Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

78. Ayet

78Bakara Suresi

وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ

Onların içinden Kitab’ı bilmeyen ümmiler vardır. (Kitab’a dair) birtakım emâniyyeye/kuruntuya/kulaktan dolma bilgiye sahiptir ve onlar yalnızca zannetmektelerdir.

Dipnot

Yüce Allah, bazı insanların Kitab’a dair bilgisini “emaniyye” diye isimlendirir. “Umniyye” kelimesinin cem’i/çoğulu olan emaniyye üç ayrı anlama sahiptir. (bk. Zadu’l Mesir)

a. İbni Abbas (ra) ve Mücahid kelimeyi “yalan” olarak tefsir etmişlerdir. Yani onlar Kitab’a dair yalan yanlış bilgilere sahiplerdir ve insanların uydurduğu bilgileri Kitab’ın bilgisi sanmaktalardır.

b. Katade (rh) kelimeyi “kuruntu/temenni” olarak tefsir etmiştir. Kur’ân’ın farklı ayetlerinde de bu anlamda kullanılmıştır. (bk. 4/Nisâ, 119, 123; 57/Hadîd, 14) Yani onların bir takım temennileri vardır (cennete girecekleri, üstün oldukları vb.) ancak bu temennileri Kitap doğrulamaz.

c. Zeccac ve Kisai (rh) kelimeyi “yüzünden okuma/tilavet” olarak tefsir etmişlerdir. Hac Suresi 52. ayette kelime bu anlamda kullanılmıştır. Yani Kitab’ı fıkhetmeden, anlamaksızın yanlızca yüzünden okurlar.

Kitab’ı emaniyye çevirmek; yalan yanlış bilgileri Kitab’a arzetmeden, kitabi bilgi diye kabul etmektir.

Kitab’ı emaniyye çevirmek; anlamadan, sırf hatim devirmek için Kitab’ı okuyup, anlamadığı Kitab’ı çokça okumuş olmakla övünmektir (tekasür).

Kitab’ı emaniyye çevirmek; anlamadığı ve yaşamadığı, onunla hükmetmediği ve rehber edinmediği, ihtilaflarda hakem kılmadığı ve onunla cihad etmediği... Kitab’ın kendini cennete götüreceğini temenni etmektir.

Şu bir gerçek: Bir Allah’ın indirdiği munezzel/indirilmiş din vardır. Bu, Kitap ve onu tebliğ edip açıklayan Resûl’dür. Birde şeytanın temennilerle/kuruntularla uydurduğu muharref/uydurulmuş din vardır. Bu da hurafeler, menkıbeler, din adına vahye dayanmaksızın uydurulan bilgilerdir. Ayrıca bk. 4/Nisâ 105; 7/A’râf, 170

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

78: "Onlardan (o yahudilerden) kimileri de vardır ki ümmîdirler. Okuma yazma bilmezler. Kitabı da an­la-maz­lar. Ancak ümniyelere tabi olurlar ve sadece zan­ne-derler." Onlar kitabı da bilmezler. Bunların işi gücü kuruntudur ve de sa­dece zannederler. Onlardan kitap konusunda ümmî olanlar vardır. Kitabı tanımayan, kitabı anlamayan, kitapta ne var ne yok bu konuda hiç bilgisi olmayan insanlardır ümmîler. Ümmî, kelime mânâsı olarak anadan doğma demektir. Yâni kitap konu­sunda, okuma konusunda sanki anadan doğma. Tıpkı anadan doğduğu günkü gibi bilgisizdirler. Gerçi şimdi bizim piyasada ümmî olup da âlim olanlar pek çoktur. Adamın hiç kitaptan haberi yoktur, ama âlimdir. Hani şairin biri şöyle diyordu: Rahm-i maderden nasıl doğduysa hâlâ öyledir, Gezmeden seyyah-ı âlem, okumadan allâmedir. Gam mıdır? Mektepten olmazsa şehâdet namesi, Eşref ağa! oğlun için, namın şehâdet namedir. Yâni böyle kimileri var ki, ben kitabı tanıyorum der ve yürür. Ar­kasından da kimse yetişemez ona. İşte burada anlatı­lanlar; İslâm’ı, Kur’an’ı bildiğine kendilerini inandırmış insanlardır. Kitap ehlidir bun­lar. Kitabı biliyorlar. Meselâ imamlar, hocalar, va­izler, tefsirciler, ha­disçiler, doçentler, doktorlar, profesörler o tür insanlar gibi geldi bana. Evet, kitap konusunda ümmîdir bunlar. Nitekim Rasulullah’ın sı­fatlarından biri de ümmî idi. Ankebût sûresinin 48. âye­tinde Rabbi-miz şöyle buyurur: "Peygamberim, sen daha önce bir kitaptan oku­muş ve elinle de onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi." (Ankebût 48) Buyurur. İşte ehl-i kitap içinde kitabı bilmeyen ümmîler vardı. Bunlar ki­taptan haberleri olmadığı için, kitabı tanımadıkları için: Bunlar ancak ümniyelerin peşinde giden insanlardır. Emaniy; Ümniyenin çoğuludur. Ümniye, şu anlamlara gelir: 1- Ümniye, kuruntu demektir. Veya öyle de olsa böyle de olsa anlamsız, boş şey demektir. Hayatı pek ilgilendirmeyen şey demektir. Bir şeyin modeli şu veya bu olmuş, rengi krem veya ye­şil olmuş, ya da tesbihin ipini siyah veya kırmızı yapmışsın gibi şeyler. Kuruntudur bunlar. Olmasa da olur, ne fark eder ki? Adamın biri geldi, bedes­ten-de dükkan kumaş dolu. İndirdiler, bir çeşit yeşil arıyor adam. O ka­dar kumaşın arasında bir türlü ada­mın aradığı yeşili bulamadılar. Karşı dükkana gidip geldiler ve bir tane bulup getirdiler. Hah! dedi adam aradığım yeşil buydu işte! Ötekisinden yaptırmış daha önce, bir defa giymiş; ama sonradan giyememiş onun için farklı bir yeşil arı­yormuş. Bu bulup geldikleri yeşile tekrar tekrar dönüp baktım. Yahu acaba ben mi anlamıyorum yoksa diye bir daha baktım, hiçbir farkı yok. Yâni öyle keyfe keder verecek hiçbir fark göremedim. Ama adam kafayı takmış, hayatı bu. Buraya yönelik söyleyelim şimdi bu ümniye’yi: Hayatın öyle ve-ya böyle olması veya olmaması ümniye’dir, kuruntudur yâni. Me­selâ gelin o arabayla gelir mi? Diyor adam. Murat 124’müş de, gelin o ara-bayla gelmezmiş. Niye? Sadece kuruntu ya başka bir şey yok. Efendim Adem (a.s) yeryüzüne indikten sonra Havva va­lidemizle na­sıl buluştu? Nerede buluştu? Veya Mûsâ’nın (a.s) âsâsı hangi ağaç­tandı? Asanın boyu ne kadardı? Veya Belkıs’ın köşkünün altını, gü­müşü, zebercetleri neydi, nasıldı? Bunlar da ümniye’dir. Yâni hayatı ilgilendirmeyen, öyle de böyle de olsa ki­şiyi cennete götürmeyecek boş şeylerdir bunlar. İşte bunları bili­yor adamlar, ama din diye biliyor­lar. Din zannedip bunların peşine takılıyorlar. 2: Veya ümniye kişinin kendi içinde, kendi kafasında şekil­len-di­rip biçimlendirdiği, hayal ettiği şeydir. Yâni kuruntudur, hayal­dir, boş şeydir. Ya da insanın böyle diline dolayıp durduğu şeyler­dir. Efendim yapmak lâzım! Etmek lâzım! Kurmak lâzım! Gibi di­line dola­yıp bir türlü amele dönüştürmediği ve de zaten amele dö­nüştürülmesi de mümkün olmayan idealler, mefkureler, hayaller gibi saplanıp kal­dığı şeylerdir. Veya peşine takıldığı hiçbir delile dayanmayan ham hayaller, boş kuruntulardır. İşte kitap ehlinden böyle kitaba dayanma­yan, kitapla ilgisi olmayan, boş şeyler pe­şinde koşanlar vardır. Bunlar yalnız zan ederler, zan peşinde ko­şarlar, zan içinde dolanıp dururlar. Amelleri, bilgileri kitabî değildir, kitaba dayanmaz. Zannedi­yo-rum bu böyledir! derler ve böylece zan üzerine yürürler. Zanla amel ederler. Bunların işleri sadece boş bir taklittir. Ehl-i kitap arasında böyle bilginler, bildikle­riyle müslümanları sapıtmaya çalışanlar olduğu gibi, bir de hiç bir şey bilmeyip de o bi­lenlerin, o din adamları sınıfının elinde oyun­cak olan, kalplerini, kafa­larını, düşüncelerini o bilenlerin cebine sokmuş insanlar da vardır. Bunların adı ümmîyyundu zaten. Ge­rek yahudilerde ve gerekse hıris-tiyanlarda din adamları diye olu­şan bu sınıf, diğer insanların bil­gilen-melerini istemiyorlardı. Bildik­leri dini bilgilerin diğer insanlar tara­fından da bilinmesini istemi­yorlardı. Bunlar bildikleri bu bilgiler saye­sinde, yığınların kendile­rine pervane olmalarını istiyorlardı. Bilgi ken­dilerinde olduğu için cahil bıraktıkları yığınlara hükmetmek, onları kul köle edinmek isti­yorlardı. Bu yüzden kafalarındaki bilgileri insanlara anlat-mıyorlardı. Bildikleri Allah bilgisini, kitap ve peygamber bilgisini insanlardan gizliyorlardı. Şu anda yeryüzünde yaşayan insanlar içinde de dini kendi te­kellerine alıp veya siyaseti kendi tekellerine alıp, dünyayı kendi tekel­lerine alıp, bilgiyi kendi tekellerine alıp, diğer yığınlara: Sizler hiç bir şey bilmezsiniz! Sizler bu işleri anlamazsınız. Bilmek ve anlamak zo­runda da değilsiniz zaten! Biz varız ya! Bizler sizin için herşeyi biliriz! Sizin adınıza, sizin hayrınız için herşeyi düşünürüz biz! Sizin adınıza biz karar veririz! Siz yeter ki bize bağlı olun, bizi dinleyin, bizim size sunduğumuz hayattan razı olun, artık geri­sini siz düşünmeyin. Sizin için herşeyi biz ayarlarız. Dünyanızı da biz ayarlarız, cennetinizi de biz ayarlarız diyen bugün de pek çok insan görüyoruz. Bildikleri halde hak bilgisini insanlara anlatma­yan insanlar. Yığınları sömürebilmek için onları cahil bırakan in­sanlar. Onlar üzerinde hegemonya kurabil­mek için bu yolu tercih edenler. Ama bakın, öbür tarafta bunların karşılıklı tartışmaları anlatı­lır Kur’an’da. Yönlendirenler ve yönlendirilenler. Yönetenler ve yöneti­lenler. Veya bir başka anlamıyla müstekbir ve mus’taz’aflar. Bunların yarın cehennemde karşılıklı tartışacakları haber verilir Kur’an’da. İşte bu akıllarını din adamlarının cebine koymuş olan, onlara teslim olmuş olan kesim, ümmî denen bu grup: Bunlar kitabı bilmezler, ancak ümniyelere, zanlara, hayal­lere da­yanırlar. Kitapla değil de zanlarla, bilgiye dayanmayan ümniyeler le amel ederler. Ancak zannediyorlar. Yâni başkalarından duyduk­larını, hacıdan-hocadan duyduklarını din zannediyorlar, din diye zanla amel ediyorlar. Başkalarından aldıklarını hayat zannediyor­lar. Gerçi bu tür insanlar ekonomik hayatlarında, ticaret hayatlarında, sosyal hayatla­rında, mesleki hayatlarında herşeyi bilebilmekten yanalar. Herşeyi bilebilme gayretindeler. Bu konularda kimseye teslim olmuyorlar. Kimseyi dinle­miyorlar. Ne din adamlarını, ne de başkalarını, hayatla­rının bu bö­lümlerine karıştırmamadan yanalar. Hayatlarının bu bö­lümlerini kendilerinin bildiklerine inanırlar, ama mesele dine gelince, mesele dinden haberdar olmaya, kitabı tanımaya peygamberden söz etmeye ge­lince: Biz bu işi bilmeyiz! Biz bu işi anlamayız! Bunu biz din adamları sınıfına bıraktık. Artık bu konuda onlar ne derlerse biz, ona uyarız. Onlar, bunu bilsinler, kitabı onlar okusunlar, an­lasınlar, pey­gam-beri onlar tanısınlar. Biz ticaretimizi ilgilenir, dünya­mızı yaşarız ve de yarın onların delâletiyle kolayca cennete gide­riz diyorlar.. Allah’ın kendilerine gönderdiği kitapla ilgiyi, alâkayı kesmiş, ger­çeği bilmeyen, bilemediği için de bilenlerin kulu kölesi duru­muna düşmüş olan bu insanların din adına bildikleri sadece zan­dan ibaret­tir. Dinlerini zan üzerine bina edip geçerler. Tabi onların gözünde din o kadar önemli olmadığı için, bu kadar ilgi idare edecektir. Kordon boyunda volta atar gibi dinle birazcık ilgi­lenme yetecektir bu insanlar için. Çünkü kendilerince çok önemli olan dünyalık programlarından ancak bu kadar zamanları kalmaktadır dinlerine. Acaba Allah’ın kullarına dini üzerine bina etsinler diye gönder­diği bu kitabı gerçekten herkes bilemez mi? Herkesin bu kitabı anla­ması mümkün değil mi? Ya da bu dini sadece din adamları mı bilir? Yâni herkes bilemez, herkes anlayamaz mı bunu? Hayır hayır, herkes kitabı bilmek zorundadır. Herkes bu kitaptan haberdar olmak zorun­dadır. Bu kitap sadece bilenlere gelmiş, hocalara, alimlere gelmiş bir kitap değildir. Her­kes gücü nisbetinde bu kitabı anlayıp amellerini bu­nunla delillendirmek zorundadır. Hani Allah’ın Rasûlü bir hadisle­rinde: "Allah size gıyl'u gal'i haram kıldı!" Buyuruyordu.. "Gıyle" Denildi, "Gale" Dedi demektir. Dedi ve denildi. Yâni Al­lah’ın rasulü kişinin dinini dedi ve denildilere bağlamasının haram ol­duğunu söylüyor. Bu ameli niye böyle yapıyorsun? E filan öyle de­mişti! Galiba falandan duymuştum! Herhalde öyle duymuştum! Ki­şinin amellerini bunlara bağlamasını Allah ona haram kılmıştır di­yor Allah Rasûlü. Ya neye bağlayacağız? Allah böyle dedi, Rasulullah böyle buyurdu diyerek amellerimizi kitap ve sün­netten delillendirmek zorun­dayız. Filanlar, falanlar böyle demişler diyerek bir din yaşanamaz. Bu dinin kitabı, bu dinin örneği dipdiri ayakta dururken onlardan habersiz bir din yaşanması mümkün değildir. Yine bakın o bilenler, din adamları, bilgilerini halka anlat­mak­tan sakınan bu adamlar, yâni bilgilerini Allah’a kullukta kullanmaları gerekirken onu Allah’la çatışmada, Al­lah’a kafa tutma yolunda kulla­nan bu insanlar, bakın ne yapmışlar: