Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

61. Ayet

61Bakara Suresi

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟

(Hatırlayın!) Hani, “Ey Mûsâ! (Sadece kudret helvası ve bıldırcın eti yiyerek) bir tek yiyeceğe katlanamayacağız. Rabbine dua et de bize yeryüzünün bitirdiklerinden; baklasından, salatalığından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” dediniz. Mûsâ dedi ki: “En hayırlı olanı bu değersiz olanlarla mı değiştiriyorsunuz? Şehre inin, orada istedikleriniz vardır.” (Bu nankörlüklerinden sonra) onlara alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu ve Allah’ın gazabına uğradılar. Bu (ceza), Allah’ın ayetlerine karşı kâfir olmaları ve peygamberlerini haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Bu (ceza), isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

61:"Hani ey Mûsâ! Biz bir tek yemeğe asla katla­na­mayız! Bizim için Rabbine dua et de yerin yetiştirdi­ğin-den; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mer­cime-ğinden, soğanından çıkarsın! Demiştiniz." Evet ey Mûsâ biz böyle bir tek yiyecek üzerine sabredemiyo­ruz! diyordular. Yeter artık! Bizler böyle tek yemeğe dayanamayaca-ğız! Sabrımız kalmadı arkadaş! Bıktık usandık ar­tık!! Köle ruhlu insanlar bakın dün Mısır’da yedikleri yemekleri, ürün­leri, portakalları, limonları arzulamaya başlamışlardı. Evleriyle, barklarıyla, atlarıyla, arabalarıyla, çayları ve kahveleriyle böyle bir ha­yat yaşamaya alışmış insanlar o hayata karşı, şehir hayatına karşı içlerinde bir hasret yatıyordu. Halbuki bütün ihtiyaçları temin edilme­sine ve peygamber aralarında olmasına rağmen yine de huysuzluk edebiliyorlar adamlar. Öyle ya alışmıştı adamlar o ha­yata, ne yapsın­lar yâni? Alıştığınız şeylerden ayrılmaya dayanabi­liyor musunuz? Öyleyse alışkanlıklarımızı, bağımlılıklarımızı, zevklerimizi as-gariye indirmeden yana olalım. Çünkü yarın onları bulamayacağımız bir zindan hayatı veya bir savaş ortamında bulunduğumuzda çok zorlanırız. Çay, kahve, sigara gibi alışkınlarımızı atmadan, bunlarsız bir hayata alışmadan yana olalım inşallah. Meselâ hiçbirimiz arabanın içinde doğmadık; ama bir anda arabasız kalıverseniz ne yaparsınız? Arabasız, telefonsuz, televiz­yon-suz nasıl yaşanır değil mi? Bunlarsız olmaz değil mi? Her şeyine karış adamın, ama bunlarına dokunma. Şimdi de öyle demiyor mu biz köleler? Görüyoruz işte hiçbir sıkıntıları yok, dertleri yok, ekmek Al­lah’tan, su Allah’tan, ev, bark, bulut, bıldırcın da Al­lah’tan. Üstelik her şey o kadar çok, o kadar bol ve o kadar rahat ki paylaşım için birbirle­riyle çekişme ortamı da yok. Senin olacaktı, benim olacaktı, senin şu kadardı, benim bu kadardı, bunun için kavgaya da gerek yok. Her­kese yetecek kadar gönderiveriyor Allah. Buna rağmen adamlar dünyaya çakılı kalma ıstırabından, dün­yaya meyillerinden ötürü öyle bir huysuzluğun içine giriyorlar. Demek ki hayatı soğan sarımsakla geçmiş, bu tür şeylere alışmış bir toplu­mun böyle bıldırcın eti ve kudret helvasından memnun olması da pek kolay olmuyor işte. Çünkü geçmişte alışkanlıkları var adamların. Dünya kavgasının içine düşüyorlar. Peygamberi­miz şöyle diyordu bir hadis-i şeriflerinde: Bir oğlak ölüsü bulmuştu da Medine pazarının yanında, buyurdu ki; kim benden bunu bir dirheme satın almak ister? Hiç kimseden cevap yok. Peki dedi, kime hediye vereyim? Kim benim bunu kendisine hediye ver­memi ister? Diyorlar ki ya Rasûlallah! Bunun dirisi bile para etmez, değil ki ölüsü! Ölüsünü ne yapalım biz? Bunun üzerine Allah’ın Ra-sûlü buyurdu ki: “İşte Allah katında dünyanın değeri sizin katınız­daki bu oğlak ölüsü kadardır. Eğer Allah katında sine­ğin kanadı kadar dünyanın bir değeri bulunsaydı; o dün­yadan Allah kâfirlere bir yudum su bile vermezdi!” Diyordu. İşte Allah katında dünyanın değeri budur. Kâfirlere de ondan bolca verildiğine göre varın dünyanın değerini, ya da değersizliğini siz anlayın. Ve sizler düşünün ki ey müslümanlar! Şu anda bu oğlağın parçalanmasının, paylaşımının kavgasını veriyorsunuz! Yok ben bu­dunu alacaktım! Yok sen bağırsağını kapmıştın! işinin savaşını veriyor­sunuz. Bir bakın insanların kavgalarına: Aman atım! Aman arabam! Aman işim! Eşim! Eşyam! Dükka­nım! Tezgahım! Geçimim! Seçimim hep onun kavgası.. Ama dünyada yoluna devam ederken yorulup kendisine din-len­mek için bir ağaç gölgesi arayan, orada birkaç saat serinle­dik­ten sonra tekrar yoluna revan olan adamın durumuna bir gel­sek, o zaman işler kolaylaşıverecek, ama ne yazık ki bizler bunu anlayama­dık. Ne yapar adam orada? En fazla şöyle oturacağı yerde sert taşlar falan varsa onları eliyle düzeltir ve hemen oturu­verir değil mi? Han hamam filan yaptırmaz değil mi adam? Ya zaten ne kadar kalacak da orada? Birkaç saat dinlenip sonra yo­luna devam edecek. Dinlenmek üzere uğradığımız dünyada daha fazla kalacağız sanki. Sanki dün­yaya kazık çakacağız. Şu koşturmalarımız, şu hedeflerimiz, şu hiç öl-meyecekmiş gibi yaptığımız plan ve programlarımız bunun en güzel göstergesidir. Özellikle geçim derdi üzerinde duruyoruz. Ya geçinemez­sek? Ya anlaşamazsam? Ya karakterim uyuşmazsa? Hani bizde öyle bir hastalık aşılanır ya. Ne olacak? Niye geçinilmeyecek? Bak hiç tanı­madığımız biri ile üç gün, beş gün, bir ay, bir yıl geçinebili­yoruz. Eh hocam dert orada ya! Onlarla geçinebiliyoruz. Üç gün­lük, beş günlük, bir aylık, bir yıllık, geçici olarak geçiniyoruz. Ama berikiyle? Eh onunla da geçici değil miyiz be kardeşim? Kaç yıl kalacağız da beraber? Sonsuza dek beraber olacak değiliz ya! Onunla da geçici değil de ebedîyen olsa tamam anladık. Ama onunla da geçiciyiz. Ölüme kadar nihâyet. Kaldı ki ölüm insanın başına gelecek şeylerin en yakınıdır. Göz açıp yummadan daha yakındır ölüm bize. İşte bu âyet, bize bu tür bir ahvali sergileyen yahudi karakterini tanıtıyor. Arzla bütünleşme, arza çakılı kalma, arzın içine dalma ve orada ebedîyen yaşama eğiliminde olan insanları anla­tıyor. Böyle olan insanlar için hayat hep ıstıraptır. Bunlar hep bıl­dırcın etiyle bes­lenseler bile hep ıstırap içindedirler. Çünkü onların kafalarının takılı kaldığı hayat programları vardır. Onsuz olmazları vardır. Yaşadıkları hayattan daha güzel, daha müreffeh hayatların da olduğuna inanan, bunun beklentisi içinde olan kimselerin bulundukları ortamdan, içinde yüzdükleri nîmetlerden memnun olmaları asla mümkün değildir. Hep bir yukarıya çıkabilmek için bir ömür çırpınır dururlar zavallılar. Çünkü onsuz olmazları vardır adamların. Bunsuz yapamayız ları vardır. Meselâ telefondur, telgraftır, televizyondur, sinemadır, ara­badır, romandır, plajdır, parktır, ga­rajdır, gezmedir, seyahattir. Meselâ bazen Konya’ya gezmeye gelen kimi insanlar neredeyse sıkıntıdan patlıyorlar. Neden? E ya adamın şöyle gezip dolaşacak bir yer bile yoktur Konya’da. Şöyle rahat koltuğuna yaslanıp üç beş kadeh atabi­leceği bir yer yok. Adam öyle alışmıştır. Ne yapsın şimdi bu adam? Deniz yok, su yok, ga­zino yok, pavyon yok, hiç bir şey yok ya! Ne yapsın adam ya!? Çıldırsın mı? Delirsin mi yâni? Evet bakın Mısırda böyle bir hayata alışmış, böyle kokuşkan bir hayatın mahkûmu olmuş İsrail oğulları da kendilerine bedavadan sunulmuş bütün bu nîmetlerin arkasından dediler ki: Mûsa!! Böyle adamların tabirleri de farklı, hitapları da deği­şik, ukala adamlar. Hey Mûsâ! Baksana! Bir tek yiyecek "Taam-ı vahid" olmaz böyle şey! Biz buna nasıl dayanalım? Artık biz buna dayana­mayacağız! Sıfırı tükettik, dayanma gücümüz kalmadı! Türkçe’ye böyle nakil ediyoruz mecburen. "len" Ebedîyen, hiç mümkün değil ar­tık, biz buna dayanamayacağız diyorlar. Peki ne olacak? "Bizim için Rabbine şöyle bir dua ediver." Bizim için Rabbine bir yalvarıver. Rabbine bir yalvarıver. Bizim adımıza Rabbine bir dilekçe gönderiver. Ukalaların ukalalı­ğına bakın: Rabbine bir dua ediversen! Rabbimize değil, Rabbine. Sanki O Rab Mûsâ’nın Rabbi, onların değil ki! Alçaklar şöyle demiyorlar: Ey Mûsâ haydi Rabbimize bir dua edelim demiyorlar. Bir de birlikte dua edelim değil, sen dua et! Tam ukala adamlar. Yâni ağızları kurumuş adamla­rın, kendileri duaya yanaşmıyorlar da duayı Mûsâ aleyhisselâmdan bekliyorlar. Haydi ey Mûsâ Rabbine bizim için bir dua ediver. Bizde de çok değil mi böyle yahudi karakterliler. Kendileri dua etmiyorlar adamlar da hep başkalarından bekliyorlar. Duamızı birileri yapıversin, hatimlerimizi birileri okuyuversin, ölülerimizi birileri defnediversin, ço­cuklarımızı birileri okutuversin biz de işimize gücümüze bakalım di­yenler bizde de pek çok. Evet işte böyle diyorlar Allah’ın elçisine. Çünkü öyle garip bir ortam ki puta taptılar, buzağıya taptılar, eskiyi hatırladılar, eskiye dön-mek istediler, işte böyle hep ukalalıkları devam etti. Görmeden inanmayız dediler, şehre girmeyiz dediler filan ve o ortamda bir de karşımıza çıkan bu var. Böyle dediler. Ne ola­cak Rab-bine dua edip te? "Rabbin bizim için yeryüzünün bitirdiği sebzesin­den, hıyarından, sarımsağından, mercimeğin­den soğanın­dan burada da bitirsin! Dediniz" Dua ediver bizim için Rabbine de işte soğan, sarımsak, marul, elma, portakal, fındık, fıstık bitirsin burada. Bu çölde bizim bunlara da ihtiyacımız vardır dediler. Bunları istedi­ler. Huysuzdu adamlar, uka­laydı; ama Allah’ın Peygamberi bıkıp usanmadı da yine bunu sabırla anlattı onlara. İnşallah biz de böyle ne yaptıklarının, ne istediklerinin farkında olmayan muhataplarımıza karşı Mûsâ gibi sabırlı olalım. Bi­zim peygamberimiz de imreniyor çünkü onun sabrına, inşallah biz de öyle olalım, öyle olmaya çalışalım. İnsanlar anlamadılar, densizlik et­tiler, ukala davrandılar diye he­men kırıp dökmeyelim onları. Sabırla bir daha anlatalım, bir daha uyaralım. Anlamadınız galiba kalın kafa­lılar de-meyelim. Ben anlatamadım galiba. Bir daha düzgünce anlata­yım diyelim. Sabırla, şefkatle, merhametle onları Allah’ın dinine abone yap-maya, cennete üye yapmaya çalışalım inşallah, Allah yardımcımız olsun. Onların bu tavırları karşısında Hz. Mûsâ o kadar şaşırdı ki, yâni tam böyle merhametli bir insanın edasıyla, onlara acıyan bir tavırla bakın onlara şöyle diyor: Değilse bu isyanları karşısında: Ya Rabbi bu adam olmadıkları kahret! diyecekti ve bite­cekti on­ların işleri. Çünkü kesinlikle mümkün değildi bu! İstenme­meliydi böyle bir şey! Yâni böyle Rabbimizin bedavadan kendilerini böyle bir çöl ortamında olmadık nîmetlere boğmasına karşılık yapılacak şey değildi bu yaptıkları. Akla hayale gelmeyecek derecede cömertlik sa­hibi, kerem sahibi bir Allah’ın elçisine karşı böyle bir tavır mümkün değildi. Olacak şey değildi. Ama yaptılar işte. Bakın dedi ki Hz. Mûsâ: "Daha hayırlı bir şeyle, daha edna, daha dun bir şeyi mi değiştirmek istiyorsunuz?" Yâni şu istediğiniz şeylere bir bakın! Bıldırcın eti, kudret hel­vası, bulut ve de gölge olmayacak! Allah’tan bedava gelen bu nîmet­ler olmayacak, siz kendiniz sarımsak ekeceksiniz, soğan di­keceksiniz ve onların ürününden yemeye, kokmaya, tütmeye ça­lışacaksınız öyle mi? diyordu. Allah’tan gelen bu hayırlı nîmetleri onlardan daha ednâ, daha değersiz şeylerle değiştirmek istiyorsunuz öyle mi? Hiç aklınız yok mu sizin? Hiç düşünmez misiniz? Arkadaşlar, burada bu hayırlı hayırsız ifadeleriyle alâkalı belki aklı­nıza bir şey takılmış olabilir. Allah’ın nîmetlerinin hepsi hayırlıdır. Ama burada özellikle bu çöldekilerle ilgili daha hayırlı ifadesinin kulla­nılmasını şöyle anlamaya çalışıyoruz. Bu nîmetlerin hayırlı oluşu her­halde insan emeği olmadan direk Allah’ın lütfu olduğu için bir. Bir de insan çölde bunlara ulaşmak için say etse de ulaşma imkânı olmayan nîmetlerdir bunlar iki. Yâni kıyamete kadar hiç kimsenin böyle bir çöl ortamında ulaşamayacağı nîmetler olduğu için daha hayırlı ifadesi kullanılmıştır diyoruz. Değilse Allah’ın kullarına sunduğu tüm helâl nîmetler hayırlıdır, bunda şüphemiz yoktur. Ecdat; Allah razı olsun onlardan, bize çok güzel bir mîras bırak­mışlar. Hemen burada acaba mı ki diye bir parantez bırakmış­lar. Demişler ki: Yâni insan fıtratına uygun gelmeyebilir tek tip ye­mek. Hani bıkabilirler, usanabilirlerdi elbette demeye çalışmışlar. Yâni bi­lemiyorum ama şöyle olayın biraz dışında olsak. İsrâil oğulları var, Fi­ravun hanedanının, Firavun sisteminin o eski zulmünden kurtulmuşlar Allah’ın yardımıyla. Akla gelen, gelmeyen her şeyi yaptılar onlara. Kızlarının namuslarına dokunmaktan, kadınlarının Rahimlerini yokla­maktan tutun da, erkeklerini boğazla­maya kadar her şeyi yapmışlardı onlara. Yâni onlar firavunî bir toplumun köleleriydi. Firavunî bir eği­timden geçmişlerdi. Firavunî bir sistemin ürünleriydiler onlar. Her şeyi reva gördüler onlara. Sonunda bunlardan, tüm bu pisliklerden ve zu­lümlerden Allah’ın izniyle kurtuldular. Göz göre göre Allah’ın mûcize­leri de geldi onlara. Kan geldi, ama bunlara değil; kurbağa yağdı, bunlara değil; tufan oldu, bunlara değil; denizde boğulma geldi, bunlar kurtuldu. Mûci­zelerle Allah onları kurtardı. Gözlerinin önünce cereyan etti bütün bu Allah mucizeleri. Deniz yarıldı, bunlar kaşıya geçtiler; ama yine de ukalalıkla­rına devam ettiler. Sonra Allah bunların tüm ihtiyaçlarını en güzel bi­çimde karşılamak üzere yiyecek ve içecek indirdi. Her türlü ihti­yaçla­rını temin buyurdu Allah. Sonra da dediler ki: Ya biz bıkarız bu işten. Biz buna dayanamayız. Dua et Rabbine de bize şöyle şöyle yapsın. Yâni bu teklif fıtratı bozulmamış normal bir insanın teklifi de­ğildi. Hani evet bal yiyen baldan usanır. Tamam bu fıtrattır da, ama ekmek yiyen ekmekten asla usanmaz. Zira ekmek usa­nılacak bir yi­yecek değildir. İnsan fıtratına en uygun ve bıkılmaya­cak bir yiyecektir ekmek. Bundan dolayı zayıflamak isteyenler sa­dece ekmeğe döner­ler. Sadece ekmek yerler. Aslolan ekmektir çünkü, ötekiler olmasa da onsuz olmaz denmiştir. Burada da bu adamların dertleri tek yemeğe sabırsızlık değil. Mesele bu değildi. Mesele Allah onların burada kalmalarını murad ediyor ve böyle bir yiyecek yemelerini istiyorsa ve de bu sabırsızlıklarından ötürü cezayı da hak ettikleri söyleniyorsa, o zaman anlıyoruz ki bu yemekten bıkılmaz arkadaş. Allah bıkılmaz diyorsa bıkılmaz! Bu­nun başka bir izah tarzı da yoktur yâni. Bu işin doğrusu budur. Evirip çevi­rip onların bu konuda haklılıklarına deliller bulmaya çalışmanın anlamı yoktur bana göre. Bal gibi huysuz adamlar. Çünkü bakın Rabbimiz Bakara sûresinde bu işin esasını bize anlatırken şöyle buyuruyordu: "Allah hiç kimseye güç yetiremeyeceği yükü yük­le­mez." (Bakara: 285) Allah onların altından kalkamayacakları bir şeyi de onlar­dan is­temez. Ama yine de onların bu cevabına da hak verelim ve diyelim ki; bu ceza onların tek yemeğe dayanamamalarından değil de bu du­rumlarını, yâni bıkkınlıklarını çok çirkin ve ukalaca dile getirmelerin­dendi. Yâni hiç olmazsa böyle diyerek ecdadımızın bu konudaki gay­retkeşliklerini hepten boşa çıkararak ukalalık etmemeyi uygun bul­dum. Yâni gerçekten bu adamları masum görmek, suçsuz göstermek mümkün değil. Bakın şu adamların hitap tarzlarına: Hey! Hadi be Mûsâ! Rabbine bir dua ediver! Şu ukalalığa bir bskın. Şu edepsizliğe bir bakın. Kime diyorlardı bunu? Gözlerinin önünde kendilerine bu kadar mucize göstermiş, denizin yarılıp sağ salim karşı geçmelerini sağlamış, kendilerini o rezil ha­yattan kurtarmış bir peygambere bu hitap yakışır mı bir müslümana? Ama haydi biz yine en iyimser bir mantıkla diyelim ki onların cezalan­dırılmaları tek yemeğe dayanamadıklarından değil de işte böyle de­melerin­dendi. Bu hitap tarzlarının bozukluğundandı. O Rab sanki on­ların Rabbi değil. Ağızları kurumuş sanki kendileri dua edemiyorlardı. Sanki serapa ukalalık sergiliyordu adamlar. Bu hastalık onların dünkü Mısır’dan getirdikleri bir hasta­lıktı. Fi­ravun oğulları da aynı dua modelini kullanıyordu dün. Al­lah’a is­yanları sonucu Mısır’a kan geldi, kan gönderdi Allah. Sanki suya el attılar kan, ekmeğe el attılar kan, neye el attılarsa kan oldu her şey. Pişman olarak geldiler Hz. Mûsâ’ya ve dediler ki: Ey Mûsâ bunlar bize isyanlarımızdan dolayı geldi, Rabbine bir dua ediver de bu belâyı üze­rimizden kaldırsın! Sonra Mûsâ aleyhisselâm dua etti de Allah kaldırdı onu onlardan. Sonra yine azdılar, çekirge geldi, ey Mûsâ dua ediver! Kur­bağa geldi, bit geldi, her gelişte ne geldiyse: Ey Mûsâ Rabbine dua ediver dediler. İşte efendileri olan Firavun oğullarının bu hitap tarzını bu defa müslümanların kullanması hiç de hoş değildi. Berikiler kâfir­diler, diyebilirdiler böyle sözleri. Bakın A’râf sûresinde Firavun oğulla­rının şöyle dedikleri anlatılır: "Dediler ki; ey Mûsâ! Seninle Rabbinin arasın­daki anlaşma hatırına hadi sen Rabbine bir dua ediver de Rab-bin bunları kaldırsın üzerimizden. Biz de sana iman edelim ve İsrâil oğullarını sana verelim" (A’râf: 134) Demişlerdi. Sen bunu yap, biz de istediğini yapalım. Yâni seninle bera­ber İsrâil oğullarını gönderelim; Mısır’dan gitmenize izin verelim demiş­lerdi. İşte bunlarda da böyle bir çelişki vardı sanki. Bize so­ğan sarım­sak filan. Yâni bunun altında yatan şehir özlemi, Mısır’ın özlemi var adamların içinde de bunu böylece ifade etmeye çalışı­yorlardı. Ama mesele sadece şehir de değil. Yâni herhangi bir şehir de değil me­sele. Çünkü bakıyoruz aynı bu topluma, şu şehre girin de denmiş. Ama buna da cesaret edememişler ve: "Sen ve Rabbin, ikiniz gidip savaşın! Biz burada otu­racağız!" (Mâide: 37) Demişlerdi. Üstelik orada, çölde sürekli kalmak için de gelmemiştiler onlar. Allahu âlem kısa bir dönem onlara hürriyetin mânâsını tattırmak, öz­gürlüğün bilincine erdirmek için çöle çekmişti Allah onları. Çünkü böyle yıllar yılı Firavun oğullarının zulmü ve işkencesi altında köleleş­tiril-miş, her şeylerini kaybetmiş, kimliklerini bile yitirmiş bir toplum an­cak böyle bir ortamda özgürlüğün ne demek olduğunu anlayabilirlerdi. Çöl hayatı kölelerin hürriyeti anlayabilecekleri en güzel ortamdır. Orada ihtiyaçlar sınırlı olduğu için, öyle şehir hayatında, yerleşik ha­yatta olduğu gibi kimsenin kimseye hükmetmesi, kimsenin kimseye ege-menlik iddia etmesi mümkün değildir. İşte gördük, ekmek Al­lah’tan, su Allah’tan. Bulut Allah’tan, bıldırcın Allah’tan. Kimsenin kim­seye bir eyvallah’ı yoktur yâni. Şehirde öyle mi? Hayır, işte görüyoruz kimi kimine hükmediyor, kimi kiminin işinde çalışıyor, kimi kiminin ka­pısında köledir. Böyle karmaşa bir hayat vardır şehirsel hayatta. Evet Rabbimiz Mısırdan kurtardıktan sonra onları özgürlüğü daha güzel anlayabilecekleri bir çöl hayatına çekiverdi. Yâni Yakup aleyhisselâm döneminde oğlu Yusuf’un Mısır’a sultan olması sebe­biy-le Filis­tin’den Mısır’a giden İsrâil oğulları, Yakup oğulları, müslüman-lar şimdi de Mısır’dan geldikleri ülkeye, yâni Filistin’e doğru gidiyor-lardı. Yusuf aleyhisselâm döneminde Mısır’a egemen olmuşlar, uzun bir süre Mısır’ın egemenliğini ellerinde tutmuşlar, Mısır’a en güzel günleri yaşatmışlar, ama daha sonra Firavun oğullarının Mısır’da egemenliği ellerine geçirmeleriyle birlikte yine uzun bir süre orada köle hayatı yaşadıktan sonra şimdi de Yakup’un torunlarından Hz Mûsâ eşliğinde Yakup’un diyarına gidiyorlar. Lâkin bu gidişte ve kalışta Allah’ın dediklerine rıza isteni­yordu onlardan. Madem böyle mi yiyecek gönderildi, buna razı olun! deni­yordu. Teslimiyet isteniyordu. Bunlar bir tür şehir hayatı istiyorlardı, ama Mısır’daki gibi bir şehir hayatı istiyorlardı. Çünkü onu biliyorlardı ancak. İşte buzağı yapmaları da ondandı ya. Firavun oğulları ineğe ta­parlarsa biz de ancak onun küçüğüne tapabiliriz diye kü­çüklüğün ifadesi olarak buzağıya tapınmışlardı. Bugün de öyle efendilerinin yaptığına cesaret edemeyen binlerce uşak görüyo­ruz. O büyük yapar, biz onu beceremeyiz diyor ve küçüğünü yapı­yor bizimkiler. Amerika büyüğünü yapar, biz ancak bu kadar yapabiliriz di­yorlar. Efendilerini yüz yıl geriden takip etmeyi bile şeref sayıyorlar köleler. Evet bunların içinde Mısır’ın özlemi vardı ve bu cinsliklerinin altında yatan da işte buydu. Arkadaşlar yeri gelmişken inşallah burada bir tespitte buluna-lım. Sözü epey uzattık ama, önemli gördüğüm için bunu da söyleyip bu akşamki dersimizi burada kapatalım inşallah. Kur’an’ın tabiriyle iki tür hayat vardır. Ya da iki hayat mo­deli vardır: 1- Birincisi göçebe hayat. Yâni savaş hayatı veya akıcı ha­yat, durağan olmayan hayat. 2- Bir de şehir hayatı, yerleşik hayat vardır. Yâni ya­hudi’nin ha­yat tarzı. A’râf 176. anlatıldığı gibi ¬ tü­ründe arza çakılı, durağan, yerleşik, ya da şehirsel hayat vardır. İs­râil oğullarının önce Mısırda yaşadıkları hayat işte bu yerleşik ha­yattı. Çöle gidip de neredeyse Hz. Mûsâ’nın burnundan getirmeye çalıştıkları ikinci hayat da göçebe hayattı. Yerleşik hayat yahudi toplumunun sürekli özledikleri, can at­tık­ları, orada kişilerin ebedî kalacaklarmış gibi plan program yap­tıkları, ev bark kurdukları hayattır. Hiç ölmeyeceklermiş gibi plan program yaptıkları hayattır. Ama göçebe hayat savaş toplumlarının hayatıdır. Yâni ha­re­ketli hayat. Durağan olmayan, kokuşmaya müsait olmayan ha­yattır. Tabi bu iki hayat insanının yapılanması birbirinden çok farklıdır. Sa­vaş insanının evi, savaş insanının eşyası, şehir insanının evinden ve eşyasından çok farklıdır. Onun tüm eşyası bir merkebin, bir atın sırtı­nın alacağı kadardır. Savaş insanı yâni yarın öle­ceğine inanan ve ölümü hep yakınında hisseden insan bu evlerle bu eşyalarla uğraş­maz, uğraşamaz. Çünkü onun ne böyle bir evde oturacak, ne de böyle eşyaları kullanacak vakti yoktur. Onun tüm eşyası bir atın sırtı­nın alabileceği kadardır. Çünkü yarın ya düşman gelecek bu ev ve eşyalar ona kalacak, ya da kendisi bir yerlere gidecek onlarla ilgile­neme-yecektir. Onun içindir ki savaş toplumunun insanı, göçebe top­lumun insanı şu bizim tür evlerle, eşyalarla ilgilenmez. Çünkü savaşı kaybedince düşmana kalacak bu evler ve eşyalar, ya da kendisi sa­vaş için başka coğrafyalara gidince boş kalacak bu evler ve eşyalar onun için çok anlamsızdır. Çünkü onun hayatı böyle durağan ve kokuşkan bir hayat değildir. Onun hayatı hareketli, akıcı, diri ve canlı bir hayattır. Bunu Muhammed Esed şöyle özelleştiriyordu: Su akarsa ta­zeli­ğini korur, durgunsa kokuşmaya mahkûmdur diyordu. İslâm da hayat programı olarak akıcılıktan yanadır. Durağan ve kokuşmaya müsait bir hayatı istemez İslâm. Meral Marufun “Hicret Günleri” isimli kitabını okudunuz mu bil­mem? Orada şöyle bir hadîse anlatılır: Düşman geliyor haberini alınca hemen alelacele kasabayı terk etmek üzere eşyamızı bir mer­kebin üzerine sardık diyor. Meral Maruf’un böyle çok kıymetli, nâdide, baba yâdigarı bir fincan takımı varmış, onu çok merak eder. Bunları illa da ölürüm de yanımda götüreceğim der. Anası der ki; kızım yapma, etme, götüremezsin. Dağ taş, dere tepe gi­deceğiz, ağırlık ya­par, taşıyamazsın! dedilerse de dinlemez Meral ve onları alır yanına. Yola çıkarlar, gittikçe ağırlaşır, gittikçe zorlaşır ve nihâyet kaza süsü vererek birini atar. Eyvah düştü! Kaza oldu! Kırıldı filan der. Olsun kı­zım bir şey olmaz filan derler, zaten bekliyorlardı onu. Az sonra birini daha, birini daha derken hepsini atıverir ve o yük­ten kurtuluverir. İşte savaş insanının hayatı, işte diğer tarafta da yahudi anlayışın­daki şehir insanının yerleşik hayatı. İşte savaş insanın evi ve eş­yası ve işte yerleşik hayat insanının evi ve eşyaları. Evet, kendisinden yerleşik hayat isteyen İsrail oğullarına karşı Bakın diyor ki Hz. Mûsâ: "Öyleyse haydi inin Mısır’a! Orada istediğiniz her şey var." Haydi inin Mısır’a! Dönün gerinize! Alıştığınız, tutkunu oldu-ğunuz o alçak hayata dönün! Orada istediğiniz her şey var! Telefon, telgraf, radyo, televizyon, elma, armut, limon, portakal, koltuk, kanepe hepsi var. Ama orada Allah’tan başkalarına kulluk da var. Firavunlara kulluk da var. Çocuklarınızın öldürülmesi de var. Kızlarınızın haya­sız-laştırılması da var. Siz bilirsiniz, sonucuna kendiniz katlanmak kaydıyla hadi dönün Allah’ın sizi kurtardığı o pis ha­yata. Nefislerinin arzuları yüzünden kendilerini satmaya karar ver­miş­lerdi bunlar. İşte kıyamete kadar özgürlüğü bir tarafa bırakıp so­ğan sa­rımsak derdine düşen tüm toplumlara uygulanacak bir yasadır bu. Öyleyse hadi inin bir şehre. Ama "İhbitu" Adem’le Havva’ya ve bir de İblis’e cennette kalabilme ortamından dünyaya, ednaya, aşağı­lık bir ortama iniş olarak tabir edilmişti ya, aynı tabiri, bakın burada da görüyoruz. Hadi bu ulvi yaşayıştan, bu yüce yaşayıştan inin bir şehir hayatına! Kendi kendinize kazandığınız, kendi kendi­nize çalıştığınız, kendi kendinize ekip diktiğiniz, ya da yorulduğunuz, usandığınız, kö­leleştiğiniz, köleleştirdiğiniz, ezdiğiniz, ezildiğiniz sadece fesada im­kân vere­cek bir şehir hayatına hadi denecek. Madem siz oradan alındınızsa, o pislik içerisinden çıkarılıp kurta­rıldınızsa artık dönmek istememeliydiniz bir daha oraya. Artık böyle pis bir hayatı özlememeliydiniz. Derdiniz ne sizin? Neyi ha­tırlı­yorsunuz siz? Neyi özlüyorsunuz? Ne demek istiyorsunuz? Eski ha­yatınıza geri dönmek mi istiyorsunuz? Ya da yerleşik bir hayat mı isti­yorsunuz? Durağan, kokuşkan bir yerleşik hayat özlemi mi duyuyor­sunuz? Bu isteğinizin size nelere mal olacağını bilmiyor musunuz? Dünkü rezilliğinizi ne çabuk unuttunuz? Orada sizin istedikleriniz hep var. İstediğiniz, nefislerinizin arzu ettiği, tutkunu olduğu her şey var orada. Ama benim görevim o de­ğil! diyor sanki Hz. Mûsâ Aleyhisselâm. Yâni ben sizleri şehir haya­tına ulaştırmak için ortaya çıkmış değilim! Benim planım, benim prog­ra­mım, benim tüzüğüm, benim yasam size müreffeh bir hayat sağ­la­mak değildir. Sizi kalkındırmak için de gelmedim ben! Benim ge­liş amacım, varlık sebebim bunlar değildir. Ben size Allah’ın sizden iste­diği kulluğu göstermek, sizi dünyada hidâyete, dünyada mutlu ve dengeli bir hayata, âhirette de cennete ulaştırmaya geldim. Benim varlık sebebim işte budur. Çünkü bakıyoruz bugün müslümanlara vaadedilen şeylere, hep bunlardan söz ediyorlar. Kimileri müreffeh bir hayat vaadedi­yor müslümanlara, kimileri aman eğer biz başa geçersek, camiler, fabri­kalar, plajlar, parklar televizyon yayınları, her evin önüne ara­balar diye böyle bir şehir hayatı öneriyorlar. Oysa inanan ve inan­cını yaşa­yanlara cennet hayatı vardır. Gidin! İnin bir şehre! Alçalın! Alçak herifler! Sizin için orada iste­diklerinizin hepsi var. Soğan var, sarımsak da var, pırasa da var. Ama onun dışında işte şehir hayatında olanlar da var. Yâni iyi öyleyse hadi ekin dikin denmiyor. Siz bilirsiniz ama orada parkınız, pavyonu­nuz da var, köleliğiniz, esaretiniz de var, ezikliğiniz, hor­luğunuz, ha­kirliğiniz de var deniliyor... "Böylece onların üzerine bir zillet ve meskenet dam­gası vuruldu. Ve Allah’ın gazabına uğradılar." Bunun üzerine onlara Allah’tan bir azap ve gazap geldi; bir de onların üzerine zillet ve meskenet damgası vuruldu. Veya duribet, böyle duvarın üzerine çamurun yapışıp oradan bir daha ayrılmaması gibi zillet onlara yapıştırılmıştır. Zilletle özdeş oldular onlar. Zillet ve meskenet onların alınyazısı, vazgeçilmez özellikleri olmuş. Zillet eşittir yahudiler, o hale geldiler yâni. Peki ne demektir bu zillet ve meskenet? Yahudi’yle özdeş olan ve yahudi’nin ayrıl­maz vasfı olan bu zillet ve meskeneti nasıl anlayacağız? Ne anlayacağız bundan? Zillet; eziklik demektir, kahır demektir, kişinin kendi kendine gü­ven duygusunu yitirmesi demektir. Veya zillet; İnsanın alçaklı­ğını veya aşağılık olduğunu kendisine sindirmesi demektir. Bunu kabul­lenmesi demektir. Ben ki aşağılık, ben ki âdi, ben ki alçak, ben ki süflî biriyim! İnancını, düşüncesini kişinin kendi kendine ka­bul ettirmesi demektir zillet. İşte yahudilere böyle bir zillet damgası vurulmuştur ve kıya­mete kadar da sürecektir bu damga. Siyaktan anlıyoruz bunu. Şu anda veya bundan önce bu damganın onlar üzerinden kaldı­rıldığına dair bir delil yoktur. Kaldırılmamıştır. Kıyamete kadar bunu üzerlerinde taşıyacaklardır. İşte bu âyetten sonra da onlar, ba­kıyoruz hep zelil yaşamışlardır. Ama İslâm’ın zillet anlayışına göre düşünüyoruz tabii. Bu­rası çok iyi bilinmelidir ve gözden kaçırılmamalıdır. Bakıyoruz İs­lâm’ın zil­let anlayışına göre yahudiler her zaman zelildirler. Me­selâ anlatılır 67 yahudi Arap savaşında, yahudi’nin biri siperden kafayı çıkarıp bağırı­yormuş: Abd’üs Selâm! Bir kafa çıkıyor Arap istihkamlarından onu vu­ruyor yahudi. Sonra Abdurrahmân! Bir kafa daha çıkıyor, onu da vu­ruyor. Hasan! Bir kafa daha, onu da vuruyor. Müslümanlar, ulan ne yapıyoruz biz hep avlanıyoruz be! diyorlar, nihâyet müslümanlardan birinin kafası çalışmış ve hazır olun! demiş, mermiler hazır olsun bu­nun yolunu buldum. Hepimiz birden ateş edeceğiz, bakın kaç tanesi­nin işini bitireceğiz. Çıkar­mış cebinden bir demir para ve bu para ki­min başına düşerse onundur! diye bağırarak parayı yahudi istihkamla­rının üzerine atmış, parayı görünce hepsi birden üşüşünce hepsinin işini bitir­mişler. Zillet budur işte. Yâni izzet ve şeref İslâm ise, onlar her zaman zelildirler, ze­lil olacaklardır. Hem öyle bir zillet ki; âlemlerin Rabbi olan Allah’ı sadece kendilerine münhasır bir Allah yapmışlar, millî bir ilâh yapmışlar, bun­dan sonra bunun cezası ve sonucu olarak da sadece kendi toplumla­rıyla münhasır bir dünya yaşamak zorunda bırakılmışlar. Onlar her­kesten üstün bir sevdaya kapılmışlar, ama bu aslında onların kendi kendilerini yemesi anlamına gelmektedir. Neden? Çünkü Yahova on­ların tanrısıdır. Onları üstün tutmak için hep vardır. Bunu pratize et­mek için de hep zillet içine düşmüşler­dir. Birbirlerini birbirleri ezmiş, milleti ezmek için hep planlar kur­muşlar, dünyaya yönelik bir plan kurmuşlar, sonunda ölüp gider­ken hep rezil, hep rezil olmuşlardır... Yâni Allah’tan bir gazaba, azaba uğramış bunlar. Dünya açı­sın­dan bir azap, kalpteki bir azap, onu anlatamıyorum; ancak yahudi olan bilir diyorum. Zira Allah’ın dediğine göre, öyle bir azap vardır onlarda. Doğarken azap, ölürken azap, yaşarken azap, azap, azap. Meselâ yahudilerin bir evlenme törenini anlattı bir ar­kadaş, lisans tezi olarak hazırlanmış: Yahudilerden bir adam ölünce onun karısı ile o adamın en büyük kardeşi evlenmek zo­rundaymış. Evlenmek iste­mezse bunu ifade etme cesareti ol­mazmış zaten de, mecbur evlene­cekmiş onunla da, ama her şeye rağmen gemi azıya alır da yine de evlenmem! demişse kıyamet koparmış. Dayak atılırmış, dövülürmüş, üzerine kara sürülürmüş, dışlanırmış, aforoz edilirmiş. Her şeye rağ­men yine de diretirse adam, iş mahkemeye intikal edermiş. Orada o kadın ona ağzına geleni söylermiş. Adam eğer her şeyi sineye çe­kerse an­cak o za­man evlenmeyebiliyor ve bu işten kurtulabiliyormuş. Zillete bakın zillete. Bundan daha büyük, bundan daha korkunç zillet olur mu? Tersi, eğer mecburen evlenmişse tamam ondan bir çocuk do­ğuncaya kadar beklenir, oğul oluncaya kadar bu evlilik sürdü­rülür, ço­cuk doğunca da o ölen adamın adı bu çocuğa verilir ve adamın kaydı silinmezmiş listeden. Zillet değil de nedir bu? Meselâ Katolik kilisesindeki zillet de aslında aynı zillet değil mi? Onlarda da adam bir kere evlendi mi tamam artık bir daha boşa­namıyor. İstesen de istemesen de tamam artık onunla yaşa­yacaksın! Başka çaren yoktur. Yahu ben istemiyorum! Anlaşamı­yorum! Hayır, o zaman başkalarıyla idare et durumu, ama onunla evli görüneceksin. Nerede bulalım bir daha! Bir enayi bulmuşuz, hiç olmazsa bir çocuk filan olursa böylece ana baba belli olsun gibi görünelim diyorlar ve böyle yürütüyorlar işi. Evet onlarınki de zillet, bunlarınki de zillettir. Eğer izzet: "Onlar mü'minleri bırakıp da kâfirleri veli edini­yor­lar. İzzet ve şerefi onların yanında mı arıyorlar? Şüphe yok ki izzetin tümü Allah’tadır." (Nisâ: 139) Âyetine göre izzet tümüyle Allah’ınsa, yine: "İzzet ve şeref Allah’ın, peygamberinin ve mü'min-lerindir. Lâkin münâfıklar bilmezler." (Münâfikûn: 8) Âyetine göre izzet Allah’a, Resûlüne ve mü'minlere ait ise, mü­nâfıklar da bunu bilmiyorsa; onlarda ne izzet vardır, ne şeref vardır, zelil insanlardır ve miskin insanlardır onlar diyeceğiz. Peki meskenet ne demektir? Meskenet; Fakirlik, şiddetli ihti­yaç hali demektir. Galiba yahudi mantığının yaşantısına meske­net di­yeceğiz. Yahudi’ce bir hayat tarzı. Ne o? İşte adam kazana­cak, uğra­şacak, aldatacak, atlatacak, çalacak, çırpacak. Meselâ yahudi mantı­ğına göre karşıdaki adama yapılabilecek en büyük kötülük onun ke­sesindeki, kasasındaki parayı kendi kasasına ak­tarmaktır. Böyle birini tanırım, tam o tıynette biri. Adam, düşmanıma yapacağım en büyük kötülük onun parasını almaktır diyor. Hani anasına küfret, babasına söv istersen, ama dükkanına git herkes­ten fazla hürmet eder sana. Niye? Seni kandıracak ve paranı ala­cak ta ondan. Herhalde meske­net de budur, başka bilmiyorum. İşte görüyoruz adamları bir ömür boyu paranın, dünyanın, malın mülkün kölesi olarak bir hayat sürüp geberip gidiyorlar. Evet, onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu. Bugünkü müslümanların da zillet ve meskenete düşmelerinin sebebini de bu âyetle izah etmek mümkün olacaktır. Zira sosyal yasalar asla değiş-mez. Bu yasalar önceki toplumlar için neyse, sonrakiler için de öyle­dir. Allah’ın toplum yasalarında, sosyal yasalarında bir de­ğişiklik bu­lamazsınız. "Allah’ın sünnetinde değişiklik yoktur." Dikkat ederseniz ısrarla her namazımızda Fâtiha sûresiyle: "Ya Rabbi bizi kendilerine nîmet verdiklerinin yo­luna ilet, gazaba uğrayan ve dalâlette kalanların yoluna değil." Diyoruz. Rasulullah’ın ifadesine göre bu gazaba uğrayan­lar yahudilerdir. Zillet ve meskenet alınlarının vazgeçilmez dam­gası ol-muş yahudiler. Eğer şu anda bizler de zelilsek, Allah’ın ga­zabı eğer şu anda bizim de üzerimize yağıyorsa; o zaman biz de derin de­rin bu âyetler üzerinde düşünüp kendimize çeki düzen vermek zo­rundayız. Bir de bunlar Allah’tan bir gazaba uğradılar. Peki kimdi bun­lar? Yâni Allah’ın kendilerine gazap ettiği bu insanlar kimdi acaba? Bunlar Allah’ın kendilerine her türlü imkânı hazırladığı halde yine de Allah’a değil de başkalarına kulluk yapmaya kalkı­şan ve ulemânın ifadesiyle: Kocasından çok başkalarını sevmeye çalışan fahişe bir kadın karak­teri sergileyen yahudilerdi. Peki nasıl bir imkân? Yâni Allah’ın bunlara hazırladığı imkân, nasıl bir im­kândı? Yâni insanın hayatına yeterli, za­rurî ihtiyaç dediğimiz, fizikî ihtiyaç dediğimiz şeyler konusunda Allah mutlaka insana yeterli ihtiyaç maddelerini temin etmiştir. Yâni doğan her insanın hayatını sürdürme dönemindeki rızkını ona ait kılmıştır Allah. Mutlaka o ayrılan rızık ona gökten inecektir. İşte Allah’ın böylece kendisini düşündüğü, yaşaması için her türlü ihti­yaçlarını temin ettiği halde Rabbine değil de on­dan başkalarına kulluk yapmaya, başkalarını razı etmeye çalışan herkes aynı noktada de­mektir. "Sizin rızkınız ve vaadolunduğunuz göktedir!" (Zâriyât: 22) Diyordu âyet-i kerîme. Yâni sizin rızkınız göktedir, Allah onu size takdir etmiştir ve o kesinlikle sizi bulacaktır deniyordu. Bu iş bu kadar kesinken, yâni bana ayrılmış olan mutlaka beni bula­cakken ben tutup onunla yetinmeyeyim de dünyada sanki farklı kalacakmışım gibi, veya ebedî kalacakmışım gibi, veya illa da şe­hirde kalacakmı­şım, ya da illa da falan makamda ,filan mekânda olacakmışım gibi kendi ihtiyaçlarımı kendim belirleme çabası içine girersem; o zaman ben de aynen bunlar gibi olmuşum demektir Allah korusun. Yâni o zaman ben de tıpkı onlar gibi soğan sarım­sak derdine düşerim, dok­tora, diploma, makam, koltuk derdine düşerim. Yâni yahudi durumuna düşerim Allah korusun. Yâni öy­leyse burada reddedilen, zemmedilen, kötülenen onların bu tavrı oluyor işte.. Çünkü İsrâil oğullarına belirlenen nîmetler (Bıldırcın eti, kud­ret helvası ve gölge) gibi nîmetler bugün aynen benim için de geçerlidir. O gün onların hayatlarını sürdürebilmeleri için zaruri olan şeyler nasıl ki onlara Allah tarafından tahsis edilmişse, bugün benim de hayatımı sürdürebilmem için bana zaruri olan fiziki ihti­yaçlarım, biyolojik ihti­yaçlarım aynen bana da Rabbim tarafından tahsis edilmiştir. İhtiyaçla­rının temin edildiği o ortamda onlara dü­şen neydi? Bu ihtiyaçları be­dava onlara temin ediveren Allah, o konumda onlardan ne istiyordu? Allah’ın ve O’nun Peygamberleri olan Hz. Mûsâ’nın dediklerini dinle­mekti değil mi? Öyleyse tüm bu ihtiyaçlarımın te­min edildiği bu or­tamda bana düşen ne? Yâni benden ne ister Rabbim? Bana düşen de Peygamberim Muhammed’in Aleyhisselâmın de­diklerini aynen dinlemek ve bu konuda azami gayret etmek.. Peygamberim bana diyor ki, helâlinden rızık arama çabasında ol! Yâni yatma ve sa'y et buna! Hepsi bu kadar. Yâni Safa’ya git! Mer-ve’ye gel! İşte o kadar. Sen bunu yaptıktan sonra sana lâzım olan artık bıldırcın eti mi? Kudret helvası mı? Merak etme onu bulacaksın elbette. Ötekilerin peşine takılmam gereksiz olacak böylece. Yâni illa da et arayacağım, süt arayacağım, ot ara­yacağım bu gereksiz oluyor. E, bunları hep kâfirler mi yiyecek? Yo Allah bana onu da ayırmışsa, ondan da ayırmışsa elbette o beni bulacaktır. Dert etmemin anlamı yoktur. Evet: Âyetini şöyle tercüme ediyoruz öyleyse. Ya Rabbi şu başlarında Peygamberin olduğu halde seni dinle­meyen, senin vahyinle ilgilenmeyen, senin kendilerine mahza kullukta örnek olarak gönderdiğin peygamberini takmayan, tanı­mayan, onunla diyalog gereği duymayan, senden gelen hayata razı olmayan, kendi hayat programını kendisi seçme çabasında olan toplum gibi eyleme bizi. Çünkü onlar gazaba uğrayanlardır. Onlar bu halleriyle se­nin ga­zabını hak edenlerdir. Ve Rahmetinden mahrum kalanlardır. Peki nedenmiş o? Niye gazaba uğramışlar bu adamlar? Neden zillet ve meskenet damgası vurulmuş bu adamların alınlarına? Çünkü: "Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini küfrediyorlar (örtü­yorlar)dı." Nedenmiş o? Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini küfrediyorlardı, ör­tüyorlardı, örtbas ediyorlardı, kendilerinin ve toplumlarının gündem­lerinden düşürmeye çalışıyorlardı. Allah’ın âyetlerini açığa çıkarmı­yorlardı. Aman bu insanlar Allah âyetlerini duymasınlar, görmesinler diye ısrarla âyetleri kamufle ediyorlar, gündemi değiştiriyorlar, kendi suni ve yapay gündemlerle insanları meşgul ediyorlardı. Allah’ın iki tür âyeti vardı. Biri metluv âyetler, ötekisi de meş-hûd âyetler. Farklı ifade edersek, birisi kulağa hitap eden işit­sel âyetler dediğimiz şu elimdeki Kur’an’ın âyetleri. Ötekisi de göze hitap eden görsel dediğimiz şu kâinatta Allah’ın serpiştirdiği kendi varlığına alâmet ve nişane kıldığı ay gibi, güneş gibi, gece ve gündüz gibi, bu­lut ve rüzgar gibi, insan, hayvan, ağaçlar, bitki­ler gibi âyetler. İşte bu adamlar bunları küfrediyor, örtüyor, örtbas ediyorlardı, kamufle edi­yorlardı, halkın gözünden, kulağından saklıyorlardı. Yâni gündeme getirmiyor, gündemlerinden kaldırıp onlarsız bir hayat programı yap­maya çalışıyorlardı. Allah için 8 yıllık bir temel eğitimden geçen şu müslümanların çocukları kaç âyet duyuyorlar? Hayatlarını düzenleye­cek kadar kaç âyet öğretiliyor bu çocuklara? Bu yaptıkları Allah’ın âyetlerini örtme, kamufle etme değil de nedir? Veya sizler şu ana ka­dar evdeki bu çocuklarınıza kaç âyet öğrettiniz? Kaç âyet açtınız, açımladınız onlara? Yoksa sizler de âyetleri örtenlerden misiniz? Ama unutmayın ki gerek evlerinde, gerek okullarında Allah’ın âyetlerini ör­ten onun yerine başka şeyleri açanlar zilletten, meskenetten, horluk­tan, hakirlikten asla kurtulamayacaklardır. Evet onlar âyetleri örtüyorlar, örtbas ediyorlardı. Başka? Başka ne yapıyorlarmış bu adamlar? "Ve de Peygamberleri haksız yere öldürüyor­lardı." Peygamberleri haksız yere öldürmek. Peki acaba haklı yere Peygamber öldürülür mü ki, Rabbimiz burada haksız yere Peygam­berleri öldürüyorlardı buyurmuş? Anlayabildiğim kadarıyla bunu şöy­lece özetleyelim inşallah: 1- Bazen bâtıl işleyen, bâtıl iş yapan birisi, onu hak zan­nıyla ya­pabilir. Onun yapılması gereken bir hak olduğunu zannet­tiği için veya o konuda bilgisiz olduğu için doğru zannıyla, hak zannıyla o işi yapabilir. Ama bu iş, bu Peygamber öldürme işi on­ların kendi inançla­rına ve zanlarına göre de hak olmayan, haklı olmayan bir işti. Bunu biliyorlardı, bunun çirkinliğini biliyorlar, yap­mamaları gerektiğini bili­yorlar; ama yine de yapıyorlardı bu işi. Bir böyle anlıyoruz. Bir de Mü’-minûn 117 de anlatıldığı gibi: "Kim ki Allah’la beraber başka birine bu konuda hiç­bir delili olmadığı halde dua eder, ibâdette bulu­nursa." (Mü’minûn 117) Âyetinde olduğu gibi te'kid içindir bu. Çünkü Allah’tan başka ikinci bir İlâh edinen kimsenin buna herhangi bir delil bul­ması kesin­likle mümkün değildir. Ancak tekid içindir diyoruz. Burada da "Haksız yere" ifadesi te’kid için kullanılmıştır diyoruz. 3- Eğer Cenab-ı Hak burada haksız yere sözünü kullanmayıp da sadece Peygamber öldürdükleri için onları zemmetmiş olsaydı, o zaman: "O peygamberleri gerçekten öldüren Allah değil mi?" diyerek itiraz edebilirlerdi. Yâni öldüren sen değil misin ya Rabbi? diye bir mantık oyununa girebilirlerdi. İşte Cenab-ı Hak burada kendi öldür­mesinin hak olduğunu, bunlarınkinin ise haksız olduğunu vurgulamak istemiştir diyoruz Allahu âlem. 4- Öyleyse hak öldürme, haklı öldürme, öldürmeyi gerekli kılan bir öldürmedir. Bakın Rasulullah Efendimizin şu hadisi bunu anlatır: "Şu üç durumun dışında bir müslümanın kanı helâl de­ğildir. İman ettikten sonra tekrar küfre dönen kişi, muhsan iken (evli iken) zina eden kişi ve haksız yere adam öldüren kişi." İşte bunların dışında müslümanı öldürmek haramdır. Ya da bu kimselerin öldürülmesi haklı bir öldürmedir. Yâni bu adamlar kendi mantıklarına göre de haksız olduklarını biliyorlarmış da onu anlatıyor âyet-i kerîme. Yâni Peygamberlerin onlara göre de suçu yok, ama bu-na rağmen haksız olduklarını bile bile peygamber öldürüyorlar. Hem öyle öldürüyorlar ki; sabah öldürüyorlar akşam hiç bir şey yok­muş gibi ellerini kollarını sallaya sallaya hayatlarına devam ediyorlar. E, şimdi de aynen öyle değil mi? Şimdi de öldürmüyorlar mı insanlar peygamberi? Tamam fizikî anlamda bizzat peygamber öl­dürme yoktur bugün ama fikrî anlamda öldürmeler bugün de aynen devam etmek­tedir. Bu-gün de insanlar peygamber öldürüyorlar. Bugün de insanlar, insan öldürüyorlar. Meselâ kürtaj yoluyla her gün binlercesi öldürülüyor; ama her­kes her gün elini kolunu sallaya sallaya hiç bir şey yokmuş gibi haya­tına devam ediyor. Yâni bugün de her gün binlerce insan öldürülüyor, ama insanlar hiç bir şey olmamış gibi yine de işlerine, aşlarına rahat gidip gelebiliyorlar. Bununla birlikte şunu da diyeceğiz: Peygamberi öldürmek iki türlüdür tabii: 1- Peygamberi kendi başına bırakmak biçiminde öldürmek. Hani onu destekleyecekleri hususunda Allah öncekilerden söz al­mıştı. "...Allah şüphesiz ki ben sizinle beraberim. Namazı­nızı kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberle­rime inanır ve onlara yardım ederseniz, Allah’a güzel bir karzda bulu­nursanız andolsun ki sizin kötülükleri­nizi örterim." Evet, peygamberlerime inanır ve onlara kuvvetle yardımda bu­lunursanız." (Mâide: 12) Evet, peygamberlerime inanır ve onlara kuvvetle yardımda bulu­nursanız. Ama bir tek Peygambere değil Peygamberlerime ina­nır-sanız. Nasıl? Yâni nasıl inanılacak peygamberlere? Konu­munuz veya toplumunuz Lût’un Aleyhisselâm kavmi gibi cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran bir toplum mu? O durumda Hz. Lût’u Aleyhisselâm ör­nek almaya çalışarak peygamberime inanırsanız. Eğer toplumunuz Hz. Nuh kavmi gibi salih kişileri putlaştıran, salihleri putlaştırmayı do­ruklaş­tırmış bir toplumsa o zaman da Hz. Nuh’u örnek alarak, toplu­mu­nuz Âd kavmi gibi dünyayı putlaştırmış, dünyayı kıble edinmiş bir toplumsa o zaman Hûd’u Aleyhisselâm örnek almaya çalışarak Pey­gam­berlerime iman ederseniz. Peygamberlere iman demek budur işte. Değilse işte bir zamanlar tarihte Peygamberler de yaşamış, eh ne olacak yaşamışsa yaşamıştır? İsimlerini de tek tek atlamadan bil­sek ne çıkar da onları örnek almadıktan sonra? Evet Peygamberlerime inanırsanız bir, bir de Peygamberlerimi destekler, onlara yardımcı olursanız. Peki acaba Peygamberlere yardımı nasıl anlayacağız? Acaba ne kastediyor Cenab-ı Hak bununla? Meselâ bir düşman grubu var elli altmış kişilik ve farz edin ki onlarla ben kesin dövüşeceğim. Şimdi böyle bir durumda sizlerin bana yardım et­meniz ne demek? Onlardan birkaçını da sizin haklamanız değil mi? İşte benim böyle bir durum­dayken sizin bana bu şekildeki yardımınız ne demekse, Peygambere yardım da o demektir. Pey­gambere yardım da o şekilde yapılacaktır. Nasıl yâni? Hani Pey­gamberler küfür karşısında küfre dimdik kalkan olmuşlar, küfre asla geçit vermemişlerdir ya; işte biz de aynısını yapı­vereceğiz, biz de öyle oluvereceğiz, biz de aynı rolü üstlenivereceğiz, böylece Peygamberlere yardım etmiş olacağız demektir bu. Meselâ bakın, bir mü'min kişi vardı Firavun hanedanından, Firavun’un sarayında bir süre imanını gizlemiş. Nihâyet Firavun ve adamları Hz. Mûsâ’yı öldürme kararı alınca artık bu durumda ima­nını gizlemenin anlamı kalmamıştı; hemen harekete geçer, kendi­sini onla­rın önüne atar ve vücudunu Hz. Mûsâ’nın önüne kalkan yaparak: Sizi, sizden hiçbir ücret istemeden Allah’a çağıran salih bir Peygamberi öl­dürmeye mi kalkışıyorsunuz? Bunu asla yapa­mazsınız! Yapamaya­caksınız! diye haykırarak Peygamber mesa­jını savunuyordu. İşte böylece kendini fedâ ediyor; ama peygam­bere de destek veriyordu. Yine Yâsîn sûresinde şehrin çok uzaklarından koşup gelen bir mü'min de, Peygamberin yalanlandığı bir ortamda peygamber­lerle be­raber onların sözünün bittiği yerde cesurca tevhidi ortaya koyuyor ve Peygamber fonksiyonuna sahip çıkıyordu, kendisini bu uğurda fedâ edecek biçimde. İşte peygambere yardım budur. Hz. Fatıma anamız, Hz. Ömer’in karşısında haykırırken ken­dini savunmaktan çok Resul-i Ekrem’e yardımcı oluyordu. Resul-i Ekrem’in geliş gâyesine yardımcı olamaya çalışıyordu. Demek ki Peygamberlere yardım, onların görevlerine yar­dım şeklinde olur. Yâni Peygamber Aleyhisselâm dünyada Allah’ın istediği adâleti gerçekleştirmek, insanların dünyada Allah’ın istediği hayat programını yaşamalarını sağlamak, insanların cennet yollarını açmak, cehennem yollarına barikatlar koymak için gelmişlerdir. İnsanların yeryüzünde Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, kitap olarak Kuran’ı ve bu konuda örnek olarak da Hz. Peygamberi ta­nımaları için gelmiş olan Peygamberin bu görevini, bu fonksiyo­nunu kendimize görev edi­nir, dert edinir, iş edinir, din edinirsek biz de onlara yardımcı olmuş oluruz. Onların inandığına inanır, yap­tıklarını yapar, sevdiklerini se­ver, reddettiklerini de reddedebilir­sek, varlıklarını ve programlarını kendimize program kabul edebi­lirsek, isteklerine köstek değil, destek olabilirsek; o zaman biz de onlara yardımcı oluyoruz demektir. Değilse ona ve onun getirdiği mesaja karşı kör ve sağır kesilir­sek; o zaman biz de peygamberi öldürüyoruz demektir. Pey­gamber, bizim ilgisizliğimiz yüzünden öldürülüyor demektir. Birileri eğitim programlarıyla, birileri kılık kıyafet kanunla­rıyla, birileri hayat programlarıyla onun yolunu, onun sünnetini, onun anla­yışını yok etmek, toplumdan silmek isterken biz de beri tarafta buna seyirci kalıp onların işlerini kolaylaştırmak yerine onun sünnetini öğ­renip, yaşayıp, müdafaa durumuna gelirsek o zaman biz de ona yar­dım ediyoruz demektir. "Muhammed başka değil ancak bir peygamber­dir. Ondan önce birçok peygamberler de gelip geçmiştir. (Şimdi) O ölür ya da öldürülürse siz hemen gerisin ge­riye mi döneceksiniz?" Yâni kâfir mi olacaksınız?” (Âl-i İmrân: 144) Âyeti bunu anlatır. Tamam o gün peygamberin ölmesi de öl­dürülmesi de mümkündü, bunu anladık da, lâkin zaten ölmüş bir pey­gamberin bugün ölmesini, ya da öldürülmesini nasıl anlayacağız? Bakın bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: İslâm’da öldürme iki anlamdadır: 1- Tesebbüben öldürme, 2- Amden öldürme. Yâni ya bizzat kasten öldürüyorsun. Ya da bir de ölmesine, öldü­rülmesine sebep oluyorsun. Peygamberi ya böyle kasten öl­dürü-yorlar, ya sebep olarak öldürüyorlar. Eh şimdi de toplum ay­nen ya peygamberi kasten öldürüyor ya da ölümüne sebep oluyor veya öldü­rülmesine göz yumuyor, öldürülmesi için uğraşanlara yardımcı oluyor demektir. Allah’ın âyetlerini küfretmek konusunda daha önce sanırım bir­kaç laf etmiştik. Âyetlerin mânâsını, lafzını, muhtevasını örtmek, ört­bas etmek, gizlemek, duyurmamak, fonksiyonunu öldürmek, kullanıl­maması gereken yerlerde kullanmaya kalkmak, işine ge­lenleri gün­deme getirip, işine gelmeyenlerin üzerinde hiç durma­yarak, hiç gün­deme getirmeyerek gizlemek gibi mânâlara geldiğini söylemiştim. Evet bunlar, işte bunları yaptıkları için Allah’ın gazabına maruz kal­mışlar. Başka? "Evet bu isyan ederek aşırı gitmelerindendi." Burada ikinci bir hikmet anlatıyor Rabbimiz. Yâni bu hale gel­melerinde iki sebep anlatıyor. 1- İsyan etmeleri. 2- İkincisi de haddi aşmalarıdır. Peygamberlere karşı isyan ediyorlar ve de haddi aşıyor­lardı bunlar. Peygambere karşı isyan etmek; peygamberle diyalog kur­mak-la beraber, Peygamberi ve Peygamberin mesajını tanımakla, onlarla ilgi kurmakla beraber onun dediklerinin tersini yapmak demektir. Yâni hem tanıyor, hem biliyor adam; ama yine de tersini yapıyor, işte bu peygambere isyan demektir. Haddi aşmak ta; Peygamberi tanımadan, Peygamberin mesa­jıyla hiç ilgilenmeden, yâni Peygamberle hiç diyalog kurma­dan kendi kendine o çizginin dışında yürümektir. Benim anladığım budur. Yâni adam hem İslâm’dan haberdar, hem Peygamberi tanı­yor, hem Peygamberin kendisinden istediklerini biliyor, hem de denile­nin, kendisinden istenilenin aksine hareket ediyorsa işte bu adam Pey­gambere isyan ediyor, Peygambere kafa tutuyor demektir. Peygam­ber böyle dese de ben bildiğimi yaparım! Diyorsa, bu adam isyan edi­yor demektir. Peygambere rağmen iş yapıyor de­mektir. Peygamber öyle dese de o böyle yapmaktadır. Birincisi böyle ki; bu isyandır. Ama ötekisi Peygamberle hiç diyalog kurmamış, Peygamberi ve onun getirdiklerini hiç tanıma gereği duymamış, böyle bir adamın kendisi de çizgiyi zaten bulması mümkün değil.. Veya buradaki isyan ve haddi aşmayı şöyle de anlayabili­riz: Peygambere karşı birisi pozitif, diğeri de negatif olmak üzere iki tavır almaktır bu. Birisi negatif olur. Yâni adam Peygambere karşı negatif bir tavır alıyor. Nasıl? Meselâ Peygamber kıl diyor! Ama adam kılmı­yor. Peygamber ver diyor, vermiyor. Yap diyor, yapmıyor. Tut diyor, tutmuyor gibi negatif bir tavır, aksine bir hare­ket, O da Peygambere karşı pozitif bir hareket demektir. Yâni is­yan türünde denilenin ötesinde bir hareket. Yâni içki içiyor, adam öl­dürüyor gibi. Evet: Bunların bu cezaya çarptırılmalarının sebep­lerini Rabbimiz büyükten küçüğe doğru sıralamış: 1- Evvela Allah’a karşı işledikleri suçlar, 2- Sonra peygamberlere karşı işlenen suçlar, 3- Daha sonra da haddi aşmak, zulmetmek gibi insanlara karşı verdikleri zararlar anlatılmış. Şimdi bize gelelim. Acaba bugünkü müslümanların Allah’ın âyetlerine karşı tavırları nedir? Ne kadar örtüyorlar âyetleri? Acaba bugünkü müslümanların Allah elçilerine karşı tavırları na­sıldır? Onları diriltmeye mi çalışıyorlar? Yoksa öldürmek için mi soyunmuşlar? On­lara karşı isyan mı ediyorlar? Yoksa hadlerini mi aşıyorlar? Allahu Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’indeki âyetlerinin sayısı altı bin küsurdur. Peki sorayım şimdi: Acaba sizin bilincinizdeki âyet sayısı ne kadar? Yâni siz bu âyetlerden ne kadarını açıyor, gündeme getiri­yor? Ne kadarını örtüyorsunuz? Yâni sizin hayatta uygulayacak kadar, ha­yatta size yön verecek kadar bildiğiniz âyet sayısı ne ka­dar? Kaç âyet yol gösteriyor size? On tane, yirmi taneyse o zaman siz beş bin dokuz yüz doksan dokuzunu örtüyorsunuz demektir. Yâni sizin imanınızda, İslâm’ınızda, ekonominizde, siyasetinizde, beyninizde, dünyanızda size yol gösterecek kaç âyetiniz var? Şu peygamber böyle yap-mıştı, öyleyse bu konuda ben de öyle yapı­yorum! diyebileceğiniz kaç pey­gamber uygulamasını biliyorsunuz? Örnek alacak kadar peygamber­leri tanıyor musunuz? Yoksa peygamberlerle tanışma zahmetinden kaçtık da bu lânet­lik yahudilerin yaptığı gibi dini önderleri, siyasal önderleri, eko­no-mik önderleri mi tanımaya koşuyoruz? Gündeme almamız gereken mutlak olarak doğrulukları ve örneklilikleri Allah tarafında tescil edil­miş peygamberler dururken, biz onları bir tarafa bırakıp da kendi ken­dimize örnek şahsiyetler mi oluşturuyoruz? Acaba gündemimizde peygamberler mi var, yoksa başka şahsiyetler mi? Bizim peygam­ber-lere ulaşma imkânımız yoktur. Biz onları ancak bize örneklenen şahsiyetlerde tanıyabiliriz diyenler de çı­kabilir. Ya da bizim için örnek olarak sadece Allah’ın Resûlü var­dır. Ondan başka peygamberlere ihtiyacımız yoktur diyenler de çıkabilir. Ama zaten Rasûlullah’ın ör­nekli-liğini kabul demek otomatikman diğer peygamberlerin örneklili­ğini de kabul demek­tir. Zira Kuran-ı Kerîmde Resul-i Ekrem’e: Pey­gamberim! İşte örnek elçilerim! Sen de onlar gibi ol! Sen de onların yoluna tabi ol! Buyurulmuş. Al­lah’ın Resûlü de onların tümünün haya­tını bize örnekleyivermiştir diyoruz. Evet başka çaremiz yoktur. Zillet ve meskenetten kurtul­mak is­tiyorsak Allah’ın kitabıyla ve Peygamberle barışmak zorun­dayız. Al­lah’ın kitabına ilgisiz kalmak, Allah’ın Resûlüyle tanışma­mak ve böy­lece Allah’ın istemediği bir hayatı yaşamak, Allah’la sa­vaşmak de­mektir. Allah’ın dediklerinin aksini yapmak, ya da: Ya Rabbi! Senin gönderdiğin kitap, senin gönderdiğin peygamber bin dört yüz yıl ön­cesinin hayatını düzenlemiş! Aradan bin dört yüz yıl geçmiş! Devir değişmiş! Zaman değişmiş! Şimdi bizim bilimlerimiz var! Bizim pozitif bilimlerimiz gelişti! Laboratuarlarımız var! Teknik bilimlerimiz var! Bi­limsel çalışmalarımız var! Binaenaleyh artık se­nin modası geçmiş ki­tabına ve peygamberine ihtiyacımız kalmadı! diyerek onun arzu ettiği hayatın dışında yaşamaya çalışmak Al­lah’a harp ilan etmek demektir ki; Allah’la savaşa tutuşan bir top­lumun zillet ve meskenetten kurtul­ması da asla mümkün değildir. İşte yahudilere seslenen bu âyetler bize de bunları söylüyor. Sonra da bunun hemen ardından bir ara cümle geliyor. Pey­gamberlerin geliş sebeplerini anlatan bir cümle. Veya sadece İsrâil oğulları değil mesele, bütün insanlığa gelen Kur’an’ın anlatım mesa­jını bize söyleyen bir cümle ile karşı karşıyayız. Çünkü bu âyet olma­saydı sanki hep İsrâil oğulları anlatılıyor gibi olu­yordu. Ama bakın bu­rada İsrâil oğullarını anlatan âyetlerin arasına konulmuş bir âyet: San-ki sakın ha! Bunları tarihi olaylar olarak anlamayın! Bunlar işte bir za-manlar olmuş, geçmiş, tarihe karışıp gitmiş, tarihi vakalar olarak görmeyin bunları! Bunlar sizi ilgilendi­ren âyetlerdir! gibi Cenâb-ı Hak bizi bize söylüyor şimdi. Yâni Kur’an’ın muhataplarına bu âyetleri ne­den anlattığını söylüyor bu âyetler şimdi de.