Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

6. Ayet

6Bakara Suresi

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

Şüphesiz ki (bir sonraki ayette anlatılacak; kibirleri, inatları, yüz çevirmeleri, delilsiz tartışmaları nedeniyle kalpleri mühürlenmiş) o kâfirleri uyarsan da uyarmasan da fark etmez! Onlar iman etmezler.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

6:"Kitap kendilerini ha uyarmış ha uyarmamış (fark etmez) müsavi olanlardır." Kitap kendilerine ha ulaşmış ha ulaşmamış, Kur’an diye bir ki­tap evlerinde ha var ha yok, yeryüzüne böyle bir kitap ha gelmiş ha gelmemiş fark etmez yaşayanlar, kitaplarına karşı nötr davra­nanlar, ilgisiz ve kayıtsız yaşayanlar, kitaplarından habersiz hayat programı yapanlar. Kitabın kendilerini uyarmasıyla uyarmaması müsavi olanlar. Bu konuya münâsip kitabımızdan bir örnek verelim: Şuarâ sûre­sinde Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi Âd toplumu elçilerinin kendile­rine sunduğu mesaj karşısında şöyle söylüyorlardı: "Onlar dediler ki sen öğüt versen de vaaz edenler­den olmasan da bizce müsavidir." (Şuarâ: 136) Yâni; “Ey Hûd! İster vaaz et, ister vaaz etme! İster anlat, is­ter anlatma! İster uyar, ister uyarma! Bizim için fark etmez; çünkü biz, kesinlikle seni dinlemeyecek ve sana inanmayacağız” diyor­lardı. Yâni peygamberlerinin vaazının, uyarısının varlığıyla yokluğunu müsavi ka-bul edi­yorlardı. Peygamberin varlığıyla yokluğu müsaviydi onlar için. Ki­tabın varlığıyla yokluğu müsaviydi onlar için. Kitap ha var, ha yok, fark etmezdi. Peygamber kendilerini ha uyarmış, ha uyarmamış, kendilerine kitap ha bir şeyler demiş, ha dememiş fark etmezdi onlar için. Buna göre kitap karşısında insanların ikinci bir grubunun var-lı­ğını anlıyoruz buradan. Ama bunu demeden önce burada bir yanlı­şımızı söyleyelim: Maalesef müslümanların şöyle bir yanlışı olmuş: Sanki Kur’an’da anlatılan mü'min, muttaki, muvahhid, sa­bırlı, müca-hid, cihad edici, namaz kılıcı insanlar sanki biziz. Ga­ranti biziz. Bun-lardan söz ederken Kur’an garanti bizi anlatıyor. İyi özelliklerin hep bize ait olduğunu, kötü sıfatların, istenmeyen özelliklerin de hep baş-kalarına ait olduğunu düşünmüşüz. Halbuki yıllar yılı şunu da öğretmişlerdi müslümanlara. Şunu da öğrenmişti müslümanlar: Cennetlik olmayı kim garanti görürse din-den çıkar. Kimse kendisinin kesin cennetlik olduğunu iddia ede­mez. Bu konuda kimse mutmain olamaz. E, sen nereden bildin onun sen olduğunu? Nereden bildin kesinlikle oraya lâyık olduğunu? De­memiz gerektiğini biliyoruz. Bunu da bildiğimiz halde yine de Kur’an’da anlatılan her güzel sıfatın sahibinin ken­dimiz olduğunu zannetmişiz. Ondan sonra da Kur’an’da nerede kâfir, putperest, fâsık, fâcir, münâfık, müşrik anlatıldı mı da hep başka­ları zannedilmiş, hep karşıdakiler zannedilmiş, hep başkala­rının üzerine atılmış. Oysa, acaba bu anlatı-lanlar ben miyim ki? Bu sı­fatlar bende mi ki acaba? Acaba bu âyet beni mi anlatıyor ki? Demek zorundaydık. Bunu da bi­liyorduk. Çünkü Hz. Ömer Efendimiz de Aşere-i Mübeşşere’den ol­duğu halde: “Acaba burada anlatılan münâfık ben miyim?” diyor ve uykula­rını kaybediyordu. Acaba Rasulullah’ın haber verdiği mü­nâfıkların içinde ben de var mıyım? Diye, için için muhasebesini yapıyordu. El­bette bir insan olarak, bir mü'min olarak öyle düşüne­cekti ve zorlana­caktı, zorlayacaktı kendini. Şimdi bu mânâda kendimize bir bakalım: Kur’an karşısında, kendisine Kur’an arzedilince, Kur’an’la karşı karşıya gelince, Kur’an’ın uyarısı kendisine ulaşınca bu uyarıya karşı iki grup insan varmış. Bu uyarıya karşı takınılan iki insan tavrı varmış: 1- Bir Muttakiler. Yâni Kur’an’la uyarılanlar. Kuran’ın uyarısı kar­şısında uyarılanlar. Kur’an’ın uyarısına müspet tepki verenler. Kur’an’ın uyarısıyla etkilenenler. Kur’an’la yol bulanlar, yollarını Kur’-an’la bulanlar. 2- İkinci grup insan ise, kendilerine Kur’an arzedilince, Kur’-an’la karşı karşıya gelince, Kur’an’ı duydukları zaman, Kur’an karşı­sında ikinci grup insan da: "Küfredenlere (hakkı örtbas edenlere) gelince uyar­san da uyarmasan da müsavidir onlar için. Onlar iman etmezler." Bu ikinci grup insan, Kur’an ha var, ha yok fark etmez olanlar. Kur’an’ın uyarısı karşısında nötr davrananlar. Kur’an’la diyalog kurma gereği duymayan, onu anlama, tanıma, onunla yol bulma, onun reh­berliğinde, onun yol göstericiliğinde bir hayat yaşama lüzumu duyma­yan, Kur’an’sız yaşayan insanlar. Kitaplarından habersiz yaşayan in­sanlar. Şimdi kendimize bir bakalım: Eğer Kur’an bizi uyarınca, yâni biz Kur’an’la karşı karşıya gelince, Kuran’ın mesajı bize ula­şınca, ya kendimiz bizzat okuyarak, ya da şu anda benim yaptığım gibi bir baş­kası okuyarak Kur’an’ın inzarı, uyarısı bize ulaştığı zaman, eğer Kur’-an bizi ha uyarmış, ha uyar­mamış, böyle bir sûre Kur’an’da ha var-mış, ha yokmuş, bizim için denkse, müsaviyse, iman boyutunda denk ise, amel boyutunda denkse, o zaman Allah korusun biz de ikinci grubun içindeyiz de­mektir. Yeryüzüne böyle bir kitap ha gelmiş, ha gelmemiş, Kur’an diye bir kitap Konya’da ha var, ha yok, Kur’an diye bir kitap bizim evde ha mevcut, ha değil fark etmez yaşıyorsak o za­man Allah korusun burada anlatılan biziz demektir. Bu hayatı Allah’ın kitabını tanıyarak yaşamakla, tanımadan yaşamak bizim için fark et­mez diyor ve kitaptan habersiz bir hayatın mahkûmu olmuşsak kesin­likle bilelim ki burada anlatılan biziz. Veya bu kitabı tanıdıktan sonra, bu kitabın uyarılarına muttali olduktan sonra sanki bu kitabı hiç duy­mamış, tanımamış insanlar gibi bir hayat yaşamaya devam ediyorsak, kesinlikle bilelim ki burada anlatılan biziz demektir. Eğer iman boyutunda denk değil de amel boyutunda denkse bu iş, o zaman Ankebût sûresi imdadımıza yetişiyor ve di­yor ki: Sakın ha aldanmayın! Şeytan sizi Allah’la aldatır bazen! Allah sanki sizi müslüman kabul etti zannettirir. Çünkü Allah bu­yurur ki: "İnsanlar öyle mi zannediyorlar ki sadece iman et­tik demeleriyle bırakılacaklar da imtihana çekilmeye­cek-ler?" (Ankebût: 2) Öyle mi hesap ediyorlar? Öyle mi umuyorlar ki, onlar sadece dilleriyle “amenna”! de­yiverecekler, inandık deyiverecekler de salını­verecekler, öyle mi? Sadece biz inandık demeleri kâfi gelecek öyle mi? Hesaplarını, kitaplarını buna göre mi yapıyorlar? Böyle mi zanne­diyorlar? diyordu. Öyleyse kişi, Kur’an’ın bir konudaki uyarısına iman ettim dese de, sonra o konuda Allah imkân verip de imtihan edince, de­neyince sanki kâfirler gibi o konuda herhangi bir uyarı yokmuş gibi davranı­yorsa, Kur’an’dan habersiz yaşıyorsa, ya da kitabının o âyetinden ha­beri yok gibi davranıyorsa, o zaman kesinlikle o da onlardan olacaktır, Allah korusun. Peki o zaman, küfrü ikiye mi ayırdık? 1- Hani şu Ebu Cehil gibi cehennemi boylayacak olan kâfi­rin küfrü. Küfr-i inâdî. Eh bakıyoruz ki adam bazen müslüman gibi söz ediyor, mü'min gibi söz söylüyor. Ben de inanmışım, ben de müslü-manım diyor. Dahası bir adım daha öte atıyoruz ve şeytana bakıyo­ruz. Şeytanın bizzat Allah’a inandığını, Allah’tan korktuğunu veya âhi-rete iman ettiğini görüyoruz. Kur’an’da bu mânâda sözle­rini görü­yoruz şeytanın. Ama sadece iddiadan ve sözden ibaret bir imana Al­lah asla iman demiyor. Öyleyse Kur’an bizden sadece söz istemiyor. Sadece söz pla­nında bir iman istemiyor. Kur’an bizden inandım denilen konu­nun amelini istiyor. Allah’ın bizden istediği iman inandığımız konu­nun bi­zim hayatımızda görüntülenmesine imandır. Meselâ ben namaza ina­nıyorum! diyor adam. Peki ne demektir bu? Bu cüm­leyi şöyle ayrıştı­ralım: Ben namaza inanıyorum demek; şu iki maksatlardan birisiyle söylenmiştir: 1- Ben müslümanların namaz kılmaları gerektiğine inanıyo­rum! Ben mutlaka namazın kılınmasından yanayım! Namaz kılınmalı efendim! Namaz dinin direğidir efendim! Namazsız dinin ayakta dur­ması mümkün değildir! Müslümanlar mutlaka kılmalı­dırlar namazı! Ben namazın mutlaka kılınmasından yanayım! E hadi ne duruyorsun? Niye kılmıyorsun? denince de, eh birileri kılsın canım! Boş kalmasın! Birileri yapsın! Benden söylemesi, başkala­rından da yapması diyor. Söyleyici başka, yaşayıcı başkadır diyor. Böyle bir iman. 2- İkincisi: Ben namaza inanıyorum. Ben namazın benim ha-ya­tımda görüntülenme­sine inanıyorum! Ben inandığım namazın kendi hayatımda pratize edilmesi gerektiğine inanıyorum! İşte iki tür iman modeli. Hangisi imandır bunların? Hangisi İslâm’ın imanıdır? Ya da hangisi Allah’ın bizden istediği imandır? İkincisi değil mi? Birinci­sine iman demiyor Allah. Sadece sözden, sadece iddiadan ibaret olan, amele dönüşmeyen bir iman Allah’ın istediği bir iman değildir. Meselâ diyor ki adam: Ben Kur’an’ın okunması gerektiğine, Kur’an’ın yaşanması gerektiğine inanıyorum! Peki kim okuyacak? Kim yaşayacak? Birileri yaşasın efendim, boş kalmasın. Böyle bir iman, iman değildir. Ben müslümanların cihad etmesine