Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

62. Ayet

62Bakara Suresi

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Şüphesiz ki iman edenler, Yahudi olanlar, Hristiyan ve Sabiîlerden her kim Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman eder ve salih amel yaparsa onlara Rabbleri katında ecirler vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.

Dipnot

İman esasları, Kur’ân’ın birden fazla ayetinde izah edilmiş

(2/Bakara, 177, 285) ve Allah Resûlü (sav) Cibril hadisinde bunları bir araya toplamıştır: Allah’a, Ahiret Günü'ne, meleklere, Kitaplara, resûllere ve kadere iman. (Buhari, 4777; Müslim, 99)

İman esaslarının bir kısmının zikredildiği ayetlere dayanarak, yalnızca Allah’a ve Ahiret Günü'ne inanan kişinin mümin sayılacağı ve cennete gireceğini iddia etmek ve dinlerarası diyalog düşüncesini bu ayetlerle gerekçelendirmek, en basit ifadeyle bir tahriftir.

Çünkü imanın bir esasını inkâr etmek bir yana, iman esaslarını kabul edip onun bir cüzünü dahi inkâr küfür sebebi ve tüm iman esaslarını inkâr olarak kabul edilmiştir. (bk. 2/Bakara, 98; 4/Nisâ, 150-151)

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

62:"İman edenler, Mûsâ dinini kabul eden Yahu-diler, Sabiin olanlar. Şimdi bunlardan her kim Allah’a ve âhiret gü­nüne iman eder ve salih amel işlerse bunların ecirleri Rableri yanındadır. Onlara korku da yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." Düşünün iman edenler. İnandığını iddia edenler, ben de mü'-mi­nim diyen­ler, inandım diyenler. "Mûsa dinini kabul eden yahudiler." Bir de hadu yapanlar, yol budur diyerek yahudilik iddia­sında olanlar. Hz. Mûsâ’dan sonra bu isimle anılmaya çalışanlar. Hz. Mûsâ’dan sonra kendilerini bu isme izâfe edenler. Çünkü yahudilik Hz. Mûsâ’dan sonra böyle bir anlam kazanmıştır. "Bir de Nasraniler." Nasaralar, hıristiyanlar. Yâni Hz. İsa’nın dinini din kabul ettik-lerini iddia edenler. "Bir de Sabiin olanlar." Yâni tüm bu dinlerin dışında olup ateşe, aya ve yıldıza ta­pan­lar. Yâni dinin dışında olanlar. Sabiin, İslâm’ın dışındaki tüm din ve inanç mensuplarını kapsamaktadır. Bunu şöyle anladım ben: İnandığını iddia edenler, yâni mü'min olduklarını kabul eden­ler. Allah’tan gelen dine ben de inanıyorum diyenler. Çünkü az sonra bu kimselere, yâni inanan bu insanlara yeniden iman edin denecekse, o zaman bu iman sadece iddiadan ibaret bir iman olacaktır. "Ey iman edenler, iman edin!" (Nisâ: 136) Âyetlerinde de aynı mânâyı görüyoruz. Yâni başta ey iman edenler! denilmiş ve daha sonra da iman edin! denilmişse bunun an­lamı şudur: Ey iman iddiasında bulunanlar demektir bunun mâ­nâsı. Eğer sizler ben de inandım diyorsanız, o zaman bu sözler size de söyleniyor demektir. Meselâ "Ey siyah sarıklı arkadaş!" desem, tüm siyah sarıklılar bu sözün muhatabıdır. Bir böyle ey inan­dığını zanne­denler, inandığını iddia edenler demektir. Bir de ey buraya kadar anlatılanlara inananlar! demektir bu­nun mânâsı. Buraya kadar bir şeyler anlatıldı anlatıldı ve sonra da ey bu­raya kadar anlatılanlara inananlar demektir ve o zaman ne anlatıl­mışsa ona inananlar anlamına gelecektir. Yâni buraya kadar anlatı­lanlara inandın, bundan sonraki anlatılacak olanlara da inanın! demek olacaktır mânâ. İnananlar, inandığını iddia edenler, Allah’ın gönderdiği dine inandığını iddia edip de yahudi’ce sapıp sapıtan, dünyacı ve mad­deci olan insanlar. Allah’ın gönderdiği dine inanıyorum! Benim de kitabım var! Ben de kitap sahibiyim! Ben de kitap ehliyim! Benim de Peygam­berim var! dediği halde ruhçu görüşe saplanarak ya­hudi’nin zıddına hıristiyan gibi sapıp sapıtanlar. Ve de ey bütün bunlara rağmen Al­lah’ın gönderdiği dine ben de inanmıyorum di­yenler. Demek ki iman karşısında insanlar dörde ayrılıyor: 1. İnandığını iddia edenler ve yaşayabildikleri kadar imanla­rını yaşamaya çalışanlar. 2. İnandığını iddia edip de maddeye tapıp sapıtanlar, ya­hudi gi­biler. 3. inandığını iddia edip de ruhtan yana meyledip öylece sa-pıtanlar. Yâni hıristiyanlar gibi olanlar. İmanla, İslâm’la hiç ilgisi olma-yanlar. "Şimdi bunlardan her kim; Allah’a ve âhiret gü­nü-ne iman eder ve salih amel işlerse, bunların ecirleri Rableri yanındadır. Onlara korku da yoktur ve onlar mah­zun da olmayacaklardır." Evet bu dört grup insandan kim ki; iman eder ve inancını da amele dönüştürürse, yâni salih amel işlerse, yâni imanından kaynak-lanan ameller işlerse işte o zaman o, cen­nete girecektir. Ama adam, böyle kendi kendine ben müslümanım dedi, müs-lümanlıkla ilgi kurdu, tamam bitti değil. Gerçek mânâda Al­lah’ın iste­diği gibi: Yapacak. Allah’ın istediği şekilde Allah’a iman edecek. Allah’ın istediği şekilde Allah’tan gelenlere iman edecek. Allah’ın model kul, örnek kul olarak seçip gönderdiği peygamber örnekliğinde Allah’a ve O’ndan gelenlere iman edecek. Ama sadece bu da yetmez, bir de: Yapacak. Yâni salih amel de işleyecek. İman kaynaklı ameller işleyecek. Bu imanını hayatında görüntüleyecek. İmanını dışa yansı­tacak. İmanıyla hayatını düzenleyecek. İmanı hayatında görülecek. İmanının eserini gösterecek. Yoksa kitaba dayalı ol­mayan, hayatta eseri görülmeyen, sadece dışarıdan söyleniveren mücerret bir müs-lümanlık istemiyor Allah. Sadece iddiadan ibaret bir müslümanlık is-temiyor. İşte görüyoruz bizde, bizim toplumda diliyle müslümanlık iddiasında bulunup da Allah korusun yahudi’ce dünyaya, maddeye tapanlar var; hem de pek çok. Nadir de olsa hıristiyanlar gibi dünya­dan el etek çekmiş, ruhbanca yaşamaya çalışanlar da var. Aynen Hıristiyanların ve yahudilerin bozuk dinlerine sarıldık­ları gibi, İslâm’a bozuk düzen sarılan müslümanlar var. Yâni Allah korusun, adam ki­tabından habersiz. İşte Allah Muhammed’e de bir kitap göndermiş, der gibi inananlar. Bunu zaten Allah Bakara’nın başında anlattı. Yâni kitapla ilgisiz müslümanlar, kitaplarının bozukluğunun far­kında olmayan hıristiyanlar, kitaplarını tahrif etmiş yahudiler ya da Allah’ın kitabından başka dinin müntesibi olan insanlar. Eğer kurtul­mak istiyorlarsa, Allah’a ve âhiret gününe inanır ve salih ameller iş­lerler. Başka çaresi yoktur bunun. Kimileri Bakara sûresindeki bu âyeti temel kabul ederek Ehl-i kitabı cennete postalama gayretine kapılmışlardır. Efendim madem ki Allah bu âyetinde, bu dört grup insanlardan kim ki Al­lah’a ve âhiret gününe inanır ve de salih amel işlerse, onlar cen­nete gidecektir bu­yurmuştur. Eh bu yahudiler de, bu hıristiyanlar da Allah’a inanmakta­dırlar, bunlar da Havralarına, Kiliselerine gi­rip amel işlemektedirler; öyleyse neden bu adamlar da cennete gitmesinler derdine düş­müş-lerdir. Halbuki tek bir âyet, hem de yalın olarak temel kabul edilip onun üzerine hüküm bina edilemez. Bu hâricî mantığıdır. Top yekun âyetler, topyekün Kur’an, topyekün sûreler ve peygamberimizin top-yekün sünneti birlikte düşünülerek, değerlendirilerek bir sonuca gidilmek zorundadır. Değilse yalın olarak tek bir âyetle, bir konuda sonuca gitmek harici mantığıdır ve dinden sapmadır. Çünkü ehl-i ki­tabın Kur’an’da açıkça kâfir olduklarını anlatan âyetleri im­dadımıza çağırdığımız zaman ve de az önceki âyetlerde bunların İslâm’a çağ­rılmaları-nı, müslüman olmalarını emreden âyetleri de göz önüne ge­tirdiğimiz zaman bu sonuca gitmenin kesinlikle mümkün olmadığını göreceğiz. Yâni bu ehl-i kitabın kendilerince oluşturdukları bir hayat, kendilerince oluşturdukları bir iman ve salih amel anlayışlarıyla cen­nete gidebileceklerini söyleyebilmek kesinlikle mümkün olmayacaktır. Bundan yüzyıl önceye gidersek o dönemde kesinlikle hiç­bir İs­lâm âliminin ağzından böyle bir sözü duymak mümkün değil­dir. Bu moda yeni çıktı. Selef ulemâsından -Allah onlardan razı ol­sun- bu ko­nuda tek cümle bile bulmak mümkün değildir. Yeni çıktı bu ehl-i kita­bın cennete gidecekleri iddiası. Peki bunun sebebi nedir? Niye bu de­virde çıktı bu moda? 1- Bunun birinci sebebi müslümanların ehl-i kitap karşı­sında aşağılık kompleksine kapılmaya başladıkları bir dönem ol­duğu için ortaya atılmıştır. 2- İkincisi de, müslümanlar yavaş yavaş kendilerine vuru­lan morfinin tesirinden kurtulup yahudi ve hıristiyanlar karşısında bir izzet ve şeref kavgası vermeye başlayınca, müslümanların on­lara karşı bu dirençlerini kırmak için ortaya atılan düşünceden iba­rettir. Yâni müslü-manlar onlara karşı bu mücâdeleden vazgeçsin­ler, kendileriyle birlikte cennete gidecek olan bu has kardeşlerine karşı ılımlı davransınlar diye ortaya atılmış bir yutturmacadan başka bir şey değildir bu. Şimdi birinci şart neydi? Allah’a ve Allah’tan gelenlere inanacak­lardı. Peki acaba bu adamlar gerçekten Allah’a inanıyor­lar mı? Allah’a iman ne demektir? Allah’a iman demek Allah’ın istediği biçimde iman demektir. Allah kitabında kendisini nasıl ta­nıtmışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse o şekilde iman, Allah’a iman demektir. Yâni Allah’a iman aynı zamanda Allah’tan gelenlere de imandır. Öy­leyse bu insanlar Allah’a inanacaklar, Allah’ın istediği biçimde. Âhirete inanacaklar, Allah’ın istediği bi­çimde. İman budur işte. E efendim on­lar da inanıyorlar. Peki nasıl bir Allah’a inanıyor onlar? Muhammed’i Aleyhisselâm peygamber olarak gönderen bir Al­lah’a mı inanıyorlar? Yoksa Mûsâ’dan sonra, İsa’dan sonra kesinlikle Peygamber göndermeyen bir Allah’a mı inanıyorlar? Son kitap olarak katından Kur’an’ı indiren bir Allah’a mı inanıyorlar? Yoksa sadece İn­cil’i, sadece Tevrat’ı gönderen bir Allah’a mı inanıyorlar? Allah’a iman demek; Allah’ın gönderdiklerine iman demektir. Al­lah’a iman demek, Allah’ın bunlara da inanın dediklerine iman demektir. Şimdi Allah’a, Allah’ın istediği biçimde inanmayan, Allah’ın gön­derdiklerine inanmayan bu adamlar için nasıl mü'min diyece­ğiz? Bir müslüman bile Allah’a inansa; ama Allah’tan gelenlerden herhangi birine inanmasa, buna bile kâfir denir. Meselâ ben Allah’a inanıyorum; ama tesettüre inanmıyorum. Veya zekâta inanmıyorum diyen bir adam kâfirdir. Bu iman, Allah’ın istediği bir iman olacak. Değilse, yâni işte biz müslümanız, kurtulduk! Biz hıristiyanız, kurtulduk! Biz yahudiyiz, kurtulduk! Yok. Allah ve Rasûlü nasıl ina­nın demişse öylece inanın denilmektedir. Sadece iman da yetmez; arka­sından bu imanın hayatında görüntülenmesi adına salih amel şartı geliyor. Peki nedir salih amel? Salih amel; mahza Allah için yapılan ve sünnette yeri olan ameldir. Bir amelin salih amel ola­bilmesi için iki şart vardır: 1- Birincisi o amel, mahza Allah için yapılmış olmalıdır. Yâni ni­yet sadece Allah için olmalıdır. 2- Bir de bu amelin sünnette yeri olması gerekmektedir. Yâni Allah’ın Resûlü’nün hayatında yeri olan bir amel olması lâ­zımdır. Yâni salih amel, peygambere uymak demektir. Muhammed’e Aleyhisselâm uymak, Muhammed’e Aleyhisselâm tabi olmak, onun dediklerini, de­dikleri biçimde yapmaktır salih amel. Bu iki şarttan biri eksikse, o amele salih amel denmez. Meselâ nasıl? Meselâ farz edin ki bir adam dışarıda şu karın buzun al­tında ba­şını yere koyup ayaklarını yukarıya getirse, amuda kalksa ve iki üç saat bu şekilde kendisine işkence etse. Oradan geçen bi­risi de: Hay­rola arkadaş bu vaziyet ne? dese. Adam dese ki val­lahi ben ibâdet yapıyorum! Ben bu halimle Allah’ı kendimden razı etmeye çalışıyo­rum! dese. Ve bunu söylerken de gerçekten ciddi ciddi Allah için niyet taşır olsa. Yâni gerçekten bunu Allah için ibâdet niyetiyle yapsa. Şimdi bu amele salih amel diyebilir miyiz? Di­yemeyiz değil mi? Niyet var, ama bu amelin sünnette yeri yoktur. Yâni Allah’ın Resûlü’nün ha­ya-tında böyle bir kulluk türü yoktur ve boş bir iştir bu. İkinciye de bir örnek verelim. Meselâ bir Alman düşünün, dükkanına gelen bir fakire yar­dım ediyor. Veya yaptığınız bir alışveriş sonunda size eksik öde­diğini fark edince arkanızdan iki ay sonra da olsa paranızı adresi­nize postalıyor. Amel aslında güzel ve salih bir ameldir. Peygam­berin Aleyhisselâm hayatında yeri olan bir ameldir. Ama acaba bu Alman, bu ameli niye yapıyor? Allah için mi? Allah’ı razı etmek için mi? Âhirette bunun mü­kâfatını bulmak için mi yapıyor bunu? Kesinlikle hayır! Bu amel, onun imanından kaynaklanan bir amel değildir. Çünkü Âhirete inanmıyor ki adam, onun için amel işlesin. İyi adam desinler diye, cömert desinler diye, daha çok müşteri celp edeyim diye, daha çok alkış, daha çok te­veccüh diye yapıyor bunu. Bu da salih bir amel değildir. Çünkü sün­nette yeri olan bir amel; ama bu defa da niyet Allah için değil. Şimdi madem ki salih amel peygambere uymak, peygam­bere tabi olmaktır, o halde peygambere inanmayan bu adamların salih amel işlediklerini nasıl söyleyebiliriz, bunu bir türlü aklım almı­yor. Ben size İslâm’a göre ve İslâm’ın salih amelini tarif ettim. Bu İslâm’ın salih amel anlayışıdır. Acaba bir yahudi’ye göre salih amel nedir? Onlar ne diyorlar acaba bu salih amel konusunda? Kraldan fazla kralcı kesilip onlar adına ahkâm kesmekten vazgeçelim de bu konuda onlar ne di­yor, ona bir bakalım: Ellerindeki tah­rif ettikleri Tevrat’ın kendileri tara­fından yazılmış bir âyetinde salih amel, bakın şöyle tarif edilir: "Al­lah’ın rızasını kazanmak istiyorsa­nız, İsmail oğullarından yâni Müslü­manlardan birinin kemiklerini kırmalısınız. En salih amel işte budur!" Yahudiler, muharref Tevrat’ta kendilerinden istenen bu salih ameli gerçekleştirip Allah’ın rızasını kazanabilmek için yıllar­dır tüm dünyanın gözleri önünde Filistinli İsmail Oğulları’nın ke­miklerini kırma eylemini gerçekleştirmişlerdir. Yıllardır salih amel işleyeceğiz diye kolunu bacağını kırmadık müslüman bırakmadılar orada. İşte yahudi’nin salih ameli budur. Yine başka bir âyette de: Salih amel şöyle tarif edilir muharref Tevrat’ta: “Bir müslümanı iğneli bir fıçıya yerleştireceksiniz, kanını son damlasına kadar akıtıp onunla hamur yoğurup ekmek yapacaksınız ve bir mukaddes günde şarapla birlikte bu ekmeği yiyeceksiniz.” İşte yahudi’nin salih ameli. Şimdi varın siz bu adamlar salih amel de işli­yorlar diye bunları cennete postalama kavgası verin. Peki acaba hıristiyana göre salih amel nedir? Hıristiyan Ame­rika’ya ve hıristiyan bâtılıya göre de salih amel; körfezde beş yüz bin ton bomba atarak dört yüz bin Irak’lı müslümanın kanını akıtmaktır. Onlara göre de salih amelin tarifi budur işte. Adamlar resmen ilan et­tiler bunu. Tüm dünyada bir tek İsmail oğullu müslüman kalmayıncaya kadar İsrâil oğullarının savaşı devam edecektir dediler. Bu savaş iyi­lerle kötülerin savaşıdır. Bu savaşta iyiler, yâni biz hıristiyanlar kötüler olan Müslümanların kökünü kazıyıncaya kadar sürecektir diye ye­minler ediyorlar. İşte onların salih amelleri de budur. Ve şu anda tüm dünyada bütün şiddetiyle bu savaş sür­mek-tedir. Tüm dünyada İsrâil oğullarıyla İsmail oğullarının savaşı sür­mek-tedir. Ama ne gariptir ki bizim idarecilerin savunacak bir dinleri olmadığı için bunun adını koyamıyorlar. Israrla bunun bir din savaşı olmadığını vurgulama çabası içine giriyorlar. Halbuki yeryüzünde tek müs-lüman kalmayıncaya dek bu savaşımız süre­cek diyor adamlar. Biz onlar gibi cani değiliz. Biz de diyoruz ki yeryüzünde fitne kalma­yınca-ya kadar savaşımız sürecektir. Aramızdaki fark budur. Onlar tek müs-lüman kalmayıncaya kadar di­yorlar. Biz öyle demiyoruz. Yeryü­zünde tek kâfir kalmayıncaya kadar demiyoruz. Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar diyoruz. Yâni yeryüzünde Allah’ın kullarının öz­gürce Allah’a ibâdetine im­kân vermeyen tüm engeller kaldırılıncaya kadar savaşımız süre­cektir diyoruz. Yoksa İslâm’a savaş açıp Allah’ın hâkimiyetinin önüne dikilmedikçe bizim dinimiz durup dururken hiçbir kâfirin öl­dürülmesine cevaz vermez. Evet bu halleriyle bu ehl-i kitabın cennete gitmeleri hayal­den başka bir şey değildir. Nitekim Müslim’in rivâyet ettiği bir ha­dislerinde Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Allah’a yemin ederim ki, yahudi olsun, hıristiyan ol­sun bu ümmetten herhangi bir kimse benim risaletimi işitip sonra da kendisiyle gönderildiğim şeye iman et­mez-se, o mutlaka cehennemliklerdendir." Çünkü zaten Kur’an, hemen sûrenin ilk başında bunu or­taya koymuştu: "Sana ve senden öncekilere gönderdiğimiz kitap­lara inanırlar o mü'minler diye." Şart budur işte. Mü'min olmanın şartı budur, cennete gitme­nin şartı budur yâni. Ve yine biliyoruz ki kitap; Yahudi ve hı­ristiyanları kendisine imana çağırmıştı: "Yanınızdakini tasdikçi olarak indirdiğim son ki­taba iman edin!" (Bakara: 40) Demişti. Yâni eğer bu adamlar bu halleriyle kendi şekillendir­dik­leri dinlerini yaşayarak cennete gidebilecek olsalardı herhalde Kur’an onları ayrıca kendisine imana çağırmazdı. Siz bil­diğiniz gibi yaşayın ve cennete gidin der ve onları bu konuda ser­best bırakırdı. Halbuki öyle yapmamış Rabbimiz. Kitabının her bir sayfasında sürekli onları bu son kitaba ve bu son elçiye imana çağırmıştır. İleride âyetler geldikçe okuyup bunu göreceğiz inşallah. Bir de şunu biliyoruz ki, bu konuda Rasulullah Efendimizin gel-mesinden önce Allah’a ve âhiret gününe iman eden ve de salih ameller işleyen kimseler bile Tevrat ve İncil’in hükmünce gelece­ğin büyük Peygamberi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm 'a inanmakla mükellef idiler. Yâni o gün Hz. Mûsâ ve Hz. İsa Aleyhimesselâm dö­nemle-rinde yaşayan yahudi ve hıristiyanlar, o dönemde bile daha gelmemiş Peygambere, âhir zaman nebisine iman etmedikçe iman etmiş sayıl-mıyorlar, mü'min sayılmıyorlardı. İşte buna işaret olarak ta Rabbimiz şöyle buyurmuştu: "Sizler bana verdiğiniz ahdinizi yerine getirin! Ben de size olan sözümü yerine getireyim! Sadece benden kor­kun" Yâni son elçime iman ettiğinize ve edeceğinize dair dün bana verdiğiniz o sözünüzü yerine getirin ki, ben de size karşı va­dimi yerine getireyim. Her bir elçim döneminde sizden bu konuda ahid almıştı. Son elçime iman edeceğinize dair söz vermiştiniz. Haydi siz sözü­nüzü yerine getirin ki ben de size verdiğim sizi yeryüzünde izzet ve şerefe ulaştırma, âhirette de cennetime koyma vaadimi yerine getire­yim. Hal böyleyken, o dönemde bile son elçiye iman etmedikçe mü'min sayılmayan bu insanlar arasında Resul-i Ekrem’in zuhu­run­dan sonra onun Peygamberliğini reddettikleri halde, nerede kaldı hâlâ iman ehli bulunduğu varsayımına imkân kalsın. Buna göre bu âyetin şöyle bir izahını da yapabiliriz: Burada bu âyet-i kerîmede anlatılan yahudiler, Hz. Mûsâ’ya ve ona gönderilen Tevrat’a iman edip, Hz. İsa’dan önce yaşayıp ta masi-yete iştirak etmeyen ve iman üzere yaşayıp, iman üzere ölüp giden kimselerdir diyebiliriz. Çünkü Hz. İsa’nın Peygamber olarak gönderil­mesinden sonra artık ona iman etmeyen yahudilerse he­lâk olmuşlar­dır diyoruz. Âyet-i kerîmedeki hıristiyanlardan kasıt da Hz. İsa’ya ve ona gönderilen İncil’e inanıp Muhammed Aleyhisselâmdan önce yaşayıp, salih iman ve salih amel üzere devam edip bu imanla ölen kimse­ler­dir. Ama Muhammed Aleyhisselâm'ın zuhurundan sonra ona iman et­meyen hıristiyan ve yahudilerin tamamı helâk olmuşlardır diyece­ğiz. Sabiîlerin durumları da aynen bunlar gibidir. Onlar Rasulul-lah’ın gönderilmesine kadar şâyet kavimlerinden ayrılmaları isteniyor idiyse, kavimlerinden ayrı kaldıkları için kurtulmuş olurlar. Ama Rasu-lullah’ın Peygamber olarak gönderilmesinden sonra ona iman etmemişlerse, onlar da kesin helâktedirler olacaktır mânâ. Peki biz bunlardan hangisindeniz? Biz bunlardan inandı­ğını id­dia edenlerdeniz. Ama bu inancımız: Olmadıkça bilelim ki; bize de cennet yoktur. Yâni tamam biz müslümanız, öyleyse kurtulduk! Yok. Zira iddiadan ibaret bir iman is-temiyor Allah. İnanacağız; ama bu imanlarımız Allah’ın istediği gibi olacak. İnanacağız, ama bu imanımızı mutlaka amele dönüştürme sa-vaşı içine gireceğiz. Başka çaremiz yoktur. Evet işte bu sayılanlar­dan her kim Allah’a, Allah’tan gelenlerin tümüne Allah’ın istediği bi­çimde inanır ve bu imanını da salih amellerle görüntülerse: Onlara Allah katında ecirler vardır. Toplumdan bir ecir, veya dünyada bir ecir değil, veya kendi kendilerine bekledikleri, bulduk­ları bir ecir değil, Allah’tan bir ecir. Allah onlara güzel bir ecir hazırlamıştır. Onlar mahzun ve mükedder de olmayacaklardır. Bu, onlar cennete gi­re­cekler demektir. Yâni onlar için ne cehenneme yuvarlanma kor­kusu, ne de Cenneti kaybetme üzüntüsü olmayacaktır. Çünkü A’râf’ta idi galiba: "Girin cennete! Sizin için korku da yoktur, mah­zun olma da!" (A’râf: 49) Deniliyordu. Bakın bu konuda şöyle bir özet yapıp bu konuyu kapatalım in­şallah: Bir adam Tevrat’a inanıyorsa, Mûsâ ile beraberse, onun için onunla beraber savaşmışsa, on iki naipten birisiyse, Peygam­berin de-diği gibi yaşamış ve bu uğurda ölmüşse, bu adam garanti cennet­tedir. Ya da bir kişi Hz. İsa Peygambere ilk inananlardansa, 12 Havari­den birisiyse, sadâkatini sürdürmüş ve: Demişse. Allah’ın dinini, Allah’ın kitabı olan İncil’i okuma, anla-ma, yaşama, insanlara tebliğ etme ve hayata egemen kılma konu-sunda ben Ensarullah’ım demişse. Allah’ın kitabı İncil’e inanıp sahip çıkmış, Allah’ın elçisi Hz İsa aleyhisselâma sadâkatini ortaya koymuş ve bu imanıyla ölmüşse bu adam da garanti cen­nettedir. Tabii burada dediklerim o dönem yahudi ve hıristiyanlarıdır. Ya da sonradan dünyaya gelip de şu tahrif olmuş Tevrat’ı tanı­mışsa, Allah bana kitap göndermiş diye onunla beraber olmuş, onunla amel etmeye ça­lışmış, anlamadığı yerde susmuş, yenisini, doğru­sunu, orijinalini aramaya çalışmış, ama bulamamışsa, hakka ulaşa­mamışsa, orijinalini bulamamışsa, Kur’an’ı da duymamışsa, Kur’an’a ulaşamamışsa bu adamın cen­nete gitmesini bilmem; ama cehen­neme gidiyorsa bütün müslümanlar sorumludur bu adamdan. Onlar da herhalde şöyle bir uğrarlar o cehenneme. O tarafını hiç söylemi-yorlar değil mi? Meselâ Kutuptaki insanlar nasıl namaz kılacaklar­mış? Ben gide­ceğim oraya da oradakiler namaz kılacaklar. Orada kendi kendine niye namaz kılsın da adam? O tarafını hiç düşünmez müslü-manlar. Evet günümüzde üzerinde çok spekülasyonlar yapılan bu âyetle alâkalı benim diyebileceğim bunlardır. Bu âyeti de böylece ta­nıdıktan sonra bundan sonraki âyetinde bakın Rabbimiz şöyle buyu­ruyor: