59: "Ama o zâlimler kendilerine denilen sözü denilmeyene çevirdiler de." Kendilerine denileni denilmeyenle değiştirdiler. Yıllarca Firavun siteminin zulmü altında kalmış, Firavun eğitiminin etkisi altında her şeylerini kaybetmiş, ezilmiş, şahsiyetleri silinmiş bir toplum olarak Allah’ın emrini değiştiriverdiler. Yâni Allah’ın kendileri için çizdiği programın dışına çıkıverdiler. Bunun bize şu mânâyı hatırlattığını unutmamalıyız: Allah bizden hangi lafızlarla, hangi stilde, hangi usulde bir kulluk istemişse aynen o şekilde uygulamak zorundayız. Bunu asla değiştirme hakkına sahip değiliz. Diyelim ki Allah bizden iki rek'at sabah namazı istiyor. Yahu iki rekat ne olur ki kılmışken dört kılalım, beş kılalım diyerek bunu fazlalaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah bizden otuz Ramazan oruç istemiş. Bunu sayısal olarak değiştirmeye veya fazlalaştırıp azaltmaya kimsenin hakkı yoktur. İbâdetlerdeki, namazlardaki lafızları bir başka şekilde değiştirmeye kimsenin hakkı yoktur. Tesettür öyle, mîras öyle, zekât öyle, kadın erkek ilişkileri öyledir. Yâni Allah bizden ne tür bir kulluk istemiş ve onu ne tür uygulamamızı istemişse onu aynen Allah’ın istediği biçimde uygulamak zorundayız. Bunları değiştirmeye, ya da yeni yeni tapınış biçimleri ihdas etmeye hakkımız yoktur. Ama bunlar değiştirdiler bakın. "Hıtta" yerine "hınta" demek gibi, ya da secde yerine arka kapıdan girmek gibi Allah’ın emirlerini değiştirdiler. Allah’ın istemediği bir eylemi gerçekleştirdiler. İnsanlar ne yaparlarsa yapsınlar. İsterlerse gökte yürüsünler Allah’ın kendilerinden istemediği bir kulluk türüyse bu yaptıkları, boştur. Bakın Allah diyor ki: "Biz de bu zâlimlere yaptıkları sapıklığın karşılığı olarak gökten murdar bir azap indirdik." Onların bu fısk u fücurlarından ötürü, fâsıklıklarından, emre muhalefetlerinden dolayı, kendilerinden istenilenin dışında hareketlerinden, emri değiştirmelerinden ve kendilerine göre yorumlamalarından dolayı gökten onlara azap indirildi. E denileni denilmeyene çevirdiler de. Ne demektir bu? Bunun anlamı yahudi ve hıristiyanların kendilerine gönderilen emirlerdeki kelimeleri konuluş amacının dışına çıkardıkları haberi var Kur’an-ı Kerim’de. “Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler” Deniliyor. Yâni kelâm ne için konulmuş idiyse ortaya, onu onun dışında anlamaya çalışmışlar. O anlamın ötesinde, berisinde mâ-nâlandırmaya çalışmışlar. Meselâ nasıl bugün için söylersek; Pey-gamber demiş ki, insanın saâdeti için saliha bir kadın ve geniş bir ev gerekir. Birde iyi bir binit var değil mi? Birincisi için müslümanlar adının saliha olması yeterlidir diyorlar. Ya da işte iyi, otoriter bir kadın. Veya işte dediğini yaptıran cinsten filan birisiyse, Osmanlıdır, sali-hadır tamam. Ama ikinci biraz daha bariz. Nasıl? Allah’ın Rasûlü geniş ev demiş. Peki ne için demiş? Ne anlamda demiş bunu? Yâni bu sözün mânâsı ne? Vaz edildiği mânâsı ne bu sözün? Ha! Onu Peygambere sormak yok! Ya Rasûlallah sağ olasın bu kadar dedin, yeter! Gerisini biz anlarız! Gerisini biz tamamlarız! diyoruz ve genişlik modelini kendimize göre ortaya koyuyoruz. Peki nedir bu şimdi? Tahrif değil mi bu? Veya kardeşlik deniliyor, kendi kendimize tamamlıyoruz. Veya “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu!” Âyetini ele alıyorlar ve herkes kendine göre yorumlamaya çalışıyor: Efendim işte hiç matematiği bilenle bilmeyen bir olur mu? Kurbağanın bağırsağını, Fujiyama yanardağını, Everest tepesinin yüksekliğini bilenle bilmeyen bir olur mu? Yâni insanlar önce inanıyorlar bir şeylere. Sonra da bu inanışlarını desteklemeye çalışıyorlar Kur’an’la. İşte bu Kur’an’ın kelâmının tahrifi ve de değişik yerlerde kullanımı anlamına geliyor. Allah öyle diye koymamıştı halbuki kelâmını. O mânâya gelsin diye, öyle anlasınlar diye göndermemişti bu âyetlerini. Bu âyetle ilgili olarak bir de şunu hatırlatayım size: Kur’an, ya-hudileri bize ne için tanıtıyor? Sakın ha sizler de Onlar gibi olmayın! diye tanıtıyor değil mi? Hattâ bazı yerlerde de şunu söylüyor Kur’an: Ama onlarda, onların içinde mü'minler de var! Bak şöyle şöyle inananlar da var diyecektir. Onlar gibi olmayın! dan mânâ onların bozuk düzenlilikleri kastedilmişse artık iğneyle kuyu kazmanın da anlamı kalmamıştır diyoruz. Meselâ denilmiş ki; Acaba onlara şöyle yapın! denilip de onların değiştirdikleri kelime neydi? Efendim işte hıtta denilmişti de hınta’ya çevirmişler, yâni buğdaya çevirdiler demişler. Yâni illa da bunun denmesinin bir anlamı var mıdır bilmiyorum? Ama onlar Allah’ın kendilerine dediklerini tersine çevirmişler. Meselâ Allah dedi ki onlara: Cumartesi balık avlamak yasaktır! Onlar bundan cumartesi günü balığı tutup eve götürmenin yasaklığını anladılar ve değiştirdiler kelâmı. Kanal kazdılar, kuyu ettiler bir dalga ile balığı oraya düşürdüler ve cumartesi günü de gidip avladılar onu, pazar günü de gidip aldılar. İşte kelâmı değiştirmenin anlamı budur. Meselâ bizim hayatımızda zikir, vecd, istiğrak, veli, velâyet, takva, teslimiyet gibi kelimeler hep değişmiş. Ya da vatan, millet gibi kelimeler değişmiş. Özgürlük, müsa-vaat, kardeşlik gibi kelimeler hep değiştirilmiş. Ya da Kur’an okuma kelimesi değiştirilmiş. Okuma nedir? Kişinin gözü ile ilgi kurduğu gerçeği emir veya nehiy olarak aksettirmesidir. Yâni gördün ki bir kız açık saçıksa bakmaman gerektiği emrini kendine alacaksın veya ona yardım etmen gerçeğini anlayacaksın filan. Yâni o gördüğün kişiyle bir ilgi kuracaksın. İşte okumak budur. Vitrinler okunur, tabelâlar okunur, eşyalar okunur, yiyecekler, içecekler okunur, insanlar okunur bu anlamda. Ama öyle olmamış. Nasıl olmuş? Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mücerret tilavet etmiş, yâni teyipcilik yapmış ki, peygamberin kesin nehyine rağmen şuradan aşağıya hiç intikal etmemiş; ama buradan yukarısında adam mest olmuş, ayakkabı olmuş, güzel de okumuşlar kendilerince; ama bu Kur’an okuma olmamış. Kur’an okumak bu değildir. Kur’an okumak dilin telaffuzu, aklın tercümesi ve kalbin tavır almasıdır. Sadece dilin telâffuzuna İslâm okumak demiyor. Âyetlerde arka arkaya birkaç defa zulüm kavramı geçtiğini biliyorsunuz. Zulüm bir