Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

8. Ayet

8Bakara Suresi

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ

İnsanlardan öylesi vardır ki “Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman ettik.” derler. (Hakikatte) iman etmiş değillerdir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

8:"İnsanlardan kimileri de derler ki, inandık Al­lah’a ve âhiret gününe! Ama onlar inanmamışlardır." Ama insanlar! Ama kullarım! Ama muhataplarım! Beni dinle­yen­ler! diyor sanki Rabbimiz. Şunu da iyice bilin ki, şunu da asla unutmayın ki, böyle kesin çizgilerle insanların ayrıldığını her zaman göremezsiniz! Her zaman böyle baktınız, birine takvalı damgası vura­caksınız. Veya baktınız, bir başkasına kâfir damgası vuracak­sınız. Pek öyle her zaman kesin çizgilerle bunları ayırt edemezsi­niz. Veya: "Bunlar kitabın temelidir, ama bir de müteşabihler vardır. Onun tevilini Allah’tan baş­kaları bilemez" (Âl-i İmrân: 7) Yâni Kur’an’ın topluma indirgenmesini gerçek olarak her­kes bi­lemez. Ama Allah kesin bilir. "İlimde Râsihûn olanlar der ki, biz buna inandık." (Âl-i İmrân:8) Yâni âyetlerin anlatmak istediğini anlayabiliriz belki, ama o âye­tin anlattığı ile toplumsal problemlerin çözümünü birleştirmek her­kes için mümkün olmayabilir. Âyetin anlattıklarını toplumsal problem­lerin çözümüne indirgeyip uyarlamak herkesin işi değildir. İşte bunun adına fıkıh diyoruz. Yâni; meselâ bu âyet şu problemi böyle çözer, ama şu âyet de vardır denilince, hayır o âyet şunu anlatır da bunu şu âyet çözer gibi âyetleri topluma yansıtma işinde kesinlikle herkes bilgi sahibi olamaz; hepimiz onu beceremeyiz. Herkes kapasitesi kadar becerir bunu. İşte nitekim Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Efendilerimiz ba­zen ya­nılıyorlardı. Meselâ Rasulullah Efendimizin vefat haberi Hz. Ömer Efendimize ulaşınca "Kim Rasûlullah’ın vefat ettiğini söy­lerse ona şöyle şöyle yapacağım!" diyen Hz. Ömer’e karşı Hz. Ebu Bekir Efen­dimiz Âl-i İmrân sûresindeki şu âyeti hatırlatır: "Muhammed peygamberden başka bir şey değil­dir. Ondan önce de pek çok peygamberler gelip geçmiş­tir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üze­rinde gerisin geriye mi döneceksiniz? (yâni tekrar küfre mi dö­neceksiniz) Her kim gerisin geriye dönerse bilsin ki Al­lah’a hiçbir zarar verecek değildir.” (Âl-i İmrân:144) Âyetin olayla bağlantısını veya âyetin o hadîseye intibakını öğ­renen Hz. Ömer Efendimiz; "Hayret sanki bu âyeti yeni duymuş gi­biyim"! diyordu. Halbuki belki de bu âyeti sürekli na­mazlarında da okuyordu Ömer Efendimiz. Ama âyetin bu olayla irtibatını bir anda ku­ramamıştır. Aslında Hz. Ebu Bekir Efendimiz de Hz. Ömer Efendimiz de bildiği vahiyle hareket ediyorlardı. Ba­kın âyet diyor ki: "İnsanlardan kimileri de vardır ki." E kim bunlar? Münâfıklar mı? Allah öyle dememiş. Ya ne? Kimi­leri de var ki. Demek ki Kur’an karşısında net iki tavır var. Kur’an karşısında iki uç tavır var, iki net tavır var. Birisi Kur’an’la yol bulanlar. Kur’an’la yol bulanların tavrı. İkincisi de Kur’an’a karşı ilgisiz kalanla­rın tavrı. Bunlar Kur’an karşısında net ve belli tavırlardır. Ama işte bu âyetin anlat­tığına göre bir üçüncü grup, bir üçüncü tavır daha varmış. Bunlar da bu iki grup arasında, bu iki tavır arasında gider gelirlermiş. Hani Nisâ sûresi şöyle diyordu: "Onlar imanla küfür arasında bocalayan tabansızlar­dır. Ne onlardandır ne bunlardandır..." (Nisâ: 143) Demek ki bunlar böyle tıpkı bir sarkaç gibi imanla küfür ara­sında gidip gelenlermiş. Onlar münâfıklar olunca ve âyetlerin sonunda da Allahu Teâlâ şöyle buyurunca: "Şüphesiz ki münâfıklar cehennemin en aşağı ta­ba­kasında olacaklardır." (Nisâ: 145) Ulemâ demişler ki bunlar münâfıklardır. Aslında münâfık de­meye de biraz cesaret ister yâni. Çünkü bazen kâfirdir bunlar. Bakıyo­ruz sûrenin 17. âyetinde: Diye örneklenerek anlatılan bu insanlar için âyetin deva­mında: Denivermiş. Yâni bu insanların kâfirlikleri beyan ediliver­miş. Ama nedense ecdat bu bölümü görmemişler mi? Yoksa okumuşlar da demeye dilleri mi varmamış bilmem? Çünkü bu sa­yılacak işleri yapan, bu sıfatları üzerlerinde taşıyan insanlara kâfir demeye ecdadın, selef ulemânın pek cesareti olmamış. Bizim tekfirci kardeşlerin, ellerine geçirdikleri fırçayla Allah’tan muhasebe memurluğu görevini üstlenmiş gibi önüne gelen herkese kâfir ve müşrik damgası vurmayı kendile­rine iş edinmiş, dert edinmiş, kardeşlerin kulakları çınlasın. Evet ecdat bu konuda çok titiz ve edepli davranmış. Bunlara kâ­fir demeye dilleri varmamış. Öyleyse ukalâlığın gereği yoktur. Yâni öyleyse biz de edepli davranalım bu konuda ve onların kâfir demediğine biz de kâfir demeyelim. Yâni bu aşağıda sayılacak özellikleri üzerinde taşıyan insanlara kâfir demeyelim; ama bu özelliklerin küfür özellikleri olduğunu da bilelim yâni. Bu ikisi, ayrı ayrı şeylerdir. Yâni biz nifak nedir biliriz ama, bu adam münâfıktır! demeye dilimiz var-maz, cesa­retimiz olmaz. Şirki biliriz, şirki tanırız. Adamda şirk özelliği görürüz, ama bu adam müşriktir demeye cesaretimiz olmaz. Neden? Çünkü Peygamber Efendimiz kendisinde câhiliye alâmeti gördüğü Ebu Zer hazretlerine: "Ey Ebu Zer! Sende câhiliye özelliği görüyorum! Sende şirk özelliği görüyorum! Onu temizle!” de­miştir, ama “sen kâfirsin! Sen müşriksin!” dememiştir. Demek ki bir adama sen müşriksin! Sen kâfirsin! Demek ayrı, sende şirk alâmetleri görüyorum! Demek ayrı ayrı şeylerdir. Demek ki kişide bir an için bir özelliğin var oluvermesi, şirk özel­liği veya nifak özelliğinin var oluvermesi onun müşrik veya münâ­fık olmasını gerektirmeyecektir. Ama adam onun şirk olduğunu, mü­nâ-fıklık olduğunu anlamış, kavramış, kabullenmiş ve benimse­mişse, varlığından razı olmuşsa, ondan rahatsız olmayacak biçimde onu ka­bullenmişse, işte artık o zaman o kişi müşrik veya kâfir olacaktır el­bette. Bu özellikler, demek ki bizim çok titiz ve dikkatli davranacağı­mız, böyle kılı kırk yararcasına üzerimizde bulundurmamaya çalışaca­ğımız, gayret edeceğimiz, karşımızdakinde varlığını sezince de kulak kabartıp: “Aman ha! Ne olur ne olmaz! Bu adam yolunu ki­taba sora­rak bulmuyormuş! Hayatını kitaba danışarak yaşamıyor­muş! Öyleyse ben de bu adama danışmamalıyım! Evimi, mutfağımı, ticaret haya­tımı, okumamı, yazmamı bu adama sormamalıyım! Bununla bu ko­nuları istişare etmemeliyim! Beni de saptırabilir! Ben de şirke düşebili­rim!” diye, böyle bir teyakkuz halinde, böyle bir hassasiyet içinde ola­lım diyoruz. Peki neymiş bunlar? Neymiş bu özellikler? Dikkat ederseniz sûrenin başında Rabbimiz beş âyetiyle mü’minleri, muttakileri anlattı. Sonra iki âyetiyle de kâfirleri anlattı. Şimdi burada da uzunca münâ­fıkları anlatmaya başlıyor. On üç âyetiyle bu münâfıkların duru­munu, bu insanların karakterlerini anlatacak. Münâfıkların sıfatla­rını anlatan âyetlerin kâfirlerden söz eden âyetlerden daha çok ve daha kapsamlı olduğunu görüyoruz. Herhalde bunun sebebi şudur: Küfür meselesi de, iman me­se­lesi gibidir. Bunların her ikisi de kesin ve net bir çizgi ifade ederler. Yâni bu iki kesim de; mü'min de, kâfir de akide ve hayat konusunda tavrını net ve açık ortaya koymaktadır. İnançları konu­sunda her iki ta­rafta da bir kompleks söz konusu değildir. Açık ve nettirler. Hareketle­rinde, tavırlarında, amellerinde ve düşüncelerinde onları tanımak ko­laydır. Mü’min de, kâfir de belirgindir. Ama şimdi anlatılacak olan münâfıklar çifte standart uygula-dıkla­rından onları tanımak ve ortaya çıkarmak kolay değildir. Çizgileri, tercihleri, safları belli değildir adamların. Mü’min ve kâfir gibi inancı, düşüncesi, tavrı net ve açık değildir. Onun içindir ki Allahu âlem Rab-bimiz bu bölümde uzun uzun bu insanların özelliklerinden söz ede-cek. Bu çetin ve çetrefilli insanları uzun uzun örnekleriyle bize tanı-tacak. Bir de münâfıklar İslâm ve müslümanlar için kâfirden çok daha tehlikeli olduğu için uzunca anlatılmıştır diyoruz. Bir Ebu Cehil’in kâfir olarak İslâm’a ve müslümanlara verdiği zararın yanında bir münâfık olarak Abdullah İbni Übey’in verdiği zararın büyüklüğünü ve tehlikesi­nin boyutunu biliyoruz. İşte belki bu se­beplerden dolayı birkaç âyetle bize kâfiri tanıtan Rabbimiz bu bölümde uzun uzun münafığı anlat­maya başlayacak. Bakın der­ler ki bunlar: "Derler ki; inandık Allah’a ve âhiret gününe! Ama onlar inanmamışlardır." Bunu diyen Allah’tır. Değilse ben bilemem ki inanıp inanma­dı-ğını. Nitekim Allah’ın Rasûlü bir seferde kelime-i şehâdeti söyleyen bir adamı öldüren bir sahabeye; “Neden yaptın bunu? Nasıl öldürdün onu? Demek şehâdet kelimesini söyleyen bir kimseyi öldürdün, öyle mi?” şeklindeki azarlamasına karşılık, o sahâbenin; “Ey Allah’ın Ra-sûlü, o aslında müslüman olmamıştır, ölümden korktuğu için ke­lime-i şehâdet söylemiştir” diyerek savunmasına son derece gazaplanan Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştu: “Kalbini yardın da baktın mı?" Öyleyse inandım! Dediği halde, şu aşağıda sayılacak işleri yapan insana, veya inandım dediği halde şu özellikleri üze­rinde taşı­yan kişiye inanmayacağız. İnandım dese de, ben de mü'minim dese de onun bu sözüne inanmayacağız. Çünkü: