61:"Hani ey Mûsâ! Biz bir tek yemeğe asla katlanamayız! Bizim için Rabbine dua et de yerin yetiştirdiğin-den; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercime-ğinden, soğanından çıkarsın! Demiştiniz." Evet ey Mûsâ biz böyle bir tek yiyecek üzerine sabredemiyoruz! diyordular. Yeter artık! Bizler böyle tek yemeğe dayanamayaca-ğız! Sabrımız kalmadı arkadaş! Bıktık usandık artık!! Köle ruhlu insanlar bakın dün Mısır’da yedikleri yemekleri, ürünleri, portakalları, limonları arzulamaya başlamışlardı. Evleriyle, barklarıyla, atlarıyla, arabalarıyla, çayları ve kahveleriyle böyle bir hayat yaşamaya alışmış insanlar o hayata karşı, şehir hayatına karşı içlerinde bir hasret yatıyordu. Halbuki bütün ihtiyaçları temin edilmesine ve peygamber aralarında olmasına rağmen yine de huysuzluk edebiliyorlar adamlar. Öyle ya alışmıştı adamlar o hayata, ne yapsınlar yâni? Alıştığınız şeylerden ayrılmaya dayanabiliyor musunuz? Öyleyse alışkanlıklarımızı, bağımlılıklarımızı, zevklerimizi as-gariye indirmeden yana olalım. Çünkü yarın onları bulamayacağımız bir zindan hayatı veya bir savaş ortamında bulunduğumuzda çok zorlanırız. Çay, kahve, sigara gibi alışkınlarımızı atmadan, bunlarsız bir hayata alışmadan yana olalım inşallah. Meselâ hiçbirimiz arabanın içinde doğmadık; ama bir anda arabasız kalıverseniz ne yaparsınız? Arabasız, telefonsuz, televizyon-suz nasıl yaşanır değil mi? Bunlarsız olmaz değil mi? Her şeyine karış adamın, ama bunlarına dokunma. Şimdi de öyle demiyor mu biz köleler? Görüyoruz işte hiçbir sıkıntıları yok, dertleri yok, ekmek Allah’tan, su Allah’tan, ev, bark, bulut, bıldırcın da Allah’tan. Üstelik her şey o kadar çok, o kadar bol ve o kadar rahat ki paylaşım için birbirleriyle çekişme ortamı da yok. Senin olacaktı, benim olacaktı, senin şu kadardı, benim bu kadardı, bunun için kavgaya da gerek yok. Herkese yetecek kadar gönderiveriyor Allah. Buna rağmen adamlar dünyaya çakılı kalma ıstırabından, dünyaya meyillerinden ötürü öyle bir huysuzluğun içine giriyorlar. Demek ki hayatı soğan sarımsakla geçmiş, bu tür şeylere alışmış bir toplumun böyle bıldırcın eti ve kudret helvasından memnun olması da pek kolay olmuyor işte. Çünkü geçmişte alışkanlıkları var adamların. Dünya kavgasının içine düşüyorlar. Peygamberimiz şöyle diyordu bir hadis-i şeriflerinde: Bir oğlak ölüsü bulmuştu da Medine pazarının yanında, buyurdu ki; kim benden bunu bir dirheme satın almak ister? Hiç kimseden cevap yok. Peki dedi, kime hediye vereyim? Kim benim bunu kendisine hediye vermemi ister? Diyorlar ki ya Rasûlallah! Bunun dirisi bile para etmez, değil ki ölüsü! Ölüsünü ne yapalım biz? Bunun üzerine Allah’ın Ra-sûlü buyurdu ki: “İşte Allah katında dünyanın değeri sizin katınızdaki bu oğlak ölüsü kadardır. Eğer Allah katında sineğin kanadı kadar dünyanın bir değeri bulunsaydı; o dünyadan Allah kâfirlere bir yudum su bile vermezdi!” Diyordu. İşte Allah katında dünyanın değeri budur. Kâfirlere de ondan bolca verildiğine göre varın dünyanın değerini, ya da değersizliğini siz anlayın. Ve sizler düşünün ki ey müslümanlar! Şu anda bu oğlağın parçalanmasının, paylaşımının kavgasını veriyorsunuz! Yok ben budunu alacaktım! Yok sen bağırsağını kapmıştın! işinin savaşını veriyorsunuz. Bir bakın insanların kavgalarına: Aman atım! Aman arabam! Aman işim! Eşim! Eşyam! Dükkanım! Tezgahım! Geçimim! Seçimim hep onun kavgası.. Ama dünyada yoluna devam ederken yorulup kendisine din-lenmek için bir ağaç gölgesi arayan, orada birkaç saat serinledikten sonra tekrar yoluna revan olan adamın durumuna bir gelsek, o zaman işler kolaylaşıverecek, ama ne yazık ki bizler bunu anlayamadık. Ne yapar adam orada? En fazla şöyle oturacağı yerde sert taşlar falan varsa onları eliyle düzeltir ve hemen oturuverir değil mi? Han hamam filan yaptırmaz değil mi adam? Ya zaten ne kadar kalacak da orada? Birkaç saat dinlenip sonra yoluna devam edecek. Dinlenmek üzere uğradığımız dünyada daha fazla kalacağız sanki. Sanki dünyaya kazık çakacağız. Şu koşturmalarımız, şu hedeflerimiz, şu hiç öl-meyecekmiş gibi yaptığımız plan ve programlarımız bunun en güzel göstergesidir. Özellikle geçim derdi üzerinde duruyoruz. Ya geçinemezsek? Ya anlaşamazsam? Ya karakterim uyuşmazsa? Hani bizde öyle bir hastalık aşılanır ya. Ne olacak? Niye geçinilmeyecek? Bak hiç tanımadığımız biri ile üç gün, beş gün, bir ay, bir yıl geçinebiliyoruz. Eh hocam dert orada ya! Onlarla geçinebiliyoruz. Üç günlük, beş günlük, bir aylık, bir yıllık, geçici olarak geçiniyoruz. Ama berikiyle? Eh onunla da geçici değil miyiz be kardeşim? Kaç yıl kalacağız da beraber? Sonsuza dek beraber olacak değiliz ya! Onunla da geçici değil de ebedîyen olsa tamam anladık. Ama onunla da geçiciyiz. Ölüme kadar nihâyet. Kaldı ki ölüm insanın başına gelecek şeylerin en yakınıdır. Göz açıp yummadan daha yakındır ölüm bize. İşte bu âyet, bize bu tür bir ahvali sergileyen yahudi karakterini tanıtıyor. Arzla bütünleşme, arza çakılı kalma, arzın içine dalma ve orada ebedîyen yaşama eğiliminde olan insanları anlatıyor. Böyle olan insanlar için hayat hep ıstıraptır. Bunlar hep bıldırcın etiyle beslenseler bile hep ıstırap içindedirler. Çünkü onların kafalarının takılı kaldığı hayat programları vardır. Onsuz olmazları vardır. Yaşadıkları hayattan daha güzel, daha müreffeh hayatların da olduğuna inanan, bunun beklentisi içinde olan kimselerin bulundukları ortamdan, içinde yüzdükleri nîmetlerden memnun olmaları asla mümkün değildir. Hep bir yukarıya çıkabilmek için bir ömür çırpınır dururlar zavallılar. Çünkü onsuz olmazları vardır adamların. Bunsuz yapamayız ları vardır. Meselâ telefondur, telgraftır, televizyondur, sinemadır, arabadır, romandır, plajdır, parktır, garajdır, gezmedir, seyahattir. Meselâ bazen Konya’ya gezmeye gelen kimi insanlar neredeyse sıkıntıdan patlıyorlar. Neden? E ya adamın şöyle gezip dolaşacak bir yer bile yoktur Konya’da. Şöyle rahat koltuğuna yaslanıp üç beş kadeh atabileceği bir yer yok. Adam öyle alışmıştır. Ne yapsın şimdi bu adam? Deniz yok, su yok, gazino yok, pavyon yok, hiç bir şey yok ya! Ne yapsın adam ya!? Çıldırsın mı? Delirsin mi yâni? Evet bakın Mısırda böyle bir hayata alışmış, böyle kokuşkan bir hayatın mahkûmu olmuş İsrail oğulları da kendilerine bedavadan sunulmuş bütün bu nîmetlerin arkasından dediler ki: Mûsa!! Böyle adamların tabirleri de farklı, hitapları da değişik, ukala adamlar. Hey Mûsâ! Baksana! Bir tek yiyecek "Taam-ı vahid" olmaz böyle şey! Biz buna nasıl dayanalım? Artık biz buna dayanamayacağız! Sıfırı tükettik, dayanma gücümüz kalmadı! Türkçe’ye böyle nakil ediyoruz mecburen. "len" Ebedîyen, hiç mümkün değil artık, biz buna dayanamayacağız diyorlar. Peki ne olacak? "Bizim için Rabbine şöyle bir dua ediver." Bizim için Rabbine bir yalvarıver. Rabbine bir yalvarıver. Bizim adımıza Rabbine bir dilekçe gönderiver. Ukalaların ukalalığına bakın: Rabbine bir dua ediversen! Rabbimize değil, Rabbine. Sanki O Rab Mûsâ’nın Rabbi, onların değil ki! Alçaklar şöyle demiyorlar: Ey Mûsâ haydi Rabbimize bir dua edelim demiyorlar. Bir de birlikte dua edelim değil, sen dua et! Tam ukala adamlar. Yâni ağızları kurumuş adamların, kendileri duaya yanaşmıyorlar da duayı Mûsâ aleyhisselâmdan bekliyorlar. Haydi ey Mûsâ Rabbine bizim için bir dua ediver. Bizde de çok değil mi böyle yahudi karakterliler. Kendileri dua etmiyorlar adamlar da hep başkalarından bekliyorlar. Duamızı birileri yapıversin, hatimlerimizi birileri okuyuversin, ölülerimizi birileri defnediversin, çocuklarımızı birileri okutuversin biz de işimize gücümüze bakalım diyenler bizde de pek çok. Evet işte böyle diyorlar Allah’ın elçisine. Çünkü öyle garip bir ortam ki puta taptılar, buzağıya taptılar, eskiyi hatırladılar, eskiye dön-mek istediler, işte böyle hep ukalalıkları devam etti. Görmeden inanmayız dediler, şehre girmeyiz dediler filan ve o ortamda bir de karşımıza çıkan bu var. Böyle dediler. Ne olacak Rab-bine dua edip te? "Rabbin bizim için yeryüzünün bitirdiği sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden soğanından burada da bitirsin! Dediniz" Dua ediver bizim için Rabbine de işte soğan, sarımsak, marul, elma, portakal, fındık, fıstık bitirsin burada. Bu çölde bizim bunlara da ihtiyacımız vardır dediler. Bunları istediler. Huysuzdu adamlar, ukalaydı; ama Allah’ın Peygamberi bıkıp usanmadı da yine bunu sabırla anlattı onlara. İnşallah biz de böyle ne yaptıklarının, ne istediklerinin farkında olmayan muhataplarımıza karşı Mûsâ gibi sabırlı olalım. Bizim peygamberimiz de imreniyor çünkü onun sabrına, inşallah biz de öyle olalım, öyle olmaya çalışalım. İnsanlar anlamadılar, densizlik ettiler, ukala davrandılar diye hemen kırıp dökmeyelim onları. Sabırla bir daha anlatalım, bir daha uyaralım. Anlamadınız galiba kalın kafalılar de-meyelim. Ben anlatamadım galiba. Bir daha düzgünce anlatayım diyelim. Sabırla, şefkatle, merhametle onları Allah’ın dinine abone yap-maya, cennete üye yapmaya çalışalım inşallah, Allah yardımcımız olsun. Onların bu tavırları karşısında Hz. Mûsâ o kadar şaşırdı ki, yâni tam böyle merhametli bir insanın edasıyla, onlara acıyan bir tavırla bakın onlara şöyle diyor: Değilse bu isyanları karşısında: Ya Rabbi bu adam olmadıkları kahret! diyecekti ve bitecekti onların işleri. Çünkü kesinlikle mümkün değildi bu! İstenmemeliydi böyle bir şey! Yâni böyle Rabbimizin bedavadan kendilerini böyle bir çöl ortamında olmadık nîmetlere boğmasına karşılık yapılacak şey değildi bu yaptıkları. Akla hayale gelmeyecek derecede cömertlik sahibi, kerem sahibi bir Allah’ın elçisine karşı böyle bir tavır mümkün değildi. Olacak şey değildi. Ama yaptılar işte. Bakın dedi ki Hz. Mûsâ: "Daha hayırlı bir şeyle, daha edna, daha dun bir şeyi mi değiştirmek istiyorsunuz?" Yâni şu istediğiniz şeylere bir bakın! Bıldırcın eti, kudret helvası, bulut ve de gölge olmayacak! Allah’tan bedava gelen bu nîmetler olmayacak, siz kendiniz sarımsak ekeceksiniz, soğan dikeceksiniz ve onların ürününden yemeye, kokmaya, tütmeye çalışacaksınız öyle mi? diyordu. Allah’tan gelen bu hayırlı nîmetleri onlardan daha ednâ, daha değersiz şeylerle değiştirmek istiyorsunuz öyle mi? Hiç aklınız yok mu sizin? Hiç düşünmez misiniz? Arkadaşlar, burada bu hayırlı hayırsız ifadeleriyle alâkalı belki aklınıza bir şey takılmış olabilir. Allah’ın nîmetlerinin hepsi hayırlıdır. Ama burada özellikle bu çöldekilerle ilgili daha hayırlı ifadesinin kullanılmasını şöyle anlamaya çalışıyoruz. Bu nîmetlerin hayırlı oluşu herhalde insan emeği olmadan direk Allah’ın lütfu olduğu için bir. Bir de insan çölde bunlara ulaşmak için say etse de ulaşma imkânı olmayan nîmetlerdir bunlar iki. Yâni kıyamete kadar hiç kimsenin böyle bir çöl ortamında ulaşamayacağı nîmetler olduğu için daha hayırlı ifadesi kullanılmıştır diyoruz. Değilse Allah’ın kullarına sunduğu tüm helâl nîmetler hayırlıdır, bunda şüphemiz yoktur. Ecdat; Allah razı olsun onlardan, bize çok güzel bir mîras bırakmışlar. Hemen burada acaba mı ki diye bir parantez bırakmışlar. Demişler ki: Yâni insan fıtratına uygun gelmeyebilir tek tip yemek. Hani bıkabilirler, usanabilirlerdi elbette demeye çalışmışlar. Yâni bilemiyorum ama şöyle olayın biraz dışında olsak. İsrâil oğulları var, Firavun hanedanının, Firavun sisteminin o eski zulmünden kurtulmuşlar Allah’ın yardımıyla. Akla gelen, gelmeyen her şeyi yaptılar onlara. Kızlarının namuslarına dokunmaktan, kadınlarının Rahimlerini yoklamaktan tutun da, erkeklerini boğazlamaya kadar her şeyi yapmışlardı onlara. Yâni onlar firavunî bir toplumun köleleriydi. Firavunî bir eğitimden geçmişlerdi. Firavunî bir sistemin ürünleriydiler onlar. Her şeyi reva gördüler onlara. Sonunda bunlardan, tüm bu pisliklerden ve zulümlerden Allah’ın izniyle kurtuldular. Göz göre göre Allah’ın mûcizeleri de geldi onlara. Kan geldi, ama bunlara değil; kurbağa yağdı, bunlara değil; tufan oldu, bunlara değil; denizde boğulma geldi, bunlar kurtuldu. Mûcizelerle Allah onları kurtardı. Gözlerinin önünce cereyan etti bütün bu Allah mucizeleri. Deniz yarıldı, bunlar kaşıya geçtiler; ama yine de ukalalıklarına devam ettiler. Sonra Allah bunların tüm ihtiyaçlarını en güzel biçimde karşılamak üzere yiyecek ve içecek indirdi. Her türlü ihtiyaçlarını temin buyurdu Allah. Sonra da dediler ki: Ya biz bıkarız bu işten. Biz buna dayanamayız. Dua et Rabbine de bize şöyle şöyle yapsın. Yâni bu teklif fıtratı bozulmamış normal bir insanın teklifi değildi. Hani evet bal yiyen baldan usanır. Tamam bu fıtrattır da, ama ekmek yiyen ekmekten asla usanmaz. Zira ekmek usanılacak bir yiyecek değildir. İnsan fıtratına en uygun ve bıkılmayacak bir yiyecektir ekmek. Bundan dolayı zayıflamak isteyenler sadece ekmeğe dönerler. Sadece ekmek yerler. Aslolan ekmektir çünkü, ötekiler olmasa da onsuz olmaz denmiştir. Burada da bu adamların dertleri tek yemeğe sabırsızlık değil. Mesele bu değildi. Mesele Allah onların burada kalmalarını murad ediyor ve böyle bir yiyecek yemelerini istiyorsa ve de bu sabırsızlıklarından ötürü cezayı da hak ettikleri söyleniyorsa, o zaman anlıyoruz ki bu yemekten bıkılmaz arkadaş. Allah bıkılmaz diyorsa bıkılmaz! Bunun başka bir izah tarzı da yoktur yâni. Bu işin doğrusu budur. Evirip çevirip onların bu konuda haklılıklarına deliller bulmaya çalışmanın anlamı yoktur bana göre. Bal gibi huysuz adamlar. Çünkü bakın Rabbimiz Bakara sûresinde bu işin esasını bize anlatırken şöyle buyuruyordu: "Allah hiç kimseye güç yetiremeyeceği yükü yüklemez." (Bakara: 285) Allah onların altından kalkamayacakları bir şeyi de onlardan istemez. Ama yine de onların bu cevabına da hak verelim ve diyelim ki; bu ceza onların tek yemeğe dayanamamalarından değil de bu durumlarını, yâni bıkkınlıklarını çok çirkin ve ukalaca dile getirmelerindendi. Yâni hiç olmazsa böyle diyerek ecdadımızın bu konudaki gayretkeşliklerini hepten boşa çıkararak ukalalık etmemeyi uygun buldum. Yâni gerçekten bu adamları masum görmek, suçsuz göstermek mümkün değil. Bakın şu adamların hitap tarzlarına: Hey! Hadi be Mûsâ! Rabbine bir dua ediver! Şu ukalalığa bir bskın. Şu edepsizliğe bir bakın. Kime diyorlardı bunu? Gözlerinin önünde kendilerine bu kadar mucize göstermiş, denizin yarılıp sağ salim karşı geçmelerini sağlamış, kendilerini o rezil hayattan kurtarmış bir peygambere bu hitap yakışır mı bir müslümana? Ama haydi biz yine en iyimser bir mantıkla diyelim ki onların cezalandırılmaları tek yemeğe dayanamadıklarından değil de işte böyle demelerindendi. Bu hitap tarzlarının bozukluğundandı. O Rab sanki onların Rabbi değil. Ağızları kurumuş sanki kendileri dua edemiyorlardı. Sanki serapa ukalalık sergiliyordu adamlar. Bu hastalık onların dünkü Mısır’dan getirdikleri bir hastalıktı. Firavun oğulları da aynı dua modelini kullanıyordu dün. Allah’a isyanları sonucu Mısır’a kan geldi, kan gönderdi Allah. Sanki suya el attılar kan, ekmeğe el attılar kan, neye el attılarsa kan oldu her şey. Pişman olarak geldiler Hz. Mûsâ’ya ve dediler ki: Ey Mûsâ bunlar bize isyanlarımızdan dolayı geldi, Rabbine bir dua ediver de bu belâyı üzerimizden kaldırsın! Sonra Mûsâ aleyhisselâm dua etti de Allah kaldırdı onu onlardan. Sonra yine azdılar, çekirge geldi, ey Mûsâ dua ediver! Kurbağa geldi, bit geldi, her gelişte ne geldiyse: Ey Mûsâ Rabbine dua ediver dediler. İşte efendileri olan Firavun oğullarının bu hitap tarzını bu defa müslümanların kullanması hiç de hoş değildi. Berikiler kâfirdiler, diyebilirdiler böyle sözleri. Bakın A’râf sûresinde Firavun oğullarının şöyle dedikleri anlatılır: "Dediler ki; ey Mûsâ! Seninle Rabbinin arasındaki anlaşma hatırına hadi sen Rabbine bir dua ediver de Rab-bin bunları kaldırsın üzerimizden. Biz de sana iman edelim ve İsrâil oğullarını sana verelim" (A’râf: 134) Demişlerdi. Sen bunu yap, biz de istediğini yapalım. Yâni seninle beraber İsrâil oğullarını gönderelim; Mısır’dan gitmenize izin verelim demişlerdi. İşte bunlarda da böyle bir çelişki vardı sanki. Bize soğan sarımsak filan. Yâni bunun altında yatan şehir özlemi, Mısır’ın özlemi var adamların içinde de bunu böylece ifade etmeye çalışıyorlardı. Ama mesele sadece şehir de değil. Yâni herhangi bir şehir de değil mesele. Çünkü bakıyoruz aynı bu topluma, şu şehre girin de denmiş. Ama buna da cesaret edememişler ve: "Sen ve Rabbin, ikiniz gidip savaşın! Biz burada oturacağız!" (Mâide: 37) Demişlerdi. Üstelik orada, çölde sürekli kalmak için de gelmemiştiler onlar. Allahu âlem kısa bir dönem onlara hürriyetin mânâsını tattırmak, özgürlüğün bilincine erdirmek için çöle çekmişti Allah onları. Çünkü böyle yıllar yılı Firavun oğullarının zulmü ve işkencesi altında köleleştiril-miş, her şeylerini kaybetmiş, kimliklerini bile yitirmiş bir toplum ancak böyle bir ortamda özgürlüğün ne demek olduğunu anlayabilirlerdi. Çöl hayatı kölelerin hürriyeti anlayabilecekleri en güzel ortamdır. Orada ihtiyaçlar sınırlı olduğu için, öyle şehir hayatında, yerleşik hayatta olduğu gibi kimsenin kimseye hükmetmesi, kimsenin kimseye ege-menlik iddia etmesi mümkün değildir. İşte gördük, ekmek Allah’tan, su Allah’tan. Bulut Allah’tan, bıldırcın Allah’tan. Kimsenin kimseye bir eyvallah’ı yoktur yâni. Şehirde öyle mi? Hayır, işte görüyoruz kimi kimine hükmediyor, kimi kiminin işinde çalışıyor, kimi kiminin kapısında köledir. Böyle karmaşa bir hayat vardır şehirsel hayatta. Evet Rabbimiz Mısırdan kurtardıktan sonra onları özgürlüğü daha güzel anlayabilecekleri bir çöl hayatına çekiverdi. Yâni Yakup aleyhisselâm döneminde oğlu Yusuf’un Mısır’a sultan olması sebebiy-le Filistin’den Mısır’a giden İsrâil oğulları, Yakup oğulları, müslüman-lar şimdi de Mısır’dan geldikleri ülkeye, yâni Filistin’e doğru gidiyor-lardı. Yusuf aleyhisselâm döneminde Mısır’a egemen olmuşlar, uzun bir süre Mısır’ın egemenliğini ellerinde tutmuşlar, Mısır’a en güzel günleri yaşatmışlar, ama daha sonra Firavun oğullarının Mısır’da egemenliği ellerine geçirmeleriyle birlikte yine uzun bir süre orada köle hayatı yaşadıktan sonra şimdi de Yakup’un torunlarından Hz Mûsâ eşliğinde Yakup’un diyarına gidiyorlar. Lâkin bu gidişte ve kalışta Allah’ın dediklerine rıza isteniyordu onlardan. Madem böyle mi yiyecek gönderildi, buna razı olun! deniyordu. Teslimiyet isteniyordu. Bunlar bir tür şehir hayatı istiyorlardı, ama Mısır’daki gibi bir şehir hayatı istiyorlardı. Çünkü onu biliyorlardı ancak. İşte buzağı yapmaları da ondandı ya. Firavun oğulları ineğe taparlarsa biz de ancak onun küçüğüne tapabiliriz diye küçüklüğün ifadesi olarak buzağıya tapınmışlardı. Bugün de öyle efendilerinin yaptığına cesaret edemeyen binlerce uşak görüyoruz. O büyük yapar, biz onu beceremeyiz diyor ve küçüğünü yapıyor bizimkiler. Amerika büyüğünü yapar, biz ancak bu kadar yapabiliriz diyorlar. Efendilerini yüz yıl geriden takip etmeyi bile şeref sayıyorlar köleler. Evet bunların içinde Mısır’ın özlemi vardı ve bu cinsliklerinin altında yatan da işte buydu. Arkadaşlar yeri gelmişken inşallah burada bir tespitte buluna-lım. Sözü epey uzattık ama, önemli gördüğüm için bunu da söyleyip bu akşamki dersimizi burada kapatalım inşallah. Kur’an’ın tabiriyle iki tür hayat vardır. Ya da iki hayat modeli vardır: 1- Birincisi göçebe hayat. Yâni savaş hayatı veya akıcı hayat, durağan olmayan hayat. 2- Bir de şehir hayatı, yerleşik hayat vardır. Yâni yahudi’nin hayat tarzı. A’râf 176. anlatıldığı gibi ¬ türünde arza çakılı, durağan, yerleşik, ya da şehirsel hayat vardır. İsrâil oğullarının önce Mısırda yaşadıkları hayat işte bu yerleşik hayattı. Çöle gidip de neredeyse Hz. Mûsâ’nın burnundan getirmeye çalıştıkları ikinci hayat da göçebe hayattı. Yerleşik hayat yahudi toplumunun sürekli özledikleri, can attıkları, orada kişilerin ebedî kalacaklarmış gibi plan program yaptıkları, ev bark kurdukları hayattır. Hiç ölmeyeceklermiş gibi plan program yaptıkları hayattır. Ama göçebe hayat savaş toplumlarının hayatıdır. Yâni hareketli hayat. Durağan olmayan, kokuşmaya müsait olmayan hayattır. Tabi bu iki hayat insanının yapılanması birbirinden çok farklıdır. Savaş insanının evi, savaş insanının eşyası, şehir insanının evinden ve eşyasından çok farklıdır. Onun tüm eşyası bir merkebin, bir atın sırtının alacağı kadardır. Savaş insanı yâni yarın öleceğine inanan ve ölümü hep yakınında hisseden insan bu evlerle bu eşyalarla uğraşmaz, uğraşamaz. Çünkü onun ne böyle bir evde oturacak, ne de böyle eşyaları kullanacak vakti yoktur. Onun tüm eşyası bir atın sırtının alabileceği kadardır. Çünkü yarın ya düşman gelecek bu ev ve eşyalar ona kalacak, ya da kendisi bir yerlere gidecek onlarla ilgileneme-yecektir. Onun içindir ki savaş toplumunun insanı, göçebe toplumun insanı şu bizim tür evlerle, eşyalarla ilgilenmez. Çünkü savaşı kaybedince düşmana kalacak bu evler ve eşyalar, ya da kendisi savaş için başka coğrafyalara gidince boş kalacak bu evler ve eşyalar onun için çok anlamsızdır. Çünkü onun hayatı böyle durağan ve kokuşkan bir hayat değildir. Onun hayatı hareketli, akıcı, diri ve canlı bir hayattır. Bunu Muhammed Esed şöyle özelleştiriyordu: Su akarsa tazeliğini korur, durgunsa kokuşmaya mahkûmdur diyordu. İslâm da hayat programı olarak akıcılıktan yanadır. Durağan ve kokuşmaya müsait bir hayatı istemez İslâm. Meral Marufun “Hicret Günleri” isimli kitabını okudunuz mu bilmem? Orada şöyle bir hadîse anlatılır: Düşman geliyor haberini alınca hemen alelacele kasabayı terk etmek üzere eşyamızı bir merkebin üzerine sardık diyor. Meral Maruf’un böyle çok kıymetli, nâdide, baba yâdigarı bir fincan takımı varmış, onu çok merak eder. Bunları illa da ölürüm de yanımda götüreceğim der. Anası der ki; kızım yapma, etme, götüremezsin. Dağ taş, dere tepe gideceğiz, ağırlık yapar, taşıyamazsın! dedilerse de dinlemez Meral ve onları alır yanına. Yola çıkarlar, gittikçe ağırlaşır, gittikçe zorlaşır ve nihâyet kaza süsü vererek birini atar. Eyvah düştü! Kaza oldu! Kırıldı filan der. Olsun kızım bir şey olmaz filan derler, zaten bekliyorlardı onu. Az sonra birini daha, birini daha derken hepsini atıverir ve o yükten kurtuluverir. İşte savaş insanının hayatı, işte diğer tarafta da yahudi anlayışındaki şehir insanının yerleşik hayatı. İşte savaş insanın evi ve eşyası ve işte yerleşik hayat insanının evi ve eşyaları. Evet, kendisinden yerleşik hayat isteyen İsrail oğullarına karşı Bakın diyor ki Hz. Mûsâ: "Öyleyse haydi inin Mısır’a! Orada istediğiniz her şey var." Haydi inin Mısır’a! Dönün gerinize! Alıştığınız, tutkunu oldu-ğunuz o alçak hayata dönün! Orada istediğiniz her şey var! Telefon, telgraf, radyo, televizyon, elma, armut, limon, portakal, koltuk, kanepe hepsi var. Ama orada Allah’tan başkalarına kulluk da var. Firavunlara kulluk da var. Çocuklarınızın öldürülmesi de var. Kızlarınızın hayasız-laştırılması da var. Siz bilirsiniz, sonucuna kendiniz katlanmak kaydıyla hadi dönün Allah’ın sizi kurtardığı o pis hayata. Nefislerinin arzuları yüzünden kendilerini satmaya karar vermişlerdi bunlar. İşte kıyamete kadar özgürlüğü bir tarafa bırakıp soğan sarımsak derdine düşen tüm toplumlara uygulanacak bir yasadır bu. Öyleyse hadi inin bir şehre. Ama "İhbitu" Adem’le Havva’ya ve bir de İblis’e cennette kalabilme ortamından dünyaya, ednaya, aşağılık bir ortama iniş olarak tabir edilmişti ya, aynı tabiri, bakın burada da görüyoruz. Hadi bu ulvi yaşayıştan, bu yüce yaşayıştan inin bir şehir hayatına! Kendi kendinize kazandığınız, kendi kendinize çalıştığınız, kendi kendinize ekip diktiğiniz, ya da yorulduğunuz, usandığınız, köleleştiğiniz, köleleştirdiğiniz, ezdiğiniz, ezildiğiniz sadece fesada imkân verecek bir şehir hayatına hadi denecek. Madem siz oradan alındınızsa, o pislik içerisinden çıkarılıp kurtarıldınızsa artık dönmek istememeliydiniz bir daha oraya. Artık böyle pis bir hayatı özlememeliydiniz. Derdiniz ne sizin? Neyi hatırlıyorsunuz siz? Neyi özlüyorsunuz? Ne demek istiyorsunuz? Eski hayatınıza geri dönmek mi istiyorsunuz? Ya da yerleşik bir hayat mı istiyorsunuz? Durağan, kokuşkan bir yerleşik hayat özlemi mi duyuyorsunuz? Bu isteğinizin size nelere mal olacağını bilmiyor musunuz? Dünkü rezilliğinizi ne çabuk unuttunuz? Orada sizin istedikleriniz hep var. İstediğiniz, nefislerinizin arzu ettiği, tutkunu olduğu her şey var orada. Ama benim görevim o değil! diyor sanki Hz. Mûsâ Aleyhisselâm. Yâni ben sizleri şehir hayatına ulaştırmak için ortaya çıkmış değilim! Benim planım, benim programım, benim tüzüğüm, benim yasam size müreffeh bir hayat sağlamak değildir. Sizi kalkındırmak için de gelmedim ben! Benim geliş amacım, varlık sebebim bunlar değildir. Ben size Allah’ın sizden istediği kulluğu göstermek, sizi dünyada hidâyete, dünyada mutlu ve dengeli bir hayata, âhirette de cennete ulaştırmaya geldim. Benim varlık sebebim işte budur. Çünkü bakıyoruz bugün müslümanlara vaadedilen şeylere, hep bunlardan söz ediyorlar. Kimileri müreffeh bir hayat vaadediyor müslümanlara, kimileri aman eğer biz başa geçersek, camiler, fabrikalar, plajlar, parklar televizyon yayınları, her evin önüne arabalar diye böyle bir şehir hayatı öneriyorlar. Oysa inanan ve inancını yaşayanlara cennet hayatı vardır. Gidin! İnin bir şehre! Alçalın! Alçak herifler! Sizin için orada istediklerinizin hepsi var. Soğan var, sarımsak da var, pırasa da var. Ama onun dışında işte şehir hayatında olanlar da var. Yâni iyi öyleyse hadi ekin dikin denmiyor. Siz bilirsiniz ama orada parkınız, pavyonunuz da var, köleliğiniz, esaretiniz de var, ezikliğiniz, horluğunuz, hakirliğiniz de var deniliyor... "Böylece onların üzerine bir zillet ve meskenet damgası vuruldu. Ve Allah’ın gazabına uğradılar." Bunun üzerine onlara Allah’tan bir azap ve gazap geldi; bir de onların üzerine zillet ve meskenet damgası vuruldu. Veya duribet, böyle duvarın üzerine çamurun yapışıp oradan bir daha ayrılmaması gibi zillet onlara yapıştırılmıştır. Zilletle özdeş oldular onlar. Zillet ve meskenet onların alınyazısı, vazgeçilmez özellikleri olmuş. Zillet eşittir yahudiler, o hale geldiler yâni. Peki ne demektir bu zillet ve meskenet? Yahudi’yle özdeş olan ve yahudi’nin ayrılmaz vasfı olan bu zillet ve meskeneti nasıl anlayacağız? Ne anlayacağız bundan? Zillet; eziklik demektir, kahır demektir, kişinin kendi kendine güven duygusunu yitirmesi demektir. Veya zillet; İnsanın alçaklığını veya aşağılık olduğunu kendisine sindirmesi demektir. Bunu kabullenmesi demektir. Ben ki aşağılık, ben ki âdi, ben ki alçak, ben ki süflî biriyim! İnancını, düşüncesini kişinin kendi kendine kabul ettirmesi demektir zillet. İşte yahudilere böyle bir zillet damgası vurulmuştur ve kıyamete kadar da sürecektir bu damga. Siyaktan anlıyoruz bunu. Şu anda veya bundan önce bu damganın onlar üzerinden kaldırıldığına dair bir delil yoktur. Kaldırılmamıştır. Kıyamete kadar bunu üzerlerinde taşıyacaklardır. İşte bu âyetten sonra da onlar, bakıyoruz hep zelil yaşamışlardır. Ama İslâm’ın zillet anlayışına göre düşünüyoruz tabii. Burası çok iyi bilinmelidir ve gözden kaçırılmamalıdır. Bakıyoruz İslâm’ın zillet anlayışına göre yahudiler her zaman zelildirler. Meselâ anlatılır 67 yahudi Arap savaşında, yahudi’nin biri siperden kafayı çıkarıp bağırıyormuş: Abd’üs Selâm! Bir kafa çıkıyor Arap istihkamlarından onu vuruyor yahudi. Sonra Abdurrahmân! Bir kafa daha çıkıyor, onu da vuruyor. Hasan! Bir kafa daha, onu da vuruyor. Müslümanlar, ulan ne yapıyoruz biz hep avlanıyoruz be! diyorlar, nihâyet müslümanlardan birinin kafası çalışmış ve hazır olun! demiş, mermiler hazır olsun bunun yolunu buldum. Hepimiz birden ateş edeceğiz, bakın kaç tanesinin işini bitireceğiz. Çıkarmış cebinden bir demir para ve bu para kimin başına düşerse onundur! diye bağırarak parayı yahudi istihkamlarının üzerine atmış, parayı görünce hepsi birden üşüşünce hepsinin işini bitirmişler. Zillet budur işte. Yâni izzet ve şeref İslâm ise, onlar her zaman zelildirler, zelil olacaklardır. Hem öyle bir zillet ki; âlemlerin Rabbi olan Allah’ı sadece kendilerine münhasır bir Allah yapmışlar, millî bir ilâh yapmışlar, bundan sonra bunun cezası ve sonucu olarak da sadece kendi toplumlarıyla münhasır bir dünya yaşamak zorunda bırakılmışlar. Onlar herkesten üstün bir sevdaya kapılmışlar, ama bu aslında onların kendi kendilerini yemesi anlamına gelmektedir. Neden? Çünkü Yahova onların tanrısıdır. Onları üstün tutmak için hep vardır. Bunu pratize etmek için de hep zillet içine düşmüşlerdir. Birbirlerini birbirleri ezmiş, milleti ezmek için hep planlar kurmuşlar, dünyaya yönelik bir plan kurmuşlar, sonunda ölüp giderken hep rezil, hep rezil olmuşlardır... Yâni Allah’tan bir gazaba, azaba uğramış bunlar. Dünya açısından bir azap, kalpteki bir azap, onu anlatamıyorum; ancak yahudi olan bilir diyorum. Zira Allah’ın dediğine göre, öyle bir azap vardır onlarda. Doğarken azap, ölürken azap, yaşarken azap, azap, azap. Meselâ yahudilerin bir evlenme törenini anlattı bir arkadaş, lisans tezi olarak hazırlanmış: Yahudilerden bir adam ölünce onun karısı ile o adamın en büyük kardeşi evlenmek zorundaymış. Evlenmek istemezse bunu ifade etme cesareti olmazmış zaten de, mecbur evlenecekmiş onunla da, ama her şeye rağmen gemi azıya alır da yine de evlenmem! demişse kıyamet koparmış. Dayak atılırmış, dövülürmüş, üzerine kara sürülürmüş, dışlanırmış, aforoz edilirmiş. Her şeye rağmen yine de diretirse adam, iş mahkemeye intikal edermiş. Orada o kadın ona ağzına geleni söylermiş. Adam eğer her şeyi sineye çekerse ancak o zaman evlenmeyebiliyor ve bu işten kurtulabiliyormuş. Zillete bakın zillete. Bundan daha büyük, bundan daha korkunç zillet olur mu? Tersi, eğer mecburen evlenmişse tamam ondan bir çocuk doğuncaya kadar beklenir, oğul oluncaya kadar bu evlilik sürdürülür, çocuk doğunca da o ölen adamın adı bu çocuğa verilir ve adamın kaydı silinmezmiş listeden. Zillet değil de nedir bu? Meselâ Katolik kilisesindeki zillet de aslında aynı zillet değil mi? Onlarda da adam bir kere evlendi mi tamam artık bir daha boşanamıyor. İstesen de istemesen de tamam artık onunla yaşayacaksın! Başka çaren yoktur. Yahu ben istemiyorum! Anlaşamıyorum! Hayır, o zaman başkalarıyla idare et durumu, ama onunla evli görüneceksin. Nerede bulalım bir daha! Bir enayi bulmuşuz, hiç olmazsa bir çocuk filan olursa böylece ana baba belli olsun gibi görünelim diyorlar ve böyle yürütüyorlar işi. Evet onlarınki de zillet, bunlarınki de zillettir. Eğer izzet: "Onlar mü'minleri bırakıp da kâfirleri veli ediniyorlar. İzzet ve şerefi onların yanında mı arıyorlar? Şüphe yok ki izzetin tümü Allah’tadır." (Nisâ: 139) Âyetine göre izzet tümüyle Allah’ınsa, yine: "İzzet ve şeref Allah’ın, peygamberinin ve mü'min-lerindir. Lâkin münâfıklar bilmezler." (Münâfikûn: 8) Âyetine göre izzet Allah’a, Resûlüne ve mü'minlere ait ise, münâfıklar da bunu bilmiyorsa; onlarda ne izzet vardır, ne şeref vardır, zelil insanlardır ve miskin insanlardır onlar diyeceğiz. Peki meskenet ne demektir? Meskenet; Fakirlik, şiddetli ihtiyaç hali demektir. Galiba yahudi mantığının yaşantısına meskenet diyeceğiz. Yahudi’ce bir hayat tarzı. Ne o? İşte adam kazanacak, uğraşacak, aldatacak, atlatacak, çalacak, çırpacak. Meselâ yahudi mantığına göre karşıdaki adama yapılabilecek en büyük kötülük onun kesesindeki, kasasındaki parayı kendi kasasına aktarmaktır. Böyle birini tanırım, tam o tıynette biri. Adam, düşmanıma yapacağım en büyük kötülük onun parasını almaktır diyor. Hani anasına küfret, babasına söv istersen, ama dükkanına git herkesten fazla hürmet eder sana. Niye? Seni kandıracak ve paranı alacak ta ondan. Herhalde meskenet de budur, başka bilmiyorum. İşte görüyoruz adamları bir ömür boyu paranın, dünyanın, malın mülkün kölesi olarak bir hayat sürüp geberip gidiyorlar. Evet, onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu. Bugünkü müslümanların da zillet ve meskenete düşmelerinin sebebini de bu âyetle izah etmek mümkün olacaktır. Zira sosyal yasalar asla değiş-mez. Bu yasalar önceki toplumlar için neyse, sonrakiler için de öyledir. Allah’ın toplum yasalarında, sosyal yasalarında bir değişiklik bulamazsınız. "Allah’ın sünnetinde değişiklik yoktur." Dikkat ederseniz ısrarla her namazımızda Fâtiha sûresiyle: "Ya Rabbi bizi kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayan ve dalâlette kalanların yoluna değil." Diyoruz. Rasulullah’ın ifadesine göre bu gazaba uğrayanlar yahudilerdir. Zillet ve meskenet alınlarının vazgeçilmez damgası ol-muş yahudiler. Eğer şu anda bizler de zelilsek, Allah’ın gazabı eğer şu anda bizim de üzerimize yağıyorsa; o zaman biz de derin derin bu âyetler üzerinde düşünüp kendimize çeki düzen vermek zorundayız. Bir de bunlar Allah’tan bir gazaba uğradılar. Peki kimdi bunlar? Yâni Allah’ın kendilerine gazap ettiği bu insanlar kimdi acaba? Bunlar Allah’ın kendilerine her türlü imkânı hazırladığı halde yine de Allah’a değil de başkalarına kulluk yapmaya kalkışan ve ulemânın ifadesiyle: Kocasından çok başkalarını sevmeye çalışan fahişe bir kadın karakteri sergileyen yahudilerdi. Peki nasıl bir imkân? Yâni Allah’ın bunlara hazırladığı imkân, nasıl bir imkândı? Yâni insanın hayatına yeterli, zarurî ihtiyaç dediğimiz, fizikî ihtiyaç dediğimiz şeyler konusunda Allah mutlaka insana yeterli ihtiyaç maddelerini temin etmiştir. Yâni doğan her insanın hayatını sürdürme dönemindeki rızkını ona ait kılmıştır Allah. Mutlaka o ayrılan rızık ona gökten inecektir. İşte Allah’ın böylece kendisini düşündüğü, yaşaması için her türlü ihtiyaçlarını temin ettiği halde Rabbine değil de ondan başkalarına kulluk yapmaya, başkalarını razı etmeye çalışan herkes aynı noktada demektir. "Sizin rızkınız ve vaadolunduğunuz göktedir!" (Zâriyât: 22) Diyordu âyet-i kerîme. Yâni sizin rızkınız göktedir, Allah onu size takdir etmiştir ve o kesinlikle sizi bulacaktır deniyordu. Bu iş bu kadar kesinken, yâni bana ayrılmış olan mutlaka beni bulacakken ben tutup onunla yetinmeyeyim de dünyada sanki farklı kalacakmışım gibi, veya ebedî kalacakmışım gibi, veya illa da şehirde kalacakmışım, ya da illa da falan makamda ,filan mekânda olacakmışım gibi kendi ihtiyaçlarımı kendim belirleme çabası içine girersem; o zaman ben de aynen bunlar gibi olmuşum demektir Allah korusun. Yâni o zaman ben de tıpkı onlar gibi soğan sarımsak derdine düşerim, doktora, diploma, makam, koltuk derdine düşerim. Yâni yahudi durumuna düşerim Allah korusun. Yâni öyleyse burada reddedilen, zemmedilen, kötülenen onların bu tavrı oluyor işte.. Çünkü İsrâil oğullarına belirlenen nîmetler (Bıldırcın eti, kudret helvası ve gölge) gibi nîmetler bugün aynen benim için de geçerlidir. O gün onların hayatlarını sürdürebilmeleri için zaruri olan şeyler nasıl ki onlara Allah tarafından tahsis edilmişse, bugün benim de hayatımı sürdürebilmem için bana zaruri olan fiziki ihtiyaçlarım, biyolojik ihtiyaçlarım aynen bana da Rabbim tarafından tahsis edilmiştir. İhtiyaçlarının temin edildiği o ortamda onlara düşen neydi? Bu ihtiyaçları bedava onlara temin ediveren Allah, o konumda onlardan ne istiyordu? Allah’ın ve O’nun Peygamberleri olan Hz. Mûsâ’nın dediklerini dinlemekti değil mi? Öyleyse tüm bu ihtiyaçlarımın temin edildiği bu ortamda bana düşen ne? Yâni benden ne ister Rabbim? Bana düşen de Peygamberim Muhammed’in Aleyhisselâmın dediklerini aynen dinlemek ve bu konuda azami gayret etmek.. Peygamberim bana diyor ki, helâlinden rızık arama çabasında ol! Yâni yatma ve sa'y et buna! Hepsi bu kadar. Yâni Safa’ya git! Mer-ve’ye gel! İşte o kadar. Sen bunu yaptıktan sonra sana lâzım olan artık bıldırcın eti mi? Kudret helvası mı? Merak etme onu bulacaksın elbette. Ötekilerin peşine takılmam gereksiz olacak böylece. Yâni illa da et arayacağım, süt arayacağım, ot arayacağım bu gereksiz oluyor. E, bunları hep kâfirler mi yiyecek? Yo Allah bana onu da ayırmışsa, ondan da ayırmışsa elbette o beni bulacaktır. Dert etmemin anlamı yoktur. Evet: Âyetini şöyle tercüme ediyoruz öyleyse. Ya Rabbi şu başlarında Peygamberin olduğu halde seni dinlemeyen, senin vahyinle ilgilenmeyen, senin kendilerine mahza kullukta örnek olarak gönderdiğin peygamberini takmayan, tanımayan, onunla diyalog gereği duymayan, senden gelen hayata razı olmayan, kendi hayat programını kendisi seçme çabasında olan toplum gibi eyleme bizi. Çünkü onlar gazaba uğrayanlardır. Onlar bu halleriyle senin gazabını hak edenlerdir. Ve Rahmetinden mahrum kalanlardır. Peki nedenmiş o? Niye gazaba uğramışlar bu adamlar? Neden zillet ve meskenet damgası vurulmuş bu adamların alınlarına? Çünkü: "Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini küfrediyorlar (örtüyorlar)dı." Nedenmiş o? Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini küfrediyorlardı, örtüyorlardı, örtbas ediyorlardı, kendilerinin ve toplumlarının gündemlerinden düşürmeye çalışıyorlardı. Allah’ın âyetlerini açığa çıkarmıyorlardı. Aman bu insanlar Allah âyetlerini duymasınlar, görmesinler diye ısrarla âyetleri kamufle ediyorlar, gündemi değiştiriyorlar, kendi suni ve yapay gündemlerle insanları meşgul ediyorlardı. Allah’ın iki tür âyeti vardı. Biri metluv âyetler, ötekisi de meş-hûd âyetler. Farklı ifade edersek, birisi kulağa hitap eden işitsel âyetler dediğimiz şu elimdeki Kur’an’ın âyetleri. Ötekisi de göze hitap eden görsel dediğimiz şu kâinatta Allah’ın serpiştirdiği kendi varlığına alâmet ve nişane kıldığı ay gibi, güneş gibi, gece ve gündüz gibi, bulut ve rüzgar gibi, insan, hayvan, ağaçlar, bitkiler gibi âyetler. İşte bu adamlar bunları küfrediyor, örtüyor, örtbas ediyorlardı, kamufle ediyorlardı, halkın gözünden, kulağından saklıyorlardı. Yâni gündeme getirmiyor, gündemlerinden kaldırıp onlarsız bir hayat programı yapmaya çalışıyorlardı. Allah için 8 yıllık bir temel eğitimden geçen şu müslümanların çocukları kaç âyet duyuyorlar? Hayatlarını düzenleyecek kadar kaç âyet öğretiliyor bu çocuklara? Bu yaptıkları Allah’ın âyetlerini örtme, kamufle etme değil de nedir? Veya sizler şu ana kadar evdeki bu çocuklarınıza kaç âyet öğrettiniz? Kaç âyet açtınız, açımladınız onlara? Yoksa sizler de âyetleri örtenlerden misiniz? Ama unutmayın ki gerek evlerinde, gerek okullarında Allah’ın âyetlerini örten onun yerine başka şeyleri açanlar zilletten, meskenetten, horluktan, hakirlikten asla kurtulamayacaklardır. Evet onlar âyetleri örtüyorlar, örtbas ediyorlardı. Başka? Başka ne yapıyorlarmış bu adamlar? "Ve de Peygamberleri haksız yere öldürüyorlardı." Peygamberleri haksız yere öldürmek. Peki acaba haklı yere Peygamber öldürülür mü ki, Rabbimiz burada haksız yere Peygamberleri öldürüyorlardı buyurmuş? Anlayabildiğim kadarıyla bunu şöylece özetleyelim inşallah: 1- Bazen bâtıl işleyen, bâtıl iş yapan birisi, onu hak zannıyla yapabilir. Onun yapılması gereken bir hak olduğunu zannettiği için veya o konuda bilgisiz olduğu için doğru zannıyla, hak zannıyla o işi yapabilir. Ama bu iş, bu Peygamber öldürme işi onların kendi inançlarına ve zanlarına göre de hak olmayan, haklı olmayan bir işti. Bunu biliyorlardı, bunun çirkinliğini biliyorlar, yapmamaları gerektiğini biliyorlar; ama yine de yapıyorlardı bu işi. Bir böyle anlıyoruz. Bir de Mü’-minûn 117 de anlatıldığı gibi: "Kim ki Allah’la beraber başka birine bu konuda hiçbir delili olmadığı halde dua eder, ibâdette bulunursa." (Mü’minûn 117) Âyetinde olduğu gibi te'kid içindir bu. Çünkü Allah’tan başka ikinci bir İlâh edinen kimsenin buna herhangi bir delil bulması kesinlikle mümkün değildir. Ancak tekid içindir diyoruz. Burada da "Haksız yere" ifadesi te’kid için kullanılmıştır diyoruz. 3- Eğer Cenab-ı Hak burada haksız yere sözünü kullanmayıp da sadece Peygamber öldürdükleri için onları zemmetmiş olsaydı, o zaman: "O peygamberleri gerçekten öldüren Allah değil mi?" diyerek itiraz edebilirlerdi. Yâni öldüren sen değil misin ya Rabbi? diye bir mantık oyununa girebilirlerdi. İşte Cenab-ı Hak burada kendi öldürmesinin hak olduğunu, bunlarınkinin ise haksız olduğunu vurgulamak istemiştir diyoruz Allahu âlem. 4- Öyleyse hak öldürme, haklı öldürme, öldürmeyi gerekli kılan bir öldürmedir. Bakın Rasulullah Efendimizin şu hadisi bunu anlatır: "Şu üç durumun dışında bir müslümanın kanı helâl değildir. İman ettikten sonra tekrar küfre dönen kişi, muhsan iken (evli iken) zina eden kişi ve haksız yere adam öldüren kişi." İşte bunların dışında müslümanı öldürmek haramdır. Ya da bu kimselerin öldürülmesi haklı bir öldürmedir. Yâni bu adamlar kendi mantıklarına göre de haksız olduklarını biliyorlarmış da onu anlatıyor âyet-i kerîme. Yâni Peygamberlerin onlara göre de suçu yok, ama bu-na rağmen haksız olduklarını bile bile peygamber öldürüyorlar. Hem öyle öldürüyorlar ki; sabah öldürüyorlar akşam hiç bir şey yokmuş gibi ellerini kollarını sallaya sallaya hayatlarına devam ediyorlar. E, şimdi de aynen öyle değil mi? Şimdi de öldürmüyorlar mı insanlar peygamberi? Tamam fizikî anlamda bizzat peygamber öldürme yoktur bugün ama fikrî anlamda öldürmeler bugün de aynen devam etmektedir. Bu-gün de insanlar peygamber öldürüyorlar. Bugün de insanlar, insan öldürüyorlar. Meselâ kürtaj yoluyla her gün binlercesi öldürülüyor; ama herkes her gün elini kolunu sallaya sallaya hiç bir şey yokmuş gibi hayatına devam ediyor. Yâni bugün de her gün binlerce insan öldürülüyor, ama insanlar hiç bir şey olmamış gibi yine de işlerine, aşlarına rahat gidip gelebiliyorlar. Bununla birlikte şunu da diyeceğiz: Peygamberi öldürmek iki türlüdür tabii: 1- Peygamberi kendi başına bırakmak biçiminde öldürmek. Hani onu destekleyecekleri hususunda Allah öncekilerden söz almıştı. "...Allah şüphesiz ki ben sizinle beraberim. Namazınızı kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime inanır ve onlara yardım ederseniz, Allah’a güzel bir karzda bulunursanız andolsun ki sizin kötülüklerinizi örterim." Evet, peygamberlerime inanır ve onlara kuvvetle yardımda bulunursanız." (Mâide: 12) Evet, peygamberlerime inanır ve onlara kuvvetle yardımda bulunursanız. Ama bir tek Peygambere değil Peygamberlerime inanır-sanız. Nasıl? Yâni nasıl inanılacak peygamberlere? Konumunuz veya toplumunuz Lût’un Aleyhisselâm kavmi gibi cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran bir toplum mu? O durumda Hz. Lût’u Aleyhisselâm örnek almaya çalışarak peygamberime inanırsanız. Eğer toplumunuz Hz. Nuh kavmi gibi salih kişileri putlaştıran, salihleri putlaştırmayı doruklaştırmış bir toplumsa o zaman da Hz. Nuh’u örnek alarak, toplumunuz Âd kavmi gibi dünyayı putlaştırmış, dünyayı kıble edinmiş bir toplumsa o zaman Hûd’u Aleyhisselâm örnek almaya çalışarak Peygamberlerime iman ederseniz. Peygamberlere iman demek budur işte. Değilse işte bir zamanlar tarihte Peygamberler de yaşamış, eh ne olacak yaşamışsa yaşamıştır? İsimlerini de tek tek atlamadan bilsek ne çıkar da onları örnek almadıktan sonra? Evet Peygamberlerime inanırsanız bir, bir de Peygamberlerimi destekler, onlara yardımcı olursanız. Peki acaba Peygamberlere yardımı nasıl anlayacağız? Acaba ne kastediyor Cenab-ı Hak bununla? Meselâ bir düşman grubu var elli altmış kişilik ve farz edin ki onlarla ben kesin dövüşeceğim. Şimdi böyle bir durumda sizlerin bana yardım etmeniz ne demek? Onlardan birkaçını da sizin haklamanız değil mi? İşte benim böyle bir durumdayken sizin bana bu şekildeki yardımınız ne demekse, Peygambere yardım da o demektir. Peygambere yardım da o şekilde yapılacaktır. Nasıl yâni? Hani Peygamberler küfür karşısında küfre dimdik kalkan olmuşlar, küfre asla geçit vermemişlerdir ya; işte biz de aynısını yapıvereceğiz, biz de öyle oluvereceğiz, biz de aynı rolü üstlenivereceğiz, böylece Peygamberlere yardım etmiş olacağız demektir bu. Meselâ bakın, bir mü'min kişi vardı Firavun hanedanından, Firavun’un sarayında bir süre imanını gizlemiş. Nihâyet Firavun ve adamları Hz. Mûsâ’yı öldürme kararı alınca artık bu durumda imanını gizlemenin anlamı kalmamıştı; hemen harekete geçer, kendisini onların önüne atar ve vücudunu Hz. Mûsâ’nın önüne kalkan yaparak: Sizi, sizden hiçbir ücret istemeden Allah’a çağıran salih bir Peygamberi öldürmeye mi kalkışıyorsunuz? Bunu asla yapamazsınız! Yapamayacaksınız! diye haykırarak Peygamber mesajını savunuyordu. İşte böylece kendini fedâ ediyor; ama peygambere de destek veriyordu. Yine Yâsîn sûresinde şehrin çok uzaklarından koşup gelen bir mü'min de, Peygamberin yalanlandığı bir ortamda peygamberlerle beraber onların sözünün bittiği yerde cesurca tevhidi ortaya koyuyor ve Peygamber fonksiyonuna sahip çıkıyordu, kendisini bu uğurda fedâ edecek biçimde. İşte peygambere yardım budur. Hz. Fatıma anamız, Hz. Ömer’in karşısında haykırırken kendini savunmaktan çok Resul-i Ekrem’e yardımcı oluyordu. Resul-i Ekrem’in geliş gâyesine yardımcı olamaya çalışıyordu. Demek ki Peygamberlere yardım, onların görevlerine yardım şeklinde olur. Yâni Peygamber Aleyhisselâm dünyada Allah’ın istediği adâleti gerçekleştirmek, insanların dünyada Allah’ın istediği hayat programını yaşamalarını sağlamak, insanların cennet yollarını açmak, cehennem yollarına barikatlar koymak için gelmişlerdir. İnsanların yeryüzünde Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, kitap olarak Kuran’ı ve bu konuda örnek olarak da Hz. Peygamberi tanımaları için gelmiş olan Peygamberin bu görevini, bu fonksiyonunu kendimize görev edinir, dert edinir, iş edinir, din edinirsek biz de onlara yardımcı olmuş oluruz. Onların inandığına inanır, yaptıklarını yapar, sevdiklerini sever, reddettiklerini de reddedebilirsek, varlıklarını ve programlarını kendimize program kabul edebilirsek, isteklerine köstek değil, destek olabilirsek; o zaman biz de onlara yardımcı oluyoruz demektir. Değilse ona ve onun getirdiği mesaja karşı kör ve sağır kesilirsek; o zaman biz de peygamberi öldürüyoruz demektir. Peygamber, bizim ilgisizliğimiz yüzünden öldürülüyor demektir. Birileri eğitim programlarıyla, birileri kılık kıyafet kanunlarıyla, birileri hayat programlarıyla onun yolunu, onun sünnetini, onun anlayışını yok etmek, toplumdan silmek isterken biz de beri tarafta buna seyirci kalıp onların işlerini kolaylaştırmak yerine onun sünnetini öğrenip, yaşayıp, müdafaa durumuna gelirsek o zaman biz de ona yardım ediyoruz demektir. "Muhammed başka değil ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler de gelip geçmiştir. (Şimdi) O ölür ya da öldürülürse siz hemen gerisin geriye mi döneceksiniz?" Yâni kâfir mi olacaksınız?” (Âl-i İmrân: 144) Âyeti bunu anlatır. Tamam o gün peygamberin ölmesi de öldürülmesi de mümkündü, bunu anladık da, lâkin zaten ölmüş bir peygamberin bugün ölmesini, ya da öldürülmesini nasıl anlayacağız? Bakın bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: İslâm’da öldürme iki anlamdadır: 1- Tesebbüben öldürme, 2- Amden öldürme. Yâni ya bizzat kasten öldürüyorsun. Ya da bir de ölmesine, öldürülmesine sebep oluyorsun. Peygamberi ya böyle kasten öldürü-yorlar, ya sebep olarak öldürüyorlar. Eh şimdi de toplum aynen ya peygamberi kasten öldürüyor ya da ölümüne sebep oluyor veya öldürülmesine göz yumuyor, öldürülmesi için uğraşanlara yardımcı oluyor demektir. Allah’ın âyetlerini küfretmek konusunda daha önce sanırım birkaç laf etmiştik. Âyetlerin mânâsını, lafzını, muhtevasını örtmek, örtbas etmek, gizlemek, duyurmamak, fonksiyonunu öldürmek, kullanılmaması gereken yerlerde kullanmaya kalkmak, işine gelenleri gündeme getirip, işine gelmeyenlerin üzerinde hiç durmayarak, hiç gündeme getirmeyerek gizlemek gibi mânâlara geldiğini söylemiştim. Evet bunlar, işte bunları yaptıkları için Allah’ın gazabına maruz kalmışlar. Başka? "Evet bu isyan ederek aşırı gitmelerindendi." Burada ikinci bir hikmet anlatıyor Rabbimiz. Yâni bu hale gelmelerinde iki sebep anlatıyor. 1- İsyan etmeleri. 2- İkincisi de haddi aşmalarıdır. Peygamberlere karşı isyan ediyorlar ve de haddi aşıyorlardı bunlar. Peygambere karşı isyan etmek; peygamberle diyalog kurmak-la beraber, Peygamberi ve Peygamberin mesajını tanımakla, onlarla ilgi kurmakla beraber onun dediklerinin tersini yapmak demektir. Yâni hem tanıyor, hem biliyor adam; ama yine de tersini yapıyor, işte bu peygambere isyan demektir. Haddi aşmak ta; Peygamberi tanımadan, Peygamberin mesajıyla hiç ilgilenmeden, yâni Peygamberle hiç diyalog kurmadan kendi kendine o çizginin dışında yürümektir. Benim anladığım budur. Yâni adam hem İslâm’dan haberdar, hem Peygamberi tanıyor, hem Peygamberin kendisinden istediklerini biliyor, hem de denilenin, kendisinden istenilenin aksine hareket ediyorsa işte bu adam Peygambere isyan ediyor, Peygambere kafa tutuyor demektir. Peygamber böyle dese de ben bildiğimi yaparım! Diyorsa, bu adam isyan ediyor demektir. Peygambere rağmen iş yapıyor demektir. Peygamber öyle dese de o böyle yapmaktadır. Birincisi böyle ki; bu isyandır. Ama ötekisi Peygamberle hiç diyalog kurmamış, Peygamberi ve onun getirdiklerini hiç tanıma gereği duymamış, böyle bir adamın kendisi de çizgiyi zaten bulması mümkün değil.. Veya buradaki isyan ve haddi aşmayı şöyle de anlayabiliriz: Peygambere karşı birisi pozitif, diğeri de negatif olmak üzere iki tavır almaktır bu. Birisi negatif olur. Yâni adam Peygambere karşı negatif bir tavır alıyor. Nasıl? Meselâ Peygamber kıl diyor! Ama adam kılmıyor. Peygamber ver diyor, vermiyor. Yap diyor, yapmıyor. Tut diyor, tutmuyor gibi negatif bir tavır, aksine bir hareket, O da Peygambere karşı pozitif bir hareket demektir. Yâni isyan türünde denilenin ötesinde bir hareket. Yâni içki içiyor, adam öldürüyor gibi. Evet: Bunların bu cezaya çarptırılmalarının sebeplerini Rabbimiz büyükten küçüğe doğru sıralamış: 1- Evvela Allah’a karşı işledikleri suçlar, 2- Sonra peygamberlere karşı işlenen suçlar, 3- Daha sonra da haddi aşmak, zulmetmek gibi insanlara karşı verdikleri zararlar anlatılmış. Şimdi bize gelelim. Acaba bugünkü müslümanların Allah’ın âyetlerine karşı tavırları nedir? Ne kadar örtüyorlar âyetleri? Acaba bugünkü müslümanların Allah elçilerine karşı tavırları nasıldır? Onları diriltmeye mi çalışıyorlar? Yoksa öldürmek için mi soyunmuşlar? Onlara karşı isyan mı ediyorlar? Yoksa hadlerini mi aşıyorlar? Allahu Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’indeki âyetlerinin sayısı altı bin küsurdur. Peki sorayım şimdi: Acaba sizin bilincinizdeki âyet sayısı ne kadar? Yâni siz bu âyetlerden ne kadarını açıyor, gündeme getiriyor? Ne kadarını örtüyorsunuz? Yâni sizin hayatta uygulayacak kadar, hayatta size yön verecek kadar bildiğiniz âyet sayısı ne kadar? Kaç âyet yol gösteriyor size? On tane, yirmi taneyse o zaman siz beş bin dokuz yüz doksan dokuzunu örtüyorsunuz demektir. Yâni sizin imanınızda, İslâm’ınızda, ekonominizde, siyasetinizde, beyninizde, dünyanızda size yol gösterecek kaç âyetiniz var? Şu peygamber böyle yap-mıştı, öyleyse bu konuda ben de öyle yapıyorum! diyebileceğiniz kaç peygamber uygulamasını biliyorsunuz? Örnek alacak kadar peygamberleri tanıyor musunuz? Yoksa peygamberlerle tanışma zahmetinden kaçtık da bu lânetlik yahudilerin yaptığı gibi dini önderleri, siyasal önderleri, ekono-mik önderleri mi tanımaya koşuyoruz? Gündeme almamız gereken mutlak olarak doğrulukları ve örneklilikleri Allah tarafında tescil edilmiş peygamberler dururken, biz onları bir tarafa bırakıp da kendi kendimize örnek şahsiyetler mi oluşturuyoruz? Acaba gündemimizde peygamberler mi var, yoksa başka şahsiyetler mi? Bizim peygamber-lere ulaşma imkânımız yoktur. Biz onları ancak bize örneklenen şahsiyetlerde tanıyabiliriz diyenler de çıkabilir. Ya da bizim için örnek olarak sadece Allah’ın Resûlü vardır. Ondan başka peygamberlere ihtiyacımız yoktur diyenler de çıkabilir. Ama zaten Rasûlullah’ın örnekli-liğini kabul demek otomatikman diğer peygamberlerin örnekliliğini de kabul demektir. Zira Kuran-ı Kerîmde Resul-i Ekrem’e: Peygamberim! İşte örnek elçilerim! Sen de onlar gibi ol! Sen de onların yoluna tabi ol! Buyurulmuş. Allah’ın Resûlü de onların tümünün hayatını bize örnekleyivermiştir diyoruz. Evet başka çaremiz yoktur. Zillet ve meskenetten kurtulmak istiyorsak Allah’ın kitabıyla ve Peygamberle barışmak zorundayız. Allah’ın kitabına ilgisiz kalmak, Allah’ın Resûlüyle tanışmamak ve böylece Allah’ın istemediği bir hayatı yaşamak, Allah’la savaşmak demektir. Allah’ın dediklerinin aksini yapmak, ya da: Ya Rabbi! Senin gönderdiğin kitap, senin gönderdiğin peygamber bin dört yüz yıl öncesinin hayatını düzenlemiş! Aradan bin dört yüz yıl geçmiş! Devir değişmiş! Zaman değişmiş! Şimdi bizim bilimlerimiz var! Bizim pozitif bilimlerimiz gelişti! Laboratuarlarımız var! Teknik bilimlerimiz var! Bilimsel çalışmalarımız var! Binaenaleyh artık senin modası geçmiş kitabına ve peygamberine ihtiyacımız kalmadı! diyerek onun arzu ettiği hayatın dışında yaşamaya çalışmak Allah’a harp ilan etmek demektir ki; Allah’la savaşa tutuşan bir toplumun zillet ve meskenetten kurtulması da asla mümkün değildir. İşte yahudilere seslenen bu âyetler bize de bunları söylüyor. Sonra da bunun hemen ardından bir ara cümle geliyor. Peygamberlerin geliş sebeplerini anlatan bir cümle. Veya sadece İsrâil oğulları değil mesele, bütün insanlığa gelen Kur’an’ın anlatım mesajını bize söyleyen bir cümle ile karşı karşıyayız. Çünkü bu âyet olmasaydı sanki hep İsrâil oğulları anlatılıyor gibi oluyordu. Ama bakın burada İsrâil oğullarını anlatan âyetlerin arasına konulmuş bir âyet: San-ki sakın ha! Bunları tarihi olaylar olarak anlamayın! Bunlar işte bir za-manlar olmuş, geçmiş, tarihe karışıp gitmiş, tarihi vakalar olarak görmeyin bunları! Bunlar sizi ilgilendiren âyetlerdir! gibi Cenâb-ı Hak bizi bize söylüyor şimdi. Yâni Kur’an’ın muhataplarına bu âyetleri neden anlattığını söylüyor bu âyetler şimdi de.