şeyin olmaması gereken yerde olması, ya da olması gereken yerde olmamasıdır. Kazılmaması gereken bir yeri kazmışsan bu zulümdür. Elli lokmayla doyacakken elli birinci lokmayı ye-mişsen zulmettin demektir. Kime? Hem lokmaya, hem midene, hem de onu yiyecek olan diğer kardeşlerine. Ya da lüzumsuz lakırdı ve gürültü ettiğin zaman zulmettin demektir. Kime? Hem kulağa, hem nefese, hem gırtlağa hem de çevrendekilere. Veya bir insan kendisini olması gereken yerde tutmamışsa, ya da olmaması gereken yerde tutmuşsa bu onun kendi kendine zulmetmesidir. En büyük zulüm şirktir, o da kişinin kendisini Allah’a kulluk ortamında tutması gerekirken orada tutmaması, ayrıca Allah’ı yegâne kulluk makamında tutması gerekirken, tutmaması, işte bu en büyük zulümdür ki, buna şirk diyoruz işte. Yâni Allah’a baştan sona tüm İlâhlık haklarının verilmesi gerekirken birazının alınıp Allah’tan başkalarına verilmesi şirktir ve büyük zulümdür. Buna göre biz de zul-mediyoruz kendimize, elimize, ayağımıza, başımıza. Meselâ nice nehir isimleri, nice şehir isimleri, matematik problemleri, geometri formülleri öğreniyoruz ki, hepsi zulümdür bize. Kafaya da zulüm, öğre-nene de zulüm, öğretene de zulüm. Meselâ hayatımızdaki bu kadar eşyanın bir araya getirilmesi, vallahi hem paraya zulüm, hem emeğe zulüm, hem harcanan zamânâ zulüm, hem kafaya, ilgiye, hem de belleğe zulümdür.. Ama bakıyoruz öncekilere, adam yirmi yıl önce Ukaz’da dinlediği bir metni, bir hitabeyi yazılı da değil üstelik, konuşan Allah’ın Ra-sûlü de irticai konuşuyor zaten, yirmi yıl sonra Peygamberi kendisini hatırladı diye oracıkta okuyuverecek çok kapasiteli ve zeki insanlar oluyormuş. Peki bu adamlar çok zeki olduklarından mı böyleydiler? Belki hayır! Ama şimdi bizimki gibi zekâlarını alt üst edecek eşya kar-maşaları yoktu hayatlarında onların. Bilmem başınıza hiç geldi mi de, şöyle bir gezmek için bazen dolaşırım da pazarı inanın başım döner. Başımın döndüğünün farkına varırım ve fazla dolaşamam. Hele hele öyle vitrinlere ciddi bakarak dolaşırsam, hepten mahvolduğumu hissederim. Niye? Eşyanın bu kadar çokluğu ve bir de karmaşası insanı mahvediyor. Ya bakmayacaksın, ya değilse kahroluyor insan. Meselâ omuzlarıma şöyle iki çubuk assam, üstüne bir tabelâ ve üzerine de: "Elektrikler sönünce" yazısını yazsam. Yâni biraz da devamı istenen bir cümle olsa. “Elektrikler sönünce!” Veya "Mumu ya-kınca" filan gibi. Bu durumda hem beni dinlersiniz, hem de onu okumaya çalışırsınız ve yorulursunuz değil mi? Peki o yazıyı okursunuz da bu eşyaları okumuyor musunuz yâni? Bunun sertliğini, şunun yumuşaklığını, berikisinin yeşilliğini, ötekisinin tazeliğini, bayatlığını oku-muyor musunuz? İşte bu da zulümdür benim anladığım. Peki ne yapacağız öyleyse? Nedir mesele? Mesele Allah’ın izin verdiği aksesuarlarıyla ancak bir hayat programımız olacak. Yâni Allah’ın şu olsun mutlaka hayatınızda! Şu da olsa iyi olur! Ama Şunu siz bilirsiniz! İsterseniz olsun! İsterseniz olmasın! dediği sınıra kadar bir hayat programımız olacak. Ama şunlara benim rızam yok! Bunlar kesinlikle olmasın! dediklerini de kenara alırsak, o zaman güzel yaşarız işte. Her şey güzel olur o zaman. Meselâ zina eden öldürülür! der İslâm. Ama hem zinaya giden bütün yollar kapalıdır, hem kişinin evlenme yollarının tümü açıktır. Hattâ ikinci, üçüncü evlenme yolları hem de boşanma yolları kolaydır. Hem tüm bu imkânlar olacak, hem de böyle bir toplumda kişi zina edecek o zaman işte bu adam öldürülür. Şimdi bu toplumda bu şartlarda kimi öldürüyorsunuz da? Bir de muhsin kavramı vardı, o da Allah’ı görürcesine ona kulluk. Yâni ibâdet anlayışında temel kriter Allah dedi diye o amelin yapılmasıdır. Müslümanlar bunu bir kazansa inanın her şey bitecek! Yaptıklarının tümünü Allah dedi diye, Allah istedi diye yapacaklar. Pozitif ve negatif tüm eylemleri kitap kaynaklı olacak. Hepsinin vahiyden delilini bilerek yapacaklar veya yapmayıp terk edecekler. Ne güzel olur o zaman hayat değil mi? Bunun iki faydası var: 1- Böyle hep vahiy kaynaklı bir hayat yaşayınca bu asla yanlışa düşürmez insanı. Neden öyle yaptın? Allah dedi diye! Peki gerçekten mi dedi Allah? Adam şöyle bir duracak. Eh tabi! Mâide’de, Nisâ’da, En’âm’da, Allah şöyle dedi! diyecek veya peygamberim Buhâ-rî’de, Müslim’de şöyle şöyle dedi! diyecek gönlü rahat adamın. Ve Allah dedi olunca hiç kimse onu değiştiremeyecek. Hiç kimse onu ezip bozamayacaktır. Hiçbir şeytani güç o müslümanı o davranıştan alıkoyamayacaktır. Eh bizimkiler Allah dedi diye olmayınca, rahmetlik hocam böyle demişti olunca, yaşayan hoca da rahmetlininkini değiştiriveriyor tabii. 2- Bir de hikmet arayıcılığından kurtuluruz o zaman. Acaba ne dendi ki? Acaba hangi sebepleydi ki? Acaba hikmet-i mucibesi neydi ki? demenin anlamı da kalmayacaktır o zaman. Allah dedi diye canım! Başka nedeni yok bunun. Acaba niçin otuz gün oruç tutuyoruz ki? Ne faydası var ki bu orucun? Ne faydası var ki bu teyemmümün? Allah’a kulluk faydası var, başka bilmemiz gereken bir şey yoktur diyeceğiz ve çok rahat amel edeceğiz. Evet Allah onlardan bir şehre girmelerini istemişti ve girerken de kendi zatına secde ederek girmelerini istemişti. Bu Allah’ın kullarına gösterdiği bir usuldür. Allah’ın Rasûlü Mekke’nin fetih günü devesinin üzerinde iki büklüm bir vaziyette şehre giriyor ve Allah’a şükrediyordu. Fetih sûresinde bu konu anlatılır. Bir de Allah onlardan "Hıttah" demelerini istiyordu. Yâni estağfirullah demelerini, Allah’tan af dilemelerini, Affet Allah’ım! demelerini istiyordu. Veya fethettikleri ülkenin insanlarına iyi davranmalarını, af ilan etmelerini istiyordu. Allah’ın Ra-sûlü Mekke’ye girerken yine umumî af ilan etmişti. Şu anda kimsenin müslümanlardan korkmasına gerek yoktur. Müslümanlar en amansız düşmanlarına bile aftan yanadır. Çünkü müslümanların Rabbi onlardan böyle davranmalarını istemektedir. Bu İsrâil oğullarının Rabbimizin bu emir karşısındaki tavırlarını Mâide sûresi biraz daha açık anlatır: "Dediler ki; ey Mûsâ muhakkak ki orada zorba bir toplum vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz." (Mâide: 22) Demişlerdi. "Sen ve Rabbin gidin savaşın! Doğrusu biz burada oturacağız!" (Mâide 23) Demişlerdi.
59: "Ama o zâlimler kendilerine denilen sözü denilmeyene çevirdiler de." Kendilerine denileni denilmeyenle değiştirdiler. Yıllarca Firavun siteminin zulmü altında kalmış, Firavun eğitiminin etkisi altında her şeylerini kaybetmiş, ezilmiş, şahsiyetleri silinmiş bir toplum olarak Allah’ın emrini değiştiriverdiler. Yâni Allah’ın kendileri için çizdiği programın dışına çıkıverdiler. Bunun bize şu mânâyı hatırlattığını unutmamalıyız: Allah bizden hangi lafızlarla, hangi stilde, hangi usulde bir kulluk istemişse aynen o şekilde uygulamak zorundayız. Bunu asla değiştirme hakkına sahip değiliz. Diyelim ki Allah bizden iki rek'at sabah namazı istiyor. Yahu iki rekat ne olur ki kılmışken dört kılalım, beş kılalım diyerek bunu fazlalaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah bizden otuz Ramazan oruç istemiş. Bunu sayısal olarak değiştirmeye veya fazlalaştırıp azaltmaya kimsenin hakkı yoktur. İbâdetlerdeki, namazlardaki lafızları bir başka şekilde değiştirmeye kimsenin hakkı yoktur. Tesettür öyle, mîras öyle, zekât öyle, kadın erkek ilişkileri öyledir. Yâni Allah bizden ne tür bir kulluk istemiş ve onu ne tür uygulamamızı istemişse onu aynen Allah’ın istediği biçimde uygulamak zorundayız. Bunları değiştirmeye, ya da yeni yeni tapınış biçimleri ihdas etmeye hakkımız yoktur. Ama bunlar değiştirdiler bakın. "Hıtta" yerine "hınta" demek gibi, ya da secde yerine arka kapıdan girmek gibi Allah’ın emirlerini değiştirdiler. Allah’ın istemediği bir eylemi gerçekleştirdiler. İnsanlar ne yaparlarsa yapsınlar. İsterlerse gökte yürüsünler Allah’ın kendilerinden istemediği bir kulluk türüyse bu yaptıkları, boştur. Bakın Allah diyor ki: "Biz de bu zâlimlere yaptıkları sapıklığın karşılığı olarak gökten murdar bir azap indirdik." Onların bu fısk u fücurlarından ötürü, fâsıklıklarından, emre muhalefetlerinden dolayı, kendilerinden istenilenin dışında hareketlerinden, emri değiştirmelerinden ve kendilerine göre yorumlamalarından dolayı gökten onlara azap indirildi. E denileni denilmeyene çevirdiler de. Ne demektir bu? Bunun anlamı yahudi ve hıristiyanların kendilerine gönderilen emirlerdeki kelimeleri konuluş amacının dışına çıkardıkları haberi var Kur’an-ı Kerim’de. “Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler” Deniliyor. Yâni kelâm ne için konulmuş idiyse ortaya, onu onun dışında anlamaya çalışmışlar. O anlamın ötesinde, berisinde mâ-nâlandırmaya çalışmışlar. Meselâ nasıl bugün için söylersek; Pey-gamber demiş ki, insanın saâdeti için saliha bir kadın ve geniş bir ev gerekir. Birde iyi bir binit var değil mi? Birincisi için müslümanlar adının saliha olması yeterlidir diyorlar. Ya da işte iyi, otoriter bir kadın. Veya işte dediğini yaptıran cinsten filan birisiyse, Osmanlıdır, sali-hadır tamam. Ama ikinci biraz daha bariz. Nasıl? Allah’ın Rasûlü geniş ev demiş. Peki ne için demiş? Ne anlamda demiş bunu? Yâni bu sözün mânâsı ne? Vaz edildiği mânâsı ne bu sözün? Ha! Onu Peygambere sormak yok! Ya Rasûlallah sağ olasın bu kadar dedin, yeter! Gerisini biz anlarız! Gerisini biz tamamlarız! diyoruz ve genişlik modelini kendimize göre ortaya koyuyoruz. Peki nedir bu şimdi? Tah��rif değil mi bu? Veya kardeşlik deniliyor, kendi kendimize tamamlıyoruz. Veya “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu!” Âyetini ele alıyorlar ve herkes kendine göre yorumlamaya çalışıyor: Efendim işte hiç matematiği bilenle bilmeyen bir olur mu? Kurbağanın bağırsağını, Fujiyama yanardağını, Everest tepesinin yüksekliğini bilenle bilmeyen bir olur mu? Yâni insanlar önce inanıyorlar bir şeylere. Sonra da bu inanışlarını desteklemeye çalışıyorlar Kur’an’la. İşte bu Kur’an’ın kelâmının tahrifi ve de değişik yerlerde kullanımı anlamına geliyor. Allah öyle diye koymamıştı halbuki kelâmını. O mânâya gelsin diye, öyle anlasınlar diye göndermemişti bu âyetlerini. Bu âyetle ilgili olarak bir de şunu hatırlatayım size: Kur’an, ya-hudileri bize ne için tanıtıyor? Sakın ha sizler de Onlar gibi olmayın! diye tanıtıyor değil mi? Hattâ bazı yerlerde de şunu söylüyor Kur’an: Ama onlarda, onların içinde mü'minler de var! Bak şöyle şöyle inananlar da var diyecektir. Onlar gibi olmayın! dan mânâ onların bozuk düzenlilikleri kastedilmişse artık iğneyle kuyu kazmanın da anlamı kalmamıştır diyoruz. Meselâ denilmiş ki; Acaba onlara şöyle yapın! denilip de onların değiştirdikleri kelime neydi? Efendim işte hıtta denilmişti de hınta’ya çevirmişler, yâni buğdaya çevirdiler demişler. Yâni illa da bunun denmesinin bir anlamı var mıdır bilmiyorum? Ama onlar Allah’ın kendilerine dediklerini tersine çevirmişler. Meselâ Allah dedi ki onlara: Cumartesi balık avlamak yasaktır! Onlar bundan cumartesi günü balığı tutup eve götürmenin yasaklığını anladılar ve değiştirdiler kelâmı. Kanal kazdılar, kuyu ettiler bir dalga ile balığı oraya düşürdüler ve cumartesi günü de gidip avladılar onu, pazar günü de gidip aldılar. İşte kelâmı değiştirmenin anlamı budur. Meselâ bizim hayatımızda zikir, vecd, istiğrak, veli, velâyet, takva, teslimiyet gibi kelimeler hep değişmiş. Ya da vatan, millet gibi kelimeler değişmiş. Özgürlük, müsa-vaat, kardeşlik gibi kelimeler hep değiştirilmiş. Ya da Kur’an okuma kelimesi değiştirilmiş. Okuma nedir? Kişinin gözü ile ilgi kurduğu gerçeği emir veya nehiy olarak aksettirmesidir. Yâni gördün ki bir kız açık saçıksa bakmaman gerektiği emrini kendine alacaksın veya ona yardım etmen gerçeğini anlayacaksın filan. Yâni o gördüğün kişiyle bir ilgi kuracaksın. İşte okumak budur. Vitrinler okunur, tabelâlar okunur, eşyalar okunur, yiyecekler, içecekler okunur, insanlar okunur bu anlamda. Ama öyle olmamış. Nasıl olmuş? Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mücerret tilavet etmiş, yâni teyipcilik yapmış ki, peygamberin kesin nehyine rağmen şuradan aşağıya hiç intikal etmemiş; ama buradan yukarısında adam mest olmuş, ayakkabı olmuş, güzel de okumuşlar kendilerince; ama bu Kur’an okuma olmamış. Kur’an okumak bu değildir. Kur’an okumak dilin telaffuzu, aklın tercümesi ve kalbin tavır almasıdır. Sadece dilin telâffuzuna İslâm okumak demiyor. Âyetlerde arka arkaya birkaç defa zulüm kavramı geçtiğini biliyorsunuz. Zulüm bir şeyin olmaması gereken yerde olması, ya da olması gereken yerde olmamasıdır. Kazılmaması gereken bir yeri kazmışsan bu zulümdür. Elli lokmayla doyacakken elli birinci lokmayı ye-mişsen zulmettin demektir. Kime? Hem lokmaya, hem midene, hem de onu yiyecek olan diğer kardeşlerine. Ya da lüzumsuz lakırdı ve gürültü ettiğin zaman zulmettin demektir. Kime? Hem kulağa, hem nefese, hem gırtlağa hem de çevrendekilere. Veya bir insan kendisini olması gereken yerde tutmamışsa, ya da olmaması gereken yerde tutmuşsa bu onun kendi kendine zulmetmesidir. En büyük zulüm şirktir, o da kişinin kendisini Allah’a kulluk ortamında tutması gerekirken orada tutmaması, ayrıca Allah’ı yegâne kulluk makamında tutması gerekirken, tutmaması, işte bu en büyük zulümdür ki, buna şirk diyoruz işte. Yâni Allah’a baştan sona tüm İlâhlık haklarının verilmesi gerekirken birazının alınıp Allah’tan başkalarına verilmesi şirktir ve büyük zulümdür. Buna göre biz de zul-mediyoruz kendimize, elimize, ayağımıza, başımıza. Meselâ nice nehir isimleri, nice şehir isimleri, matematik problemleri, geometri formülleri öğreniyoruz ki, hepsi zulümdür bize. Kafaya da zulüm, öğre-nene de zulüm, öğretene de zulüm. Meselâ hayatımızdaki bu kadar eşyanın bir araya getirilmesi, vallahi hem paraya zulüm, hem emeğe zulüm, hem harcanan zamânâ zulüm, hem kafaya, ilgiye, hem de belleğe zulümdür.. Ama bakıyoruz öncekilere, adam yirmi yıl önce Ukaz’da dinlediği bir metni, bir hitabeyi yazılı da değil üstelik, konuşan Allah’ın Ra-sûlü de irticai konuşuyor zaten, yirmi yıl sonra Peygamberi kendisini hatırladı diye oracıkta okuyuverecek çok kapasiteli ve zeki insanlar oluyormuş. Peki bu adamlar çok zeki olduklarından mı böyleydiler? Belki hayır! Ama şimdi bizimki gibi zekâlarını alt üst edecek eşya kar-maşaları yoktu hayatlarında onların. Bilmem başınıza hiç geldi mi de, şöyle bir gezmek için bazen dolaşırım da pazarı inanın başım döner. Başımın döndüğünün farkına varırım ve fazla dolaşamam. Hele hele öyle vitrinlere ciddi bakarak dolaşırsam, hepten mahvolduğumu hissederim. Niye? Eşyanın bu kadar çokluğu ve bir de karmaşası insanı mahvediyor. Ya bakmayacaksın, ya değilse kahroluyor insan. Meselâ omuzlarıma şöyle iki çubuk assam, üstüne bir tabelâ ve üzerine de: "Elektrikler sönünce" yazısını yazsam. Yâni biraz da devamı istenen bir cümle olsa. “Elektrikler sönünce!” Veya "Mumu ya-kınca" filan gibi. Bu durumda hem beni dinlersiniz, hem de onu okumaya çalışırsınız ve yorulursunuz değil mi? Peki o yazıyı okursunuz da bu eşyaları okumuyor musunuz yâni? Bunun sertliğini, şunun yumuşaklığını, berikisinin yeşilliğini, ötekisinin tazeliğini, bayatlığını oku-muyor musunuz? İşte bu da zulümdür benim anladığım. Peki ne yapacağız öyleyse? Nedir mesele? Mesele Allah’ın izin verdiği aksesuarlarıyla ancak bir hayat programımız olacak. Yâni Allah’ın şu olsun mutlaka hayatınızda! Şu da olsa iyi olur! Ama Şunu siz bilirsiniz! İsterseniz olsun! İsterseniz olmasın! dediği sınıra kadar bir hayat programımız olacak. Ama şunlara benim rızam yok! Bunlar kesinlikle olmasın! dediklerini de kenara alırsak, o zaman güzel yaşarız işte. Her şey güzel olur o zaman. Meselâ zina eden öldürülür! der İslâm. Ama hem zinaya giden bütün yollar kapalıdır, hem kişinin evlenme yollarının tümü açıktır. Hattâ ikinci, üçüncü evlenme yolları hem de boşanma yolları kolaydır. Hem tüm bu imkânlar olacak, hem de böyle bir toplumda kişi zina edecek o zaman işte bu adam öldürülür. Şimdi bu toplumda bu şartlarda kimi öldürüyorsunuz da? Bir de muhsin kavramı vardı, o da Allah’ı görürcesine ona kulluk. Yâni ibâdet anlayışında temel kriter Allah dedi diye o amelin yapılmasıdır. Müslümanlar bunu bir kazansa inanın her şey bitecek! Yaptıklarının tümünü Allah dedi diye, Allah istedi diye yapacaklar. Pozitif ve negatif tüm eylemleri kitap kaynaklı olacak. Hepsinin vahiyden delilini bilerek yapacaklar veya yapmayıp terk edecekler. Ne güzel olur o zaman hayat değil mi? Bunun iki faydası var: 1- Böyle hep vahiy kaynaklı bir hayat yaşayınca bu asla yanlışa düşürmez insanı. Neden öyle yaptın? Allah dedi diye! Peki gerçekten mi dedi Allah? Adam şöyle bir duracak. Eh tabi! Mâide’de, Nisâ’da, En’âm’da, Allah şöyle dedi! diyecek veya peygamberim Buhâ-rî’de, Müslim’de şöyle şöyle dedi! diyecek gönlü rahat adamın. Ve Allah dedi olunca hiç kimse onu değiştiremeyecek. Hiç kimse onu ezip bozamayacaktır. Hiçbir şeytani güç o müslümanı o davranıştan alıkoyamayacaktır. Eh bizimkiler Allah dedi diye olmayınca, rahmetlik hocam böyle demişti olunca, yaşayan hoca da rahmetlininkini değiştiriveriyor tabii. 2- Bir de hikmet arayıcılığından kurtuluruz o zaman. Acaba ne dendi ki? Acaba hangi sebepleydi ki? Acaba hikmet-i mucibesi neydi ki? demenin anlamı da kalmayacaktır o zaman. Allah dedi diye canım! Başka nedeni yok bunun. Acaba niçin otuz gün oruç tutuyoruz ki? Ne faydası var ki bu orucun? Ne faydası var ki bu teyemmümün? Allah’a kulluk faydası var, başka bilmemiz gereken bir şey yoktur diyeceğiz ve çok rahat amel edeceğiz. Evet Allah onlardan bir şehre girmelerini istemişti ve girerken de kendi zatına secde ederek girmelerini istemişti. Bu Allah’ın kullarına gösterdiği bir usuldür. Allah’ın Rasûlü Mekke’nin fetih günü devesinin üzerinde iki büklüm bir vaziyette şehre giriyor ve Allah’a şükrediyordu. Fetih sûresinde bu konu anlatılır. Bir de Allah onlardan "Hıttah" demelerini istiyordu. Yâni estağfirullah demelerini, Allah’tan af dilemelerini, Affet Allah’ım! demelerini istiyordu. Veya fethettikleri ülkenin insanlarına iyi davranmalarını, af ilan etmelerini istiyordu. Allah’ın Ra-sûlü Mekke’ye girerken yine umumî af ilan etmişti. Şu anda kimsenin müslümanlardan korkmasına gerek yoktur. Müslümanlar en amansız düşmanlarına bile aftan yanadır. Çünkü müslümanların Rabbi onlardan böyle davranmalarını istemektedir. Bu İsrâil oğullarının Rabbimizin bu emir karşısındaki tavırlarını Mâide sûresi biraz daha açık anlatır: "Dediler ki; ey Mûsâ muhakkak ki orada zorba bir toplum vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz." (Mâide: 22) Demişlerdi. "Sen ve Rabbin gidin savaşın! Doğrusu biz burada oturacağız!" (Mâide 23) Demişlerdi.