "Mumu ya-kınca" filan gibi. Bu du­rumda hem beni dinlersiniz, hem de onu okumaya çalışırsınız ve yorulursunuz de­ğil mi? Peki o yazıyı okursu­nuz da bu eşyaları okumuyor musunuz yâni? Bunun sertliğini, şunun yumuşaklığını, berikisinin yeşilliğini, ötekisinin tazeliğini, bayatlığını oku-muyor musunuz? İşte bu da zulümdür benim anladığım. Peki ne yapacağız öyleyse? Nedir mesele? Mesele Al­lah’ın izin verdiği aksesuarlarıyla ancak bir hayat programımız olacak. Yâni Allah’ın şu olsun mutlaka hayatınızda! Şu da olsa iyi olur! Ama Şunu siz bilirsiniz! İsterseniz olsun! İsterseniz olmasın! dediği sınıra kadar bir hayat programımız olacak. Ama şunlara benim rızam yok! Bunlar kesinlikle olmasın! dediklerini de kenara alırsak, o zaman güzel yaşa­rız işte. Her şey güzel olur o zaman. Meselâ zina eden öldürülür! der İslâm. Ama hem zinaya giden bütün yollar kapalıdır, hem kişinin evlenme yollarının tümü açıktır. Hattâ ikinci, üçüncü evlenme yolları hem de boşanma yolları kolaydır. Hem tüm bu imkânlar olacak, hem de böyle bir toplumda kişi zina edecek o zaman işte bu adam öldürülür. Şimdi bu toplumda bu şart­larda kimi öldürüyorsunuz da? Bir de muhsin kavramı vardı, o da Allah’ı görürcesine ona kul­luk. Yâni ibâdet anlayışında temel kriter Allah dedi diye o ame­lin ya­pılmasıdır. Müslümanlar bunu bir kazansa inanın her şey bi­tecek! Yaptıklarının tümünü Allah dedi diye, Allah istedi diye yapacaklar. Po­zitif ve negatif tüm eylemleri kitap kaynaklı olacak. Hepsinin vahiyden delilini bilerek yapacaklar veya yapmayıp terk edecekler. Ne güzel olur o zaman hayat değil mi? Bunun iki faydası var: 1- Böyle hep vahiy kaynaklı bir hayat yaşayınca bu asla yan­lışa düşürmez insanı. Neden öyle yaptın? Allah dedi diye! Peki ger­çekten mi dedi Allah? Adam şöyle bir duracak. Eh tabi! Mâide’de, Nisâ’da, En’âm’da, Allah şöyle dedi! diyecek veya peygamberim Buhâ-rî’de, Müslim’de şöyle şöyle dedi! diyecek gönlü rahat adamın. Ve Allah dedi olunca hiç kimse onu değişti­remeyecek. Hiç kimse onu ezip bozamayacaktır. Hiçbir şeytani güç o müslümanı o davranıştan alıkoyamayacaktır. Eh bizimkiler Allah dedi diye olmayınca, rahmetlik hocam böyle demişti olunca, yaşayan hoca da rahmetlininkini değişti­riveriyor tabii. 2- Bir de hikmet arayıcılığından kurtuluruz o zaman. Acaba ne dendi ki? Acaba hangi sebepleydi ki? Acaba hikmet-i mucibesi neydi ki? demenin anlamı da kalmayacaktır o zaman. Allah dedi diye ca­nım! Başka nedeni yok bunun. Acaba niçin otuz gün oruç tutuyoruz ki? Ne faydası var ki bu orucun? Ne faydası var ki bu teyemmümün? Allah’a kulluk faydası var, başka bilmemiz gereken bir şey yoktur di­yeceğiz ve çok rahat amel edeceğiz. Evet Allah onlardan bir şehre girmelerini istemişti ve girer­ken de kendi zatına secde ederek girmelerini istemişti. Bu Allah’ın kulla­rına gösterdiği bir usuldür. Allah’ın Rasûlü Mekke’nin fetih günü deve­sinin üzerinde iki büklüm bir vaziyette şehre giriyor ve Allah’a şükredi­yordu. Fetih sûresinde bu konu anlatılır. Bir de Al­lah onlardan "Hıttah" demelerini istiyordu. Yâni estağfirullah de­melerini, Allah’tan af dile­melerini, Affet Allah’ım! demelerini isti­yordu. Veya fethettikleri ülkenin insanlarına iyi davranmalarını, af ilan etmelerini istiyordu. Allah’ın Ra-sûlü Mekke’ye girerken yine umumî af ilan etmişti. Şu anda kimsenin müslümanlardan korkmasına gerek yok­tur. Müslümanlar en amansız düşmanlarına bile aftan yanadır. Çünkü müslümanların Rabbi onlardan böyle davranmalarını iste­mektedir. Bu İsrâil oğullarının Rabbimizin bu emir karşısındaki tavırlarını Mâide sû­resi biraz daha açık anlatır: "Dediler ki; ey Mûsâ muhakkak ki orada zorba bir toplum vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya gir­me­yeceğiz." (Mâide: 22) Demişlerdi. "Sen ve Rabbin gidin savaşın! Doğrusu biz bu­rada oturacağız!" (Mâide 23) Demişlerdi. 59: "Ama o zâlimler kendilerine denilen sözü denil­meyene çevirdiler de." Kendilerine denileni denilmeyenle değiştirdiler. Yıllarca Fi­ra­vun siteminin zulmü altında kalmış, Firavun eğitiminin etkisi al­tında her şeylerini kaybetmiş, ezilmiş, şahsiyetleri silinmiş bir top­lum olarak Allah’ın emrini değiştiriverdiler. Yâni Allah’ın kendileri için çizdiği prog­ramın dışına çıkıverdiler. Bunun bize şu mânâyı hatırlattığını unutmamalıyız: Allah biz­den hangi lafızlarla, hangi stilde, hangi usulde bir kulluk iste­mişse ay­nen o şekilde uygulamak zorundayız. Bunu asla değiş­tirme hakkına sahip değiliz. Diyelim ki Allah bizden iki rek'at sabah namazı istiyor. Yahu iki rekat ne olur ki kılmışken dört kılalım, beş kılalım diyerek bunu fazlalaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah bizden otuz Rama­zan oruç istemiş. Bunu sayısal olarak değiştir­meye veya fazlalaştırıp azaltmaya kimsenin hakkı yoktur. İbâdet­lerdeki, namazlardaki lafızları bir başka şekilde değiştirmeye kim­senin hakkı yoktur. Tesettür öyle, mîras öyle, zekât öyle, kadın er­kek ilişkileri öyledir. Yâni Allah bizden ne tür bir kulluk istemiş ve onu ne tür uygulamamızı istemişse onu aynen Allah’ın istediği bi­çimde uygulamak zorundayız. Bunları değiş­tirmeye, ya da yeni yeni tapınış biçimleri ihdas etmeye hakkımız yok­tur. Ama bunlar değiştirdiler bakın. "Hıtta" yerine "hınta" demek gibi, ya da secde yerine arka kapıdan girmek gibi Allah’ın emirlerini değiştirdiler. Allah’ın istemediği bir eylemi gerçekleştirdiler. İnsan­lar ne yaparlarsa yapsınlar. İsterlerse gökte yürüsünler Allah’ın kendile­rinden istemediği bir kulluk türüyse bu yaptıkları, boştur. Bakın Allah diyor ki: "Biz de bu zâlimlere yaptıkları sapıklığın karşı­lığı olarak gökten murdar bir azap indirdik." Onların bu fısk u fücurlarından ötürü, fâsıklıklarından, emre mu­halefetlerinden dolayı, kendilerinden istenilenin dışında hareketle­rinden, emri değiştirmelerinden ve kendilerine göre yorumla­maların­dan dolayı gökten onlara azap indirildi. E denileni denil­meyene çevir­diler de. Ne demektir bu? Bunun anlamı yahudi ve hıristiyanların ken­dilerine gönderilen emirlerdeki kelimeleri konu­luş amacının dışına çı­kardıkları haberi var Kur’an-ı Kerim’de. “Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler” Deniliyor. Yâni kelâm ne için konulmuş idiyse ortaya, onu onun dışında anlamaya çalışmışlar. O anlamın ötesinde, berisinde mâ-nâlandırmaya çalışmışlar. Meselâ nasıl bugün için söylersek; Pey-gamber demiş ki, insanın saâdeti için saliha bir kadın ve geniş bir ev gerekir. Birde iyi bir binit var değil mi? Birincisi için müslümanlar adının saliha olması yeterlidir diyorlar. Ya da işte iyi, otori­ter bir kadın. Veya işte dediğini yaptıran cinsten filan birisiyse, Osmanlıdır, sali-hadır tamam. Ama ikinci biraz daha bariz. Nasıl? Allah’ın Rasûlü geniş ev demiş. Peki ne için demiş? Ne anlamda demiş bunu? Yâni bu sözün mânâsı ne? Vaz edildiği mânâsı ne bu sözün? Ha! Onu Peygambere sormak yok! Ya Rasûlallah sağ olasın bu kadar dedin, yeter! Gerisini biz anlarız! Gerisini biz tamamlarız! diyoruz ve genişlik modelini kendimize göre ortaya koyuyoruz. Peki nedir bu şimdi? Tah��rif değil mi bu? Veya kardeşlik deniliyor, kendi kendimize tamamlıyoruz. Veya “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu!” Âyetini ele alıyor­lar ve her­kes kendine göre yorumlamaya çalışıyor: Efendim işte hiç matematiği bilenle bilmeyen bir olur mu? Kurbağanın bağırsağını, Fujiyama yanar­dağını, Everest tepesinin yüksekliğini bilenle bil­meyen bir olur mu? Yâni insanlar önce inanıyorlar bir şeylere. Sonra da bu ina­nışla­rını desteklemeye çalışıyorlar Kur’an’la. İşte bu Kur’an’ın ke­lâmı­nın tahrifi ve de değişik yerlerde kullanımı anlamına geliyor. Allah öyle diye koymamıştı halbuki kelâmını. O mânâya gelsin diye, öyle anla­sınlar diye göndermemişti bu âyetlerini. Bu âyetle ilgili olarak bir de şunu hatırlatayım size: Kur’an, ya-hudileri bize ne için tanıtıyor? Sakın ha sizler de Onlar gibi ol­mayın! diye tanıtıyor değil mi? Hattâ bazı yerlerde de şunu söylü­yor Kur’an: Ama onlarda, onların içinde mü'minler de var! Bak şöyle şöyle ina­nanlar da var diyecektir. Onlar gibi olmayın! dan mânâ onların bozuk düzenlilikleri kastedilmişse artık iğneyle kuyu kazmanın da anlamı kalmamıştır diyoruz. Meselâ denilmiş ki; Acaba onlara şöyle yapın! denilip de onların değiştirdikleri kelime neydi? Efendim işte hıtta denilmişti de hınta’ya çevirmişler, yâni buğ­daya çevirdiler demişler. Yâni illa da bunun denmesinin bir anlamı var mıdır bilmiyorum? Ama onlar Allah’ın kendilerine dedikle­rini tersine çevirmişler. Meselâ Allah dedi ki onlara: Cumartesi balık avlamak ya­saktır! Onlar bundan cumartesi günü balığı tutup eve götürmenin yasaklığını anladılar ve değiştirdiler kelâmı. Kanal kazdılar, kuyu ettiler bir dalga ile balığı oraya düşürdüler ve cumartesi günü de gidip avladılar onu, pazar günü de gidip aldılar. İşte kelâmı değiş­tirmenin anlamı budur. Meselâ bizim hayatımızda zikir, vecd, istiğ­rak, veli, velâyet, takva, teslimiyet gibi kelimeler hep değişmiş. Ya da vatan, millet gibi kelimeler değişmiş. Özgürlük, mü­sa-vaat, kardeşlik gibi kelimeler hep değiştirilmiş. Ya da Kur’an okuma kelimesi değiştirilmiş. Okuma nedir? Kişinin gözü ile ilgi kurduğu ger­çeği emir veya nehiy olarak aksettirmesidir. Yâni gör­dün ki bir kız açık saçıksa bakmaman gerektiği emrini kendine alacaksın veya ona yar­dım etmen gerçeğini anlayacaksın filan. Yâni o gördüğün kişiyle bir ilgi kuracaksın. İşte okumak budur. Vitrinler okunur, tabelâlar okunur, eşyalar okunur, yiyecek­ler, içecekler okunur, insanlar okunur bu anlamda. Ama öyle ol­mamış. Nasıl olmuş? Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mü­cerret tilavet etmiş, yâni teyipcilik yapmış ki, peygamberin kesin nehyine rağmen şuradan aşağıya hiç intikal etmemiş; ama bura­dan yukarısında adam mest olmuş, ayakkabı olmuş, güzel de okumuşlar kendilerince; ama bu Kur’an okuma olmamış. Kur’an okumak bu değildir. Kur’an oku­mak dilin telaffuzu, aklın tercümesi ve kalbin tavır almasıdır. Sadece dilin telâffuzuna İslâm okumak demiyor. Âyetlerde arka arkaya birkaç defa zulüm kavramı geçtiğini bili­yorsunuz. Zulüm bir şeyin olmaması gereken yerde olması, ya da ol­ması gereken yerde olmamasıdır. Kazılmaması gereken bir yeri kaz­mışsan bu zulümdür. Elli lokmayla doyacakken elli birinci lokmayı ye-mişsen zulmettin demektir. Kime? Hem lokmaya, hem midene, hem de onu yiyecek olan diğer kardeşlerine. Ya da lü­zumsuz lakırdı ve gürültü ettiğin zaman zulmettin demektir. Kime? Hem kulağa, hem nefese, hem gırtlağa hem de çevrendekilere. Veya bir insan kendisini olması gereken yerde tutmamışsa, ya da olmaması gereken yerde tutmuşsa bu onun kendi kendine zul­metmesidir. En büyük zulüm şirktir, o da kişinin kendisini Al­lah’a kul­luk ortamında tutması gerekirken orada tutmaması, ayrıca Allah’ı ye­gâne kulluk makamında tutması gerekirken, tutmaması, işte bu en büyük zulümdür ki, buna şirk diyoruz işte. Yâni Allah’a baştan sona tüm İlâhlık haklarının verilmesi gerekirken birazının alınıp Allah’tan başkalarına verilmesi şirktir ve büyük zulümdür. Buna göre biz de zul-mediyoruz kendimize, elimize, ayağımıza, başı­mıza. Meselâ nice nehir isimleri, nice şehir isimleri, mate­matik problemleri, geometri formülleri öğreniyoruz ki, hepsi zu­lümdür bize. Kafaya da zulüm, öğ­re-nene de zulüm, öğretene de zulüm. Meselâ hayatımızdaki bu kadar eşyanın bir araya getiril­mesi, vallahi hem paraya zulüm, hem emeğe zulüm, hem harca­nan zamânâ zulüm, hem kafaya, ilgiye, hem de belleğe zulüm­dür.. Ama bakıyoruz öncekilere, adam yirmi yıl önce Ukaz’da din­le­diği bir metni, bir hitabeyi yazılı da değil üstelik, konuşan Al­lah’ın Ra-sûlü de irticai konuşuyor zaten, yirmi yıl sonra Peygam­beri kendi­sini hatırladı diye oracıkta okuyuverecek çok kapasiteli ve zeki insan­lar oluyormuş. Peki bu adamlar çok zeki oldukların­dan mı böyleydi­ler? Belki hayır! Ama şimdi bizimki gibi zekâlarını alt üst edecek eşya kar-maşaları yoktu hayatlarında onların. Bil­mem başınıza hiç geldi mi de, şöyle bir gezmek için bazen dolaşı­rım da pazarı inanın başım dö­ner. Başımın döndüğünün farkına varırım ve fazla dolaşamam. Hele hele öyle vitrinlere ciddi baka­rak dolaşırsam, hepten mahvolduğumu hissederim. Niye? Eşyanın bu kadar çokluğu ve bir de karmaşası in­sanı mahvediyor. Ya bakmayacaksın, ya değilse kahroluyor insan. Meselâ omuzlarıma şöyle iki çubuk assam, üstüne bir tabelâ ve üzerine de: "Elektrikler sönünce" yazısını yazsam. Yâni biraz da devamı istenen bir cümle olsa. “Elektrikler sönünce!” Veya "Mumu ya-kınca" filan gibi. Bu du­rumda hem beni dinlersiniz, hem de onu okumaya çalışırsınız ve yorulursunuz de­ğil mi? Peki o yazıyı okursu­nuz da bu eşyaları okumuyor musunuz yâni? Bunun sertliğini, şunun yumuşaklığını, berikisinin yeşilliğini, ötekisinin tazeliğini, bayatlığını oku-muyor musunuz? İşte bu da zulümdür benim anladığım. Peki ne yapacağız öyleyse? Nedir mesele? Mesele Al­lah’ın izin verdiği aksesuarlarıyla ancak bir hayat programımız olacak. Yâni Allah’ın şu olsun mutlaka hayatınızda! Şu da olsa iyi olur! Ama Şunu siz bilirsiniz! İsterseniz olsun! İsterseniz olmasın! dediği sınıra kadar bir hayat programımız olacak. Ama şunlara benim rızam yok! Bunlar kesinlikle olmasın! dediklerini de kenara alırsak, o zaman güzel yaşa­rız işte. Her şey güzel olur o zaman. Meselâ zina eden öldürülür! der İslâm. Ama hem zinaya giden bütün yollar kapalıdır, hem kişinin evlenme yollarının tümü açıktır. Hattâ ikinci, üçüncü evlenme yolları hem de boşanma yolları kolaydır. Hem tüm bu imkânlar olacak, hem de böyle bir toplumda kişi zina edecek o zaman işte bu adam öldürülür. Şimdi bu toplumda bu şart­larda kimi öldürüyorsunuz da? Bir de muhsin kavramı vardı, o da Allah’ı görürcesine ona kul­luk. Yâni ibâdet anlayışında temel kriter Allah dedi diye o ame­lin ya­pılmasıdır. Müslümanlar bunu bir kazansa inanın her şey bi­tecek! Yaptıklarının tümünü Allah dedi diye, Allah istedi diye yapacaklar. Po­zitif ve negatif tüm eylemleri kitap kaynaklı olacak. Hepsinin vahiyden delilini bilerek yapacaklar veya yapmayıp terk edecekler. Ne güzel olur o zaman hayat değil mi? Bunun iki faydası var: 1- Böyle hep vahiy kaynaklı bir hayat yaşayınca bu asla yan­lışa düşürmez insanı. Neden öyle yaptın? Allah dedi diye! Peki ger­çekten mi dedi Allah? Adam şöyle bir duracak. Eh tabi! Mâide’de, Nisâ’da, En’âm’da, Allah şöyle dedi! diyecek veya peygamberim Buhâ-rî’de, Müslim’de şöyle şöyle dedi! diyecek gönlü rahat adamın. Ve Allah dedi olunca hiç kimse onu değişti­remeyecek. Hiç kimse onu ezip bozamayacaktır. Hiçbir şeytani güç o müslümanı o davranıştan alıkoyamayacaktır. Eh bizimkiler Allah dedi diye olmayınca, rahmetlik hocam böyle demişti olunca, yaşayan hoca da rahmetlininkini değişti­riveriyor tabii. 2- Bir de hikmet arayıcılığından kurtuluruz o zaman. Acaba ne dendi ki? Acaba hangi sebepleydi ki? Acaba hikmet-i mucibesi neydi ki? demenin anlamı da kalmayacaktır o zaman. Allah dedi diye ca­nım! Başka nedeni yok bunun. Acaba niçin otuz gün oruç tutuyoruz ki? Ne faydası var ki bu orucun? Ne faydası var ki bu teyemmümün? Allah’a kulluk faydası var, başka bilmemiz gereken bir şey yoktur di­yeceğiz ve çok rahat amel edeceğiz. Evet Allah onlardan bir şehre girmelerini istemişti ve girer­ken de kendi zatına secde ederek girmelerini istemişti. Bu Allah’ın kulla­rına gösterdiği bir usuldür. Allah’ın Rasûlü Mekke’nin fetih günü deve­sinin üzerinde iki büklüm bir vaziyette şehre giriyor ve Allah’a şükredi­yordu. Fetih sûresinde bu konu anlatılır. Bir de Al­lah onlardan "Hıttah" demelerini istiyordu. Yâni estağfirullah de­melerini, Allah’tan af dile­melerini, Affet Allah’ım! demelerini isti­yordu. Veya fethettikleri ülkenin insanlarına iyi davranmalarını, af ilan etmelerini istiyordu. Allah’ın Ra-sûlü Mekke’ye girerken yine umumî af ilan etmişti. Şu anda kimsenin müslümanlardan korkmasına gerek yok­tur. Müslümanlar en amansız düşmanlarına bile aftan yanadır. Çünkü müslümanların Rabbi onlardan böyle davranmalarını iste­mektedir. Bu İsrâil oğullarının Rabbimizin bu emir karşısındaki tavırlarını Mâide sû­resi biraz daha açık anlatır: "Dediler ki; ey Mûsâ muhakkak ki orada zorba bir toplum vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya gir­me­yeceğiz." (Mâide: 22) Demişlerdi. "Sen ve Rabbin gidin savaşın! Doğrusu biz bu­rada oturacağız!" (Mâide 23) Demişlerdi.