Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

7. Ayet

7Bakara Suresi

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟

Allah, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de perde vardır. (Hakikati anlayamaz ve göremezler.) Onlara büyük bir azap vardır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

7: ”Allah onların kalplerini ve kulaklarını mü­hür­le­miştir. Gözlerinin önünde de perdeler vardır. Ve onlar için büyük bir azap vardır." Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Mühürleyecek de olabilir mânâ. Çünkü yarın olacak şeyler olmuş gibi kesin kesin anlatılır Kur’-an-ı Kerîm’de. Kur’an’ın anlatımı budur. Allah onların kalplerini mühürler. Kulaklarına mühür basar. Duyma ve dinleme özellikle­rini de alıverir. Gözlerinin önüne de görmelerine engel bir perde çekiverir. Duymaz, duygulanmaz, anlamaz, işitmez bir hale getiriverir onları Allah. " Gözleri üzerinde de perde vardır." " Önlerinde de mutlak bir azap onları bekliyor." Yâni kalpleri mühürlenir, dinleme, anlama istidatları alınıverir. Gözleri vardır, görürler ama sanki görmezler. Kulakları vardır, duyar­lar ama sanki işitmezler. Kalpleri vardır, ama sanki bir şey du­yup an­lamazlar. Tıpkı hayvanlar gibidir onlar. "Onların kalpleri vardır onunla anlamazlar. Göz­leri vardır onunla görmezler. Kulakları vardır onunla işitmez­ler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Hattâ hayvan­lardan daha da şaşkındırlar." (A'raf: 179) Gaybî konulara tüm kapıları, pencereleri kapanmıştır onların. Mü'minlerin ruhlarına açık olan tüm pencereler bunlar için kapalıdır. Çünkü onlar hidâyetle, hidâyet kaynağı olan Kur’an’la ilgilenme­miş-lerdir. Hidâyet kaynağı olan Kur’an’a karşı nötr davranmışlar­dır. Ka­ranlıkta kalmayı tercih etmişler, düğmeye basma gereği duymamış­lardır. Acaba şimdi kalbin mühürlenmesini nasıl anlaya­cağız? Allah’ın Rasûlü: "Günahlar insan kalbini bir kılıf gibi öyle bir sa­rar ki, sonunda o kişi artık bir şey duymaz oluverir." Buyurur. İşte kalbin mühürlenmesinin mânâsı budur. Rabbimiz Mutaffifin sûresinde bu hususu şöyle anlatır: "Hayır hayır! Doğrusu onların kazandıkları günah­lar kalplerinin üzerine pas bağlamıştır." (Mutaffifin: 14) İşte böyle kalp günahlarla, işledikleri nanelerle örtülünce, Al­lah da onun üzerine mührünü basıverir. Bir kabın üzerine mühür vurul­muşsa, artık o kabın içine ulaşmak ancak o mührü, o damgayı çıkar­maya, kırmaya bağlıdır. Bu kalbe iman, ancak o zaman gire­bilir. Peki acaba bu işin Allah’a izâfesini nasıl anlayacağız. Yâni eğer bu kâfirlerin kalplerini Allah mühürlediği için bunlar kâfir ol­muş­larsa, o zaman suçu ne bunların? Acaba bir cebir söz konusu değil midir yâni burada? gibi bir soru hatırımıza gelmiştir. Halbuki Gâf sûre­sinde Rabbimiz bakın şöyle buyurur: " Ben kullarıma zulmedici değilim” (Gâf: 29) Yine A'râf sûresinde bir başka âyet-i kerîmesinde de şöyle bu­yurmaktadır Rabbimiz: "De ki Allah kötülükleri emretmez " (A'râf: 28) Bütün bu âyetlerle bunu nasıl telif edeceğiz? Âyetlerden ve ha­dislerden anladığıma göre Allah herkese bir kalp vermiş ve bir de her insan kalbi için bir kilit yaratmış, bir kilit vermiştir. Bu kal­bin kilitle­yici, mühürleyici veya açıcı anahtarı Allah’tandır. Ama bu kilidin, bu mühürün Allah’tan oluşu bir cebir anlamına gelmemektedir. İnsanlar kendi öz iradeleri, hür iradeleriyle ya bu kilidin kapa­tılmasını Allah’a arzederler, Allah da kapatır onu. Ya da açılmasını isterler Allah’tan, Allah da açıverir onu. Yâni kul bizzat kendi özgür iradesiyle mü’min iken kâfir olmayı tercih ederek Allah’a şöyle der: Ya Rabbi, ben bu kalbimin kapanmasını istiyorum. Ben artık bu kalbimi kullanmak iste­miyorum. Ben bu kalbimle artık ne seni, ne senin peygamberini, ne de senin âyetlerini duymak istemiyorum. Benim tercihim budur. Ben kal­bimdeki kilidin kapanmasını istiyorum, diyerek kapattırır onu. Kalplerin kilidinin açıcısı ve kapatıcısı olan Allah, bu konuda tek yetkili olan Al­lah da onun bu tercihini onaylayarak kapatıverir onun kalbini. Aksi de geçerlidir tabii. Bir Ömer gelir, kırk yıllık bir kalp kapalılığı tercihinden vazgeçerek: “Aman ya Rabbi! Ben ne kötü bir tercihte bulunmuşum? Ben önceki tercihimden vazgeçip bu kalbimin açılmasını istiyorum! Ben müslüman olmak istiyorum!” der ve onun bu yeni tercihini onay­layan Rabbimiz de onun için kalbini açıverir. O halde isteyen kuldur, ama açan ve kapatan da din sahibi olan Allah’tır her zaman. Demek ki bu açma ve kapatma işinde yine de insana irade vermiştir Allah. Yâni tekrar müracaat hakkınız vardır de-miştir Rabbimiz. Yâni insan kâfirken kalbi mühürlüyken, kapalıyken Allah’a tekrar müracaat edip açtırabilir kalbini ve müslüman olabilir. Müslümanken de müracaat edip kapattırabilir mürtet olabilir. Bu du­rumda kalbini açıkken kapattıran ve mürted olan bu adama ne yapı­lır? Eğer bu kişi yakalanmışsa öldürülür za­ten. Ama yakalanmamışsa, kaçıp kurtulmuş veya insanlardan gizlemişse bunu kişi, o zaman oyuncak oynar gibi aç kapat, aç ka­pat olmaz. Yâni kâfir oldu, müslüman oldu, kâfir oldu, müslüman oldu, artık bir daha kâfir olursa, o zaman da Rabbi-mizin şu âyeti gündeme gelecektir: "Onlar ki iman ettiler. Sonra küfrettiler. Sonra iman ettiler, sonra küfrettiler. Artık Allah onları mağfi­ret edecek değildir." (Nisâ: 137) Yâni adam önce inandı, sonra inkâr etti. Sonra tekrar inandı, tek­rar inkâr etti. Kalbini açtırdı, sonra kapattırdı. Sonra tek­rar bir daha açtırdı, sonra tekrar kapattırdı. Artık bu dinle alay, Al­lah’la alay anla­mına geliyor ki, Allah sonunda onun tevbesini kabul etmi­yor. Buna göre bu özeti sunulan küfrün temel felsefesi neymiş? Vahye karşı ilgisiz kalmak, kitaba karşı kayıtsız kalmakmış. Yâni Al­lah’ın insan hayatına karışmasına nötr davranmakmış. Kitapla ilgi kur-madan yaşamakmış. Çünkü kitap neydi? Kitap; kitâbe, yazgı de­mekti. Yâni insan yazgısının habercisi. Allah’ın insan hayatına karış­masının habercisi. Yâni insanın hayat programıydı kitap. İnsanın alın yazı­sının değişmez kitâbesiydi kitap. İşte bu kitap karşısında, bu kita­bın uyarısı karşısında anlıyoruz ki; insanlar ikiye ayrılıyorlar. Kitap karşısında ama. Değilse benim o kitaptan anlayışım karşısında değil tabii. Bunu biraz daha düzgün bir şekilde söyleyelim inşal­lah: Benim bu kitaptan anlayışımı birisi reddetti mi beni reddetmiş olur, bu kitabı değil. Delilim ne bu konuda? Rasulullah Efendimizle Hz. Ali Efendimiz giderlerken bir adam uykudadır. Onun uyandırılmasını emreder Allah’ın Rasûlü. Buyurur ki; “Kaldırın! Namazını kılsın!” Hz. Ali Efendimiz onu uyandırdıktan sonra der ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, onu siz uyandır­saydınız olmaz mıydı? Zira o kişi mekân olarak size bizden daha yakındı” Bunun üzerine Ra-sûlullah buyurur ki; “O adam eğer uyku sersemliğiyle bana kafa tut-saydı dinden çıkardı. Ama sana kafa tutunca sen, sensin, dinden çık-maz!” Yâni bir peygamberin uyarısına değil, senin uyarına kafa tutu­yor demektir buyurmuştur. Böyle olunca biz birilerine din anlattıktan sonra onlar bunu reddettiler mi hemen onlara kâfir damgası vurmayalım. Bizim an­layı­şımızı reddediyorlar diyelim. Ama o kişi ben dinimi Kur’an’a dayan­dırmam! Ben Kur’an’a güvenmem! Ben hayat programımı Kur’an’dan almam! Ben Peygamberi örnek almam! Şeklinde bir reddin içine giri­yorsa, yâni dinin aslını ve sistematiğini reddediyorsa o zaman o kesin kâfirdir. Ama benim bu âyetten anladığım budur! diyorsam ve adam da bunu reddediyorsa, ona da hemen kâfir damgasını vurmayalım. Çünkü o, İslâm’ı, Kur’an’ı değil de, benim ondan anladığımı reddet­miştir. Demek ki Kur’an karşısında insanları ikiye ayırdık: Olanlar. Yâni kitapla yol bulanlar, kitabın yol gösterisine tabi olan mü'minler. Sürekli kitapla beraber olup hayatlarını onunla düzen-leyen muttakiler. Yâni yaptıklarını ve yapmadıklarını kitaptan delillen-direrek kitap rehberliğinde yürüyenler. Eylemlerini, düşüncele­rini, ba-kışlarını, inançlarını kitapla özdeşleştirenler. Ben bunu kitabın şu âyetine göre yaptım! Bunu peygamberimin şu hadisine göre terk ettim diyebilenler. Vahyi tanıyanlar ve o vahiy eşliğinde hayatlarını yaşayan-lar. Olanlar. Kitabın uyarısının varlığıyla yokluğu kendileri için müsâvi olanlar. Kitap kendilerini ha uyarmış, ha uyarmamış fark etmez yaşa-yanlar. Kur’an diye bir kitap var mı, yok mu? Bundan habersiz yaşa-yanlar. Kitap ayrı bir vadide, kendileri ayrı bir vadide yaşayanlar. Evet buraya kadar kitap karşısında, vahiy karşısında bu iki tavrı, bu iki insan tipini, vahiyle yolunu bulan mü’minleri ve vahiyden habersiz yaşayan kâfirleri anlattıktan sonra bakın Rabbimiz bunlardan farklı bir grup insanı daha tanıtacak: