Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

83. Ayet

83Bakara Suresi

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ

(Hatırlayın!) Hani biz İsrâîloğullarından, “Yalnızca Allah’a ibadet edin, anne babaya, yakın akrabaya, yetimlere ve miskinlere/ihtiyaç sahibi yoksullara iyilik yapın. İnsanlara güzel söz söyleyin. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç sözünüzden döndünüz ve hâlâ yüz çevirmeye devam etmektesiniz.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

83: “Biz İsrail oğullarından şöyle mîsak almıştık: “Allah’tan başkalarına kulluk etmeyeceksiniz, ana-ba­baya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, insanlara güzel söz söyleyin, namazı ikame edin, zekatı ve­rin” Sonra sizler, pek azınız müstesna döndünüz; hâlâ da yüz çevirip duruyorsunuz.” “Evamir-i Aşara” olarak bilinen bir on emir vardır. Türkçe’ye de on emir olarak tercüme edilir. Müfessirlerce Kur’an-ı Kerîmdeki bu bölümün, on emri anlattığı söylenir. Gerçekten de bakıyo­ruz on emir vardır içinde ama, Hz. Mûsâ’ya on emir olarak anla­tılan bu muydu? Yoksa Hz. Mûsâ’ya anlatılan emirlerden on tanesi mi buydu? Bunu bilmiyoruz. Yâni Cenab-ı Hakk’ın bizzat levhalara yazdığı emirler bu­muydu? Yoksa bunlar Tevrat’ın içindekiler miydi? Bunu tam olarak bilemiyoruz. Yâni bu Cenab-ı Hakk’ın İsrâil oğulla­rına Hz. Mûsâ ara­cılı-ğıyla bildirdiği istekleri, arzuları, emir ve nehiylerinden bir bölüm­dür. Ama Hz. Mûsâ’ya ilk gönderilenler mi? Yoksa levhada yazılı gönde-rilenler mi? Turda Cenab-ı Hak’la karşı karşıya geldiklerinde verilenler mi? Yoksa başkaları mı? Onları bilmiyoruz. Ama burada on emir vardır. Şimdi bu on emire bakalım, tabi İslâm mânâsına, Allah’ın gön­derdiği emirler mânâsına bu on emir bizim de on em­rimizdir. Yâni bize de gönderilen on emirdir. Her ne kadar İsrâil oğullarından alıntı gibi görüntülense de bizim için de aynı şey söz konusudur. Çünkü bakın bizim kitabımızın bir âyetidir bu. Bakalım nelermiş bunlar: Biz İsrâil oğullarından mîsak almıştık. Mîsak; bağ demektir. An­laşma da insanı bağladığı için ona da mîsak denmiştir. Allah’la İs­râil oğulları arasında bir ahit, bir söz alışverişi demektir bu. Yâni Allah söylemiş, onlar kabullenmiş. Allah emretmiş, onlar da kabullenmeyi Allah’a arzeyle­mişler, Allah da bu kabullenmeleri karşılığında onlara cennet vaâdetmiştir gibi. İşte böyle bir ahit, bir söz alışverişi olmuştur, bir mîsak olmuştur aralarında. Hani Mîsak-ı milli filan diye tarihe mal olmuş bir kelime var ya. Burada da anlatılan iki taraftan biri Allah, diğeride İsrâil oğulları olarak gerçekleşen bir mîsaktır. Peki acaba şartları neymiş bu mîsakın? Hangi konularda mîsak almış onlardan? Ya da hangi konular üzerine itaat edeceklerine, yerine getireceklerine dair söz vermişler bu adamlar Allah’a? "Allah’tan başkasına kul olmayacaksınız!" Allah’tan başkasının kulu kölesi olmayacaksınız! Boynunuz­daki ipin ucunu Allah’tan başkasına vermeyeceksiniz. Allah’tan baş­kalarını dinlemeyeceksiniz. Allah’tan başkalarının çektikleri yere git­meyeceksiniz. Allah’tan başkalarının arzularını yerine getirmeyecek­siniz. Allah’tan başkalarının kulu-kölesi olmayacaksınız. Tabi Allah’a kulluk; mutlak mânâda Allah’a kulluğu, mukayyet anlam da da baş­kalarına itaati gerektirecektir. Yani Rabbimizin bu kitabın da sınırlarını belirlediği yasal itaat mekanizmalarından söz ediyorum. Allah’a kulluk mutlak mânâda O’nu kulluğu gerektirirken, mukayyet mânâda Allah’ın onlara da itaat edin, onları da dinleyin buyurduğu itaat mekânizmala­rını tamamen diskalifiye anlamına gelmeyecektir. Veya bir başka de­yişle onlara itaat Allah’a isyan, yahut şirk anlamına gelmeyecektir. Meselâ Allah ulül emre itaati isteyecek, anneye babaya ita­ati veya kocaya itaati isteyecektir. Yerine göre bu itaatler de yine Allah adına olunca, herşey Allah’a kulluk olacaktır. Yâni boynunuza Allah ipini takın! Mutlak mânâda Onu dinleyin! Her hâlü kârda Onun de­diklerinin dışına çıkmayın! İtaatinizi Ona verin! Ama Allah kendisinin dışında kime itaat emretmişse, bazen bazen onlara da verin demektir bu. Yâni Allah’a itaat yanında onlara da itaat onları Rab konumunda görme, ya da onlara da kulluk yapma anlamına gelmeyecektir. Aksine kişinin Allah’ın onlara da itaat edin buyurduğu kimseere itaati de Al­lah’a itaati anlamına gelecektir. Çünkü bunu diyen de Allah’tır. Meselâ şimdi saat 07.00 de ders için buraya gelin! demekle ben si­zin Rabbiniz olmadım aslında. Ama Allah bu konuda bana böyle bir izin verdi ve sizin boynunuzdaki Allah ipini ben bu izinle kul­lan­dım. Değilse bu konuda benim bu emrimi dinlemeniz bana kulluk mânâsına gelmeyecektir. Veya kişinin peygambere itaati, halifeye ita­ati, babasına, anasına, kocasına, hocasına itaati ona kulluk mânâsına gelmeyecektir. Yâni: Sadece Allah’a kul olun demek, Allah’tan başkasının sö­zünü dinleyince kâfir olursunuz anlamına gelmez. Arkadaş bir bardak su verir misin? dedi biri, ötekisi de Allah isterse veririm de­ğilse veremem! Öyle olmayacaktır tabii. Aslında âyetin bu bö­lümü diğer akdi mîsak bölümlerinin tümünü anlatır. Peki neymiş bu Allah’a kulluk birimleri? Nelermiş bunlar? Şimdi onları anlat­maya başlıyor âyet-i kerîme: "Anaya babaya da ihsanda bulunun." Veya anaya-babaya muhsin davranmak. Yâni ana-baba kar­şı­sında da Allah karşısında olma şuurunu taşımak. Yâni ger­çekten çok orijinal bir kavram. İhsan neydi? İhsan, Allah’ın gördüğü şuuru içinde olmak. Ki­şi­nin yaptığını Allah huzurunda, Allah kontrolünde yapma şuuru içinde olmasıdır. Yâni bakın burada anaya-babaya itaat isteniyor bir an­lamda; ama ana-babaya itaat ederken, itaat ortamında da Allah karşısında olma şuurunu kaybetmeyeceğiz. Bu işi yaparken Allah kontrolünde olduğumuzu hep hatırda canlı tutacağız. Yâni ya Rabbi! sen bana, annene şöyle davran dedin diye yapıyorum bunu. Sen, bana böyle yap dedin diye böyle yapıyorum diyerek hem Allah huzurunda olaca­ğız, hem de onlara itaat edeceğiz. Ama onların bizden istedikleri Allah’ı gücendirecek, kızdıra­cak veya azabını gerektirecek noktaya ulaşınca da o zaman on­lara itaat etmeyeceğiz. Hemen o anda vazgeçivereceğiz. Anamız-babamız da olsalar dinlemeyeceğiz onları. Niye? Çünkü Allah hu­zurundayız ya. Allah kontrolündeyiz ya. Ne yapacaksak, nasıl ya­pacaksak, onun rı­zasını aşmayacak şekilde yapmak zorunda ol­duğumuzu asla unut­mayacağız. Dikkat ediyorsanız ana-babaya itaat değil, ihsan isteniyor biz­den. Âyet-i kerîmede anaya-babaya itaat edin denmiyor da ihsanda bulunun deniyor. Yâni ana-baba karşısında Allah huzurunda olduğu­nuzu, benim kontrolüm ve murakabem altında olduğunu bir an bile unutmayın buyuruluyor. Öyleyse anaya-babaya itaatin birkaç boyutu vardır tabii. Bugüne kadar anladınız, duydunuz, dinlediniz bu konuyu da in­şallah şöyle bir tekrar edelim özet olarak: 1: Anne-baba bir kere varlık sebebiyle itaate lâyıktır. Bizim varlı­ğımız sebebiyle onlar itaate lâyıktırlar. Ve onların var olmaları se-bebiyle itaate lâyıktırlar. Annemiz-babamız bizim sebeb-i vücudu­muz-dur. Yâni senin annen-baban senin varlığına sebep olduğu için ona itaat edeceksin. Tamam, itaat edeceğim; ama babam huysuzluk yapıyor, anam namaz kılmıyor, abdest almıyor! İslâm’ı yaşamıyorlar, dinle ilgileri yok. Ne olursa olsun onlar senin annen-baban mı? Sen de ondan dolayı mı varsın? Tamam, sen onlara itaat edeceksin, bir kere; mutlak ölçü budur. Çünkü onların itaate hak kazanmaları, bizim ana­mız-ba­bamız olmalarından dolayıdır. Bizim sebeb-i vücudumuz olmaları se­bebiyledir. Bunun için iyi bir müslüman olup olma­maları hiç de önemli değildir. 2- İkincisi annen va baban eğer şirk konusunda, seni şirke dü­şürme konusunda, yâni senin dinini egale etmek, İslâm’ını ekarte et­mek üzere senden bir istekte bulunuyorlarsa, o zaman sen kenara geç ve dinleme onları! Yâni onlara itaat etme! Ama hemen onları öl­dür! İşlerini bitir demek değildir tabii bu. Fakat bu işte ısrar ediyorlar, üstüne düşüyorlar ve senin dinini bozma boyutuna götürüyorlarsa bu isteklerini, o zaman onları dis­kalifiye et! Yâni onları sıfır hale getir! Ya da sessiz hale getir? de­mektir bunun mânâsı. Hattâ Bedir’de olduğu gibi, baban veya anan Allah’ın dinini engelleme adına varlığını ortaya koyuyor ve seni engellemeye çalışıyorsa o zaman kafasını da kes! Defterini de dür! ikinci boyut da böyle. 3- Üçüncü boyuta gelince, dünya işlerinde de onlarla iyi geçin. Ama yanlış anlamayalım, dünya işlerinde onlarla geçin demek, sözle­rini dinle, dediklerinden dışarı çıkma manasına değildir. Ya nedir? İşte geçinin demektir. Gönüllerini alın demektir. "Eğer anan bana seni körü körüne bana şirk koş­maya zorlarlarsa onlara itaat etme. Ama dünya işlerin­de de maruf veçhile onlarla geçin." (Lokman: 15) ...deniyordu ya, işte yâni tevhit ölçüsüne dayanarak, İslâm öl­çüsü içinde onlarla geçin. Peki bunun ölçüsü ne olacak? Bunun öl­çüsü benim bildiğim; onları gücendirme, onları küstürme de­mektir. Gönüllerini alarak, kandırarak yine bildiğin şekilde Allah’ın senden istediklerini yapmaya devam et demektir bunun mânâsı. Ama mubahlardan biri de eğer onları kandırabilirsen, gö­nül­le­rini edebilir, ikna edebilirsen sen istediğini yap. Ama sen is­temezsen mutlaka onların dediğini yap. Başka çaren yoktur çünkü. Meselâ babam bana burada otur mu dedi, ya da oturma mı dedi. Orada oturmak da helâl, burada oturmak da helâl iken, babam bu ikisinden birini isterken, neden bunu istiyorsun? Senin zevkine mi uyacağım demeye hakkımız yoktur. Ama baba, bak burası daha gü­zel. Burada ora­dan daha rahat ederim filan diyerek kandırabilirsen tamam o zaman burada otur, değilse onun dediği yerde oturmak zo­runda­sın. Veya meselâ benim babam bugün buraya gelmeme engel olursa, eğer size verilmiş bir sözüm yoksa gelmemeliyim. Ama onu kandırabilirsem o ayrıdır tabii. Benim bildiğim anaya-babaya itaatin sınırı da işte bu olacaktır. Üç kademede düşünebiliyorum. Bir kere mutlak mânâda onlar itaate lâyıktır. Onlar iyidir diye, müslümandır diye değil, anne-baba olmaktan dolayı itaate lâyıktır. Ama itaat derken benden şirk isterlerse o zaman ben yan çizeceğim, yok kabul edeceğim, dinlemeyeceğim, duymayıvere­ceğim, anlamayı­vereceğim, unutuvereceğim. Ama ısrar ederlerse engel koyacağız, fakat dünya işlerinde de onlara hoş görünmeye çalışacağız. Yâni anne ve babanın karşısında onlara itaat ederken de Allah huzurunda olduğumuzu asla unutmayacağız. Onlar hatı­rına Rabbimizi darıltacak bir noktaya düşmemeye çalışacağız in­şallah. Ama şu bizim mevcut uygulamada ana-babaya itaat biraz da onların rubûbiyet makamına geçmelerini sağlıyor ki, bu konuda daha titiz davranmak zorunda kalacağız. Yâni adam diyor ki, illa da benim dediğim olacak. Zevkini tatmin için değil; ama belki enaniyetini put­laştırmak için diyorsa, onun bu zulmüne engel ol­maya da çalışacağız. Çünkü onun bu hareketi, kendini Rab ma­kamında görmesinden ötürü bir zulümdür. Öyle olunca da artık burada konu anneye-babaya itaat konusu değil, annenin babanın kötülüğüne engel olma konusudur ki, o zaman ona da dikkat ede­ceğiz. Onların her dediklerini yaparak on­ları putlaştırmamaya dik­kat edeceğiz. Tabi bunu da nasıl ayarlayaca­ğımız konusu da ayrı bir konudur. Tıpkı bıçak sırtı gibi bir şey. Bir yana kaydı mı öbür yandan kaya-caktır, ikisinin ortasında durmak çok zordur yâni. Bir özet yapalım ve geçelim: Anaya babaya ihsan: a- Onları hayra, hakka teşvik etmektir. Babamız-anamız olarak sürekli onları hayra teşvik edeceğiz. Allah’ı hoşnut edecek amellere teşvik edeceğiz. Onları hep cennet yolunda tutmaya, cehennem yolla­rına barikatlar koymaya çabalayacağız. b- Onlara karşı merhametli davranmaktır. Onlara karşı hep mer­hamet edeceğiz. Onlar üzerine tıpkı onların biz küçücükken bize karşı rahmet ve merhamet kanatlarını gerip bizi korudukları, kolla-dıkları gibi biz de onların üzerine rahmet ve merhamet kanatlarımızı gereceğiz. Onların cehenneme gidişlerine göz yummayacağız. c- Allah’ın size ulaştırdığını siz de onlara ulaştırın demektir. Al­lah’ın bize ulaştırdığı gerek kitap bilgisini onlara ulaştırmak şeklinde, gerekse Allah’ın bize lütfettiği rızıklardan onlara vererek onlarla pay­laşmadan yana olacağız. d- Onları cennete götürmenin savaşını verin demektir. Yâni on­lara cennet yollarını açıp onların cehennem yollarına bari­katlar ko­yun demektir. Evet işte böylece ana-babalarımıza karşı muhsin davranaca­ğız. Onlar karşısında hep Allah huzurunda olduğumuzun, onlardan önce Allah’ı darıltmamamız gerektiğini unutmayacağız. Onların Al­lah’ın emir ve arzularıyla çatışan arzu ve isteklerini yerine getirerek, onları putlaştırarak Rabbimizi darıltma durumuna düşmeyeceğimiz gibi, onların hiçbir isteklerini yerine getirmemek şeklinde de Rabbi-mizin ihsan emrini çiğnemeyeceğiz. Hep Allah huzurunda oldu­ğumuz bilincinde olacağız. Başka kimlere karşı ihsan istiyormuş Rabbimiz? "Akrabaya da ihsanda bulunun." Akrabaya iyilikte bulunmak da aynı mânâlara gelmektedir. Malla, lisanla, bilgiyle onları cennete götürmeye çalışın demektir. Ak­rabalarınızı kendi hallerine bırakmayın ve sürekli onlarla görü­şerek hak yolda olmalarını sağlayın demektir. Onlarla ilişkilerinizi de yine Allah huzurunda olduğunuzu unutmadan ayarlayın. Onlara karşı Al­lah’ın istediği şekilde davranın. Allah’ı küstürecek ilişkilere asla gir­meyin diyor Rabbimiz. "Yetim ve miskinlere de ihsanda bulunun." Yetim ve miskin. Toplumda ortadan kaldırılmaları mümkün ol­mayan bu iki gruba da iyilikte bulunun. Yâni bu iki grubun orta­dan kaldırılması mümkün değildir. Bunlar toplumda her zaman var ola­caktır. Çünkü ne yaparsanız yapın birilerinin anası ölecek, babası ölecek ve yetim kalacaktır. Bu iki gruba da ihsan edin. Ye­tim ve mis­kinlerden kimisinin kafası açtır, kimilerinin kalbi, kimileri­nin de midesi açtır. Onların bu üç bölgelerini doyurmayı ihmal et­meyin. Kafanın gı­dası bilgidir, kalbin gıdası iman, midenin gıdası da helâl rızıktır. Öyleyse toplumda var olan bu yetim ve miskinlerin sadece mi­delerini doyurmakla iş bitti zannetmeyin. Onların kafalarını İslâm bilgi­siyle, kulluk bilgisiyle doyurun, kalplerini de Allah’ın istediği imanla doyurun. Yâni yetimlere, analı babalı olanlar gibi bir dün­yada yaşatıl­maları konusunda ihsanda bulunun. Miskinlerin de pa­ralı pullu olanlar gibi yaşatılmasını sağlamak üzere ihsanda bulu­nun. Yediğinizden ye­dirip, giydiğinizden giydirip, onların huzurunu sağlamaya ve onları kendi hayat standartlarınıza çıkar­maya gayret edin. "Bir de insanlara güzel söz söyleyin." Güzel söz insanların hoşuna giden söz demek değildir. Al­lah’ın hoşuna giden söz güzeldir. İnsanları hoşnut edecek sözler gü­zel değildir, Allah’ı hoşnut edecek sözler güzeldir. Hani Allah’ın Rasû-lü bir hadisle­rinde bunu şöyle anlatıyordu: "Gerçek müslüman müslümanların elinden ve di­lin­den sâlim olduğu, selâmette kaldığı kimsedir." Müslümanların elinden ve dilinden mutazarrır olmadığı kimse en faziletli mü'mindir, buyurur Allah’ın Rasûlü. Ama bu de­mek değildir ki emr-i bil’marûf yapmayan, haddi uygulamayan, insanları cezalan­dırmayan kişidir. Halbuki bu yukarıda sayılanlar in­sanları her zaman rahatsız edecektir. O halde insanları nelerin ra­hatsız edeceğini bilmek zorundayız. Ya da insanları rahat, veya rahatsız etmenin ne demek olduğunu bilmek zorundayız. Gerçek rahat dünya rahatı değildir. İs­lâm, rahat ve saâdet kaynağıdır. İs­lâm, kişiye ebedî saâdet kazan­dırmak, kişiyi daru’sselâm’a gö­türmek için gelmiştir. Gerçek rahat ve gerçek saâdet de selâmet ve rahat yurdu olan ahiretteki saâdettir. Öyleyse kişinin elinden ve dilinden sadır olan şeyler insan­ları daru’sselâma, saâdet yurduna götürüyorsa, konuştuğu ve yaptığı şeyler müslümanları daru’s-selâma, yâni cennete götürü­yorsa; işte bu mü'min, en hayırlı mü'mindir. Yoksa burada anlatılan sadece insanla­rın dün­yadaki saâdetlerini sağlamak değildir. Allah’ın Rasûlü insanları recm ederken ve savaş için onları Be­dir’e götürürken, hırsızlık yapan kişinin elini keserken, belki on­ları dünya açısından rahatsız ediyordu, ama daru’s selâm saâdetlerini ha-zırlıyordu onların. Yâni cennete kazandırıyordu onları. Öyleyse in­san-lara söz söylerken hayırlı ve maslahata uygun söz söyleyeceğiz. Bulunduğumuz makam, bulunduğumuz konum neyi gerektiriyorsa onu söylemek zorundayız. Madem ki insanlar benim elimden ve dilimden sâlim olacak­larsa, öyleyse ben de hiç konuşmayıvereyim, dilimi tutuve­reyim de­menin de anlamı yoktur. Aksine bulunduğumuz makam neyi gerektiri­yorsa, Allah ve Rasûlü neyi konuşmamızı istiyorsa onu konuşmak zo­rundayız. İşte o zaman müslümanlar bizim eli­mizden ve dilimizden sâlim olurlar. Ama öyle değil, ağız değil de bizden açılacak olan, ce­hennem çukurlarında bir çukur olacaksa işte o zaman susmak zorun­dayız. Evet, insanlara güzel söz söyleyin denmiş, sadece mümin­lere değil. Tüm insanlara güzel söz söylemek zorundayız. İnsan­ları cen­nete götürücü söz söylemek zorundayız. Bu güzel söz ko­nusunda Fussilet sûresinin 33. âyetinde şöyle buyurulur: "Doğrusu ben kendini Allah’a verenlerdenim? Di­yen ve salih ameller işleyen ve de Allah’a çağıran kimse­den daha güzel sözlü kim vardır". (Fussilet 33) Tabii buradaki insanlara güzel söz söylemeyi iyilikle emret­mek ve kötülükten menetmek şeklinde anlamışlar. Bir de biliyoruz ki: "Sözlerin en güzeli kelâmullahtır." Öyleyse en çok konuşacağımız şey Allah’ın kelâmı olsun. İn­sanlara en çok duyuracağımız, en çok sözcülüğünü edeceğimiz vahiy olmalıdır. İnsanlara insan sözü değil Allah sözü taşıyacağız. Zira sözlerin en güzeli Allah sözüdür. Kelâmların en cennete gö­türücü olanı Allah’ın âyetleridir. "Bir de namazı ikâme edin ve zekâtı da verin." Yâni bütün bu yukarıda sayılanları yapabilmek için de na­mazı ikâme edin, zekâtı da verin! Peki niye böyle bir bağ kurduk? Yâni anaya babaya ihsanda bulunmak, insanlara iyi davranmak, yetimle, miskinle iyi bir diyalog kurmak ve Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kul olmayı becerebilmek için sizin Allah’a ihtiyacınız var, sakın ha Allah’la diyalogu kesmeyin. Namaz sayesinde Allah’la diyalog imkânı bulun. Ve zekâtı da verin, yâni bunu o insanlara da ulaştırın. Namaz, Al­lah’tan mesaj alma işidir; zekât da Allah’tan alı­nan bu mesajın insan­lara ulaştırılma ameliyesidir. Veya namaz bi­reysel bir kulluk, zekât da toplumsal bir kulluktur. Öyleyse gerek bi­reysel gerekse toplumsal tüm hayatınızda Allah’a kul olun. Sa­dece Allah’ı dinleyin. Sadece Onun hoşnutluğunu arayın. Yâni ben gelip sana zekâtımı verirken sana şunu demek zo­rudayım: Arkadaş, Allah bana değişik yollarla mal göndermiş, Allah sayesinde, namaz sayesinde, namaz vasıtasıyla Allah’la kurduğum diyalog sayesinde anladım ki bunların hepsi benim de­ğilmiş, Allah di­yor ki senin de bunun içinde hakkın varmış. Al kar­deşim bu senindir demem gerekirdi ya, işte Allah’tan gelenin bi­reysel planda kendi şah­sımda uygulanmasına namaz veya Al­lah’tan mesaj alma ameliyesine namaz, ama bunun topluma indir­genmesine de zekât diyoruz. Zekât malî bir kulluktur, namaz ise bedeni kulluktur. Zekât top­lumsal bir kulluk, namaz ise bireysel bir kulluktur. Ama namaz Allah’la diyalogdur, zekât da namazla aldığımız bu mesajın top­luma indir­gen-mesidir. Evet sizden böyle bir mîsak aldık. Size bunu böylece dedik; ama pek azınız müstesna bu mîsakı bozdunuz. Çok azınız müs­tesna. Bu müstesna azınlık zaten daha önce de bu anlaşma ge­reğince Tev­rat’la amel eden, yâni dinlerinin emirleri gereğince ha­yat süren in­san-lardı ve şimdi de son peygambere iman edip yine aynı mîsakı en güzel şekilde yerine getiren insanlardır. Bu istenenler kişinin kişisel dünyasını ilgilendiren kulluklardır. Yâni bir kişinin başka kimsenin yardımına ve deste­ğine ihtiyaç duy­madan, kendi başına yapabileceği kulluklardır. Ze­kât da namaz da toplumsal bir yardımlaşma sonucu ifa edilecek kulluk değildir, kişinin kendi görevidir bunlar. Yâni namaz kılan da zekât veren de kişidir. Toplum yapmaz onu. Toplumsal bir görevle bireysel bir görevin örneğini şöyle vere­lim: Bunu karıştırıyoruz gibi. Özellikle cemaat olalım di­yenler de ka­rış-tırıyorlar galiba. Yemek yemekle, yemek yapmak arasında fark vardır. Meselâ yemek yapmak bireysel bir faaliyet de olabilir, toplum­sal bir faaliyet de olabilir. Birisi tuzunu, birisi ya­ğını getirir, birisi do­mates doğrar, öbürü suyunu koyar, ötekisi ateş yakar gibi hepimiz birden yemek yapabiliriz. Veya bir tek insan kendi başına da yemek yapar. Ama yemek yeme konusu böyle değildir. Yemek yeme konusu toplumsal ve bireysel olmaz. Bera­ber yesekte, kendi başımıza yesek de bu bireysel bir harekettir. Yâni hepimiz otursak da, hepimiz ken­di­miz yiyoruz demektir. Herkes kendine, kendi karnına yiyor ola­caktır. Evet topluca yiyoruz ama sonuçta herkes kendisi yiyor. İşte aynen bunun gibi ze­kât da iki kişi arasında bir ameliyedir, ama aslında bir kişidir veren, bir kişidir alan. Adam bireysel iş yapıyor demektir. Ama savaş öyle değildir. Esir olmak ve esir kurtarmak öyle de­ğildir. Yâni bunlar bir kişinin yapabileceği bir şey değildir, bu toplum­sal bir iştir. Veya devlet yönetimi bir kişinin işi değildir, toplumsal bir iştir. Savaşı da, devlet yönetimini de bir tek kişinin bireysel olarak gerçekleştşrmesi mümkün değildir. İşte bundan sonra bakın toplumsal mîsak mad­deleri sayılmaya başlanacak.
Bakara Suresi 83. Ayet | Tevhid Meali