60:"Bir zamanlar Mûsâ kavmi için su dilemişti de biz ona; âsânla taşa vur! Demiştik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırdı, her insan içeceği yeri bildi." Evet çöl ve su. Çöl ve içecek. Çölde en büyük problemdir bu. Evet Mûsâ kavmi için su istemişti, istiska yapmıştı da biz dedik ki ona: Ey Mûsâ asanla taşa vur. Şu bir zamanlar vurunca denizi yaran ve İsrâil oğullarının sağ sâlim karşı tarafa geçmelerini sağlayan âsâ. Şu evvelki gün Firavun ve sihirbazlar karşısında yılan haline gelip tüm sihirbazların iplerini ve değneklerini yutuveren âsâ. İşte bu asayı vurdu Mûsâ Aleyhisselâm ve ondan on iki pınar fışkırıverdi. Ve onlardan her grup, her kabîle her fâsile içeceklerini tanıdılar, bildiler. Şu nîmete bakın çöl, âsâ, taş ve su. "Yiyin için Allah’ın rızkından ve de yeryüzünde bozguncular olarak hareket etmeyin!" Deniliyor. Şu bilgi kırıntı ve sızıntılarıyla zafere tırmanmak için köprüde bekleyen arkadaşlar var ya, bunların bu âyet hakkında bir yorumları var: Efendim bu âyet artezyen kuyularına işarettir, işte taşa vuruyorsunuz su çıkıyor filan diyorlar. Kuran bu âyetleriyle yol gösteriyormuş bize. Meselâ Salih’in Aleyhisselâm devesiyle de şöyle bir kabîleyi doyurabilecek ineklere işaret vardır filan diyorlar. Öyleyse çalışıp çabalayıp, o tür inekleri bulmak, yetiştirmek zorundaymışız filan. Bunları bilmem de buradan anlayabildiğim birkaç şey var; onları şöyle kısaca bir özetleyelim inşallah: 1- Allah bu işi, bu su işini birisi manevî, diğeri de maddî olmak üzere iki sebebe mebnî olarak ihsan ediyor. Bunlardan manevî olanı dua, maddî olanı da fiili bir teşebbüstür. Âyet-i kerîme bu konuda yapılacak duanın hemen arkasından fiili bir teşebbüsün de gerekli olduğunu anlatıyor. Bu fiili teşebbüs de âsânın taşa vurulmasıdır. Yâni du-yla birlikte sebeplere imtisalın gereğini de anlıyoruz buradan. Anlıyo-uz ki evlenmeden, sebebini işlemeden çocuk istenmez. Tarlaya tohum ekmeden mahsul beklenmez. Tüm sebeplerini işledikten sonra sonucu Allah’tan beklemek üzere dua etmeliyiz. Dua budur zaten. Yâni dua elle ve dille yapılır. Sadece dille yapılan dua eksik bir duadır. Yattığımız yerden zafer beklemek yerine ellerimiz kılıçlara gittikten sonra Allah’tan zafer istemek ve beklemek zorundayız. Âyetten ben bunları anladım. İşte Mûsâ aleyhisselâm diliyle istiska yapıyor, Allah’tan su istiyor, ama Rabbimiz sadece onun diliyle istemesini yeterli görmüyor, bunun yanında bir de eliyle fiilî bir teşebbüste bulunmasını, asasını bir taşa vurmasını emrediyor. Evet bir taşa vurmasını istemiş Allah. Bu taşı Mevdûdî görmüş. Allah rahmet etsin Tûr dağının eteklerindeymiş bu on iki pınar fışkıran taş. Hattâ bu taş İsrâil oğullarının gittikleri her yere onlarla birlikte taşınır ve onların su ihtiyaçlarını giderirmiş. Şimdi birleştiriyoruz âyetleri. Bıldırcın eti hazır, kudret helvası hazır, gölge de hazır, su da tamam. Fakat adamlar bu kadar nîmet içinde bile yine huysuzluğu elden bırakmıyorlar. Aslında İslâm, insan fıtratını hiç göz ardı etmeyen bir dindir: İnsan kavgacıdır, insan bencildir, insan hotfuruştur, insan haset eder, insan küser gibi özellikleri var ya bunları yok farz etmiyor İslâm. Ama dengeye getiriyor. Meselâ gazaplanma! diyor ama her şeye rağmen onun gazaplanacağını hesap ederek o durumda kişiye yol da tarif ediyor. Öfkelendiğiniz zaman ayaktaysanız oturun, oturuyorsanız yatın buyuruyor. Neden? Çünkü ayakta duran bir öfkelinin karşısındakine verebileceği zararla oturan birinin verebileceği zarar elbette farklıdır. Oturanınki daha da azalacaktır. Burada da hele hele İsrâil oğulları tipi insanların o özelliklerinden dolayı dövüşüp, kavga etmesinler diye on iki kaynak fışkırtıveriyor Rabbimiz. Taş, âsâ ve su. E peki ne ilgisi var bunların suyla? Deseydi Hz. Mûsâ bizim gibi. Yâni Hz. Mûsâ akıl yürütseydi, problemi fizikle, fizik kanunlarıyla değerlendirseydi kesinlikle su çıkmazdı, çıkmayacaktı. Ama Allah demişse tamam ilgisi vardır. Mûsâ Aleyhisselâmın vahiy karşısındaki tavrı kesin teslimiyetti. Vahiy ne emrediyorsa hemen kabul edip teslim olmak zorundayız. Hemen onu uygulamaya koymayarak akıl süzgecinden geçirip yoruma tabi tuttuğumuz zaman da kaybedeceğimizi hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. İşte bu âyetle kıyamete kadar bu mesajı veriyordu Hz. Mûsâ bize. Kıyamete kadar Rab’den gelen emirlerin hikmeti konusunda kesin bir bilgi sahibi olamayabiliriz. Ama unutmayalım ki bizler hikmetini anlayamasak da Allah’ın emrettiği şeyler serapa hikmettir, hikmetlidir. Ve şunu asla unutmayalım ki; hikmetini anlayamasak da merhametli olan Allah, kulunun faydasına olmayan hiç bir şey emretmez. Bize düşen sa-dece Allah’ın emrine boyun eğmektir. İşte o zaman Rab’den gelen nî-met bize ulaşacaktır. Bu olaydan sonra artık Allah bize diyor ki: Kullarım! Yiyin için Allah’ın size verdiği rızıktan; ama yeryüzünde haddi aşan bozgunculardan olmayın! İşte İslâm’ın kuralı bu. Allah verecektir verdiğini, yeter ki siz Safa ve Merve’yi iyi belirleyin. Eğer Safa’nızı ve Merve’nizi İslâm belirlerse, Kur’an belirlerse, yâni eğer sizler benim dediğimi tutar, benim dediğim yerde sa’y ederseniz, bilesiniz ki; sonunda mutlaka Zemzem’i size ulaştıracak olan benim diyor, Allah. Benimbildiğim kadarıyla, bu on iki boy’un teşkili şöyle: Yusuf’un Aleyhisselâm bir öz kardeşi var, bir on kardeşi daha var, etti on iki. Zaten İsrâil oğulları demek Yakup oğulları demektir. Bunlar on iki çocuktan dolayı, on iki boydur biliyoruz. Ama şöyle de biraz daha münâsip anlaşılabilir di-yoruz: Yusuf’un Aleyhisselâm da iki çocuğu varmış ve o iki çocuktan da iki boy, geriye kalan on bir çocuktan da on bir boy, böylece etti on üç boy. Bunlardan bir tanesi Peygamber boyu, yâni Mûsâ’nın Aleyhis-selâm boyu ki o özel bir boydur. Ötekiler de on iki boy oluyor. Yâni Mûsâ Aleyhisselâm onlardan farklı bir boydaymış. Kavga etmemelerinin sebebi de biraz bundandır denmiş. Bundan dolayı biraz makul geldi bana. Fakat konunun Dâvûd, Süleyman, Zekeriya ve İsa aley-hisselâm efendilerimiz zamanlarındaki boyutunu ve çözümünü bilmi-yoruz.