inanıyorum. Ben müs-lümanların örtünmesi gerektiğine inanıyorum. Ben Kuran’ın anlatıl­ma-sı gerektiğine inanıyorum. Peki kim yapacak bunları? Birileri yap­sın efendim! Bizden söylemesi, biz bunun edebiyatına görevli­yiz, bi­rileri de yapsın, yaşasın. Böyle bir iman lüks bir imandır. Dönelim, hicri ikinci asra kadar yaşayan mü'minler Peygamber ne demişse Allah’tan, aynen kabul ettiler, aynen iman ettiler, ama bu imanlarını sadece söz planında bırakma­dılar, hemen bu imanlarını amele dönüştürdüler ve toplum birden bire değişiverdi. Peki ya şimdi? Şimdi neden, müslümanlar hem Kur’an okuyorlar, hem öğreniyorlar, hem iman ediyorlar, hem iman­ları artıyor da neden bu toplum değiş­miyor? Galiba inzar kendi hayatlarında uyarıcı özelliğini kaybettiği için. Biraz sivri bir iş, güç bir durum çıktı karşımıza. Ama ne ya­pa­yım öyle olmasa da bu insanlar hepten müslümanlar işte. Her­kes müslüman bu toplumda. Herkes kendini böyle iyi müslüman kabul ederken okuyun, anlayın, kavrayın diyerek ne kazandıracağız biz bu insanlara? Yâni bu toplum şu anda çok iyiyse, arzu edilen noktadaysa, Kur’an’ın getirdiği hayat bu toplumda bir şeyler değiştirme­yecekse bu insanlara ne diyeceğiz yâni? Adam inandım diyor. Ben de müslüma-nım diyor tamam, bir şey kalmıyor geriye. Eğer Kur’an bu top­lumda bir şeyler değiştirmeyecekse o zaman bu toplumda Kur’an’ın fonksi-yonu ne oldu? demek zorunda kalacağız. Kur’an’ın tarihteki fonksiyo-nu neydi, şimdi ne hale geldi? Eğer böyle dü­şünmeye ve sor­gulama-ya devam edecek olursak, cesaretim yok söylemeye, ama bir kere o yanlışı yaptım daha önce, inşallah bir daha yapmamaya niyet­liyim Allah yardımcımız olsun. Bir keresinde şirki ve küfrü anlatmıştım birine. Adam bocaladı, sendeledi, evine gitmiş. Arkadaşı namaz kılmak istemiş ve haydi na­maza diyerek onu da namaza davet edince: Yok! Demiş ben namaz kılmıyorum! Niye kılmıyorsun? Kılmıyorum çünkü biz müşrikmişiz! di­yor. Halbuki ben ona bunu anlatmadan yana değildim! Böyle bir niye­tim de yoktu Allah bilir. Sadece ona şunu anlatmak istemiştim: Biz şu anda bir müslümanlık yaşıyorduk ama meğer ki bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayat değilmiş. Öyleyse Allah için biraz daha gayret emek zorundayız ı anlatmak istemiştim. Ama adam bunu çok farklı anlamış. Meselâ bakın, Kur’an’da “dikkat edin! Bu iş sizi cehenneme gö­türüyor! Bu işin sonu cehennem! Soluğu cehennemde alacak­sınız! Aklınızı başınıza alın!” diyen âyetler vardır. Ama bu âyetler: Tamam işiniz bitti! Piliniz bitti! Ümidiniz bitti! Canınıza okudum! demiyor yâni. Peki ne diyor? Ey kullarım, gelin yanlışlarınızı anla­yın! Eksiklerinizi anlayın! Haddinizi bilip hatalarınızdan dönün! di­yor. Yapmayın bir daha böyle! demek için geliyor ya. Öyleyse ben de diyorum ki, ey Müslümanlar kitap karşısındaki tavrımızı bir daha gözden geçirelim! Kitap karşısındaki tavrımızı bir daha sağlamaya alalım! Bu konuda kendi kendilerimizi bir daha yargılayalım, bir daha sorgulayalım! Acaba Rabbimizin bu dediği bizde var mı, yok mu? diye bir silkinelim, bir kendimize gelelim, bir gayret edelim içindir bu. Veya en azından bizde, bizi rahatlatacak bir ümit ışığı da var mı? Tabi onu da söyleyeceğiz. Bazen bu yanlışa düşerken, bunun kabul edilmemesi gereken bir ortam olduğuna dair bir sa'yimiz var mı? Bir üzüntümüz var mı? İşte biz, en azından bunda müslümanız demektir. Bakın, bu halimizle kâfiriz demedim yâni, diyemem de za­ten. Ama Allah korusun Kur’an uyarsa da uyar­masa da bizim için fark etmiyorsa, dünyamızda Kuran ha var ha yoksa, meselâ Kur’an oku­maya başlamadan, Kur’an’la eğitim or­tamına girmeden önceki bizle Kur’an okumaya, Kur’an eğitimine başlayan biz pek fazla fark etmi­yorsa, yâni okuduklarımızla haya­tımız değişmiyorsa, o zaman denktir gibi görünüyor ve korkuyo­rum bundan. Okuyoruz ama okuduklarımız bizi uyarmıyor demek­tir. Okuduğumuz Kur’an bizi ha uyarmış ha uyarmamış fark etmez demektir Allah korusun. Ama bütün bu olumsuz tabloya rağmen şöyle bir iman kıvıl-cımı, şöyle bir amel hareketi var bizde. Şöyle minnacık ta olsa bir de­vinim var bizde. Peki nedir o? O şudur bakın: Kur’an okuyu­şumuzun, Kur’an’la beraberliğimizin bizde oluşturması gereken o hareketliliği, o değişikliği, o uyarılmışlılığı fark ettiğimiz anda üzülü­yoruz. Pişmanlık duyuyoruz, silkiniyoruz ve hemen biraz biraz gayrete geliyoruz. Bir çabalamanın içine giriyoruz. Bu durum bi­raz biraz bizi serinletirken, biraz sevinmeye başlarken, ama o za­man da karşı sayfadaki âyet karşımıza çıkıyor ve şu soru aklıma ge­liyor: Yoksa şimşek çakınca onun aydınlığında biraz yürüyoruz da sonra zifiri karanlıkta kalıve­renler gibi mi oluyoruz? Yâni münâfık­lar gibi mi oluyoruz? diye ürk­meye başlıyorum. İşte bunlar, bu düşünceler, bu kendi kendimizi yargılama ce-sareti bizi ürkütecek, korkutacak, ya da daha bir gayrete getire­cektir. Ya bu halimle cenneti kaybedersem! Ya Allah’ı memnun edemez-sem! Ya cehennemi boylarsam! Derdine düşürecektir bizi ve daha dikkatli olma hassasiyeti kazandıracaktır.. Kalplerini düşünüp değerlendirmek için, muhakeme ve mü­na­kaşa ederek bir kanaate varabilmek için Kur’an’a açmayan in­sanlar. Yahu ne diyor? Nedir bu Kur’an? Neden bahsediyor Bakara? Ne an­latıyor Âl-i İmrân? Bir kere okuyalım da bir karar verelim diye merak edip onunla pratik bir diyaloga girmeyen insanlar. Kur’an diye bir kitap var mı, yok mu? Fark etmez yaşayan insanlar. İşte uyarının fayda vermeyeceği insanlar bunlardır. Sanki gözlerini yeryüzündeki milyonlarca Allah’ın meşhût âyetle­rine kapamış, kulaklarının şu elimdeki metluv âyetleri duyma­sına müsaade etmeyen, kalplerinin düşünmesine, muhakeme ve mü­nâ-kaşa etmesine izin vermeyen insanlardır burada anlatı­lanlar. Bir bakıma bu ve benzeri âyetler, toplum karşısında Peygam­be­rin konumunu belirleyen âyetlerdir. 1- Birincisi; Kur’an’a karşı, Kur’an’ın uyarısına karşı böyle bir ta­vır takınan insanlar karşısında Peygamber üzülmemeli, ümit­lerini yitirmemelidir. Kendilerini Allah mesajıyla uyaran, kendilerine Allah âyetlerini duyuran bir peygamber karşısında böyle vurdumduymaz, böyle kör ve sağır insanlar da olabilecektir. 2- İkincisi; Peygamber bu tür çorak arazilerle uğraşmak yerine mesaisini daha mümbit arazilere aktarmasını bilmelidir. Peygambere ve onun yolunun yolcusu biz müslümanlara bu gerçeğin uyarı­sında bulunan âyetlerdir bu âyetler. Ama şurası unutulmamalıdır ki, bu uya­rılanlar açısından böyledir. Uyaranlar açısından böyle değildir. Yâni şöyle bir sonuca gitmemiz caiz değildir: Efendim madem ki uyarsak da, uyarmasak da fark etmezmiş. Uyarsak da, uyarmasak da müsa­viymiş. Madem ki bu insanlar iman etmeyeceklermiş. Ma­dem ki uyar-ma ve uyarmama konusunda muhayyer bırakılmışız. Öyleyse biz de bırakıverelim! Biz de uyarmayalım onları! Bırakıve­relim bu işi di­yeme-yiz. Çünkü uyarılanlar açısından böyledir, ama uyaranlar açısın­dan böyle değildir bu. Bakın dikkat ederseniz burada: “Peygamberim, senin için müsavidir” denmemiş. Peygambe­rim, sen onları uyarsan da uyarmasan da senin için fark etmez! Onları ister uyar, ister uyarma! Senin için müsâvidir! denseydi o zaman bu konuda Rasûlullah Efendimiz uyarıp uyarmama konusunda serbest olacaktı. Tabi onun şahsında bizler de bu konuda ser­best olacaktık. Yâni gerek Allah’ın Rasûlü, gerekse onu yolunun yolcusu olan bizler dilediklerimizi uyaracak, dilemediklerimizi de uyarmaktan vazgeçece-bilecektir. Bu iş bizim arzumuza bırakılmış olacaktı. Ama bakın öyle denmiyor da: “Onlar için müsâvidir” denmiş. Yâni peygamberim uyarsan da, uyarmasan da senin için fark etmez denmemiş de, onlar için fark et­mez denmiş. O halde sen uyaracaksın Peygamberim! Sen onları uyarmak zorundasın! Bu, meselenin sana yönelik veçhesidir. Ama bu işin bir de uyarılanlara yönelik yönü vardır. O da: Sen uyarsan da, uyarmasan da fark etme­yecek insanlar da olabilecektir. Öyleyse biz uyaracağız insanları, uyarmak zorundayız. Bu işin bize yönelik veç­hesi. Bir de bu uyarı işinin uyarılanlara yönelik veçhesi vardır ki kimi­leri bu uyarıya müspet cevap vermeyecektir. Ama bu bizim problemi­miz değildir. Biz her hal ü kârda insanları uyarmak, insanlara Allah’ın kitabının uyarısını ulaştırmak zorundayız. Çünkü kim uyarılacak, kim uyarılmayacak? Kim uyarıya müspet tavır takınacak, kim vurdum­duymaz davranacak? Kim adam olacak kim olmayacak? bunu bilmi­yoruz. Bu konuda şunlar şunlar iman edecek, ama bunlar bunlar iman etmeyecek, şunlar şunlar uyarılacak, uyarıyı ka­bul edecek, ama bun­lar bunlar etmeyecek, diye elimizde bir liste yoktur. Onun için bunu kendimize problem edinmeden herkesi uyarmak zorundayız. Peki niçin iman etmezmiş bunlar? Niçin uyarıya karşı nötr dav­ranırmış bunlar? Uyarının varlığıyla yokluğu niçin müsaviymiş bunlar için? Bakın bunların iman etmeyiş sebebini Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöyle anlatıyor: