90:"Allah’ın, kullarından dilediğine kendi fazlından kitap indirmesini kıskanarak ve azgınlık yaparak Allah’ın indirdiklerini inkâr etmekle kendilerini ne kötü bir şeye sattılar. Gazap üstüne gazaba uğradılar. Ve kâfirlere alçaltıcı bir azap vardır." Bakın âyetin anlattığına göre bunların, bu yahudilerin Kur’an’ı ve peygamberi inkâr etmelerine tek yanılgıları engel oluyordu. O bizden değildir dediler. Niye inanalım da, o bizim renkten değil! Niye kabullenelim de, o bizim ırktan değil! İsrâil oğullarından değil o! Bizim cemaattan değil o, bizim gruptan değil o, bizim familyadan değil o diyorlardı. Dikkat ediyor musunuz, inkâr etmelerinin sebebi çok basit. Bu peygamber, İsrâil oğullarından değil de bir başka yerden çıktı. Bizim grubun içinden, bizim hizbimizin içinden değil de Araplardan çıktı diye inkâr ediverdiler onu. Halbuki Kur’an’ın ifadesine göre oğullarından bile şüphe edebilirlerdi bu adamlar, ama Rasulullah’tan asla. Kur’an-dan asla şüphe etmeyecek biçimde bilgileri vardı. Bütün bu kesin bilgilerine ve kitaplarının şehâdetine rağmen yine de kendilerinden çıkmadı diye reddediverdiler onu. Halbuki: Allah onu, peygamberliği dilediğine lütfediyordu. Dün kendilerinden, İsrail oğullarından seçilen peygamberlere gelen vahiy bu sefer de yine İbrahim’in (a.s) öteki oğlu İsmail’in (a.s) torunlarından birine geldi diye reddedilmez ki. Kendilerinden birine gelmedi diye bunu reddetme yetkisini nereden almışlar bunlar? Yo! Allah bunlara soracaktı, ne dersiniz? Nasıl istersiniz? Kime göndereyim bu peygamberliği? diye bunlara soracaktı Allah. Bunu bekliyormuş hainler. Allah’a yol göstermeye, Allah’a akıl vermeye çalışıyor alçaklar. Şunu demeliydin ya Rabbi! Şuna göndermeliydin ya Rabbi? Diyerek sanki Allah’a akıl vermeye çalışıyorlar.. Yahut bugünkü müslümanların hakikatle karşı karşıya geldikleri zaman, birileri hakikati ortaya koyduğu zaman, kim bu adam? Bizden mi? Bizim takımda mı oynuyor? Bizim kavimden mi bu? Diyerek, hattâ kendi gruplarından gelince ne gelirse gelsin, ne olursa olsun fark etmez, ama kendi gruplarının dışındakilerden gelen ne olursa olsun onu reddetme alışkanlıkları, yahudilere ne kadar da benziyor değil mi? Ve bu tavrın kendilerinden öncekilere neler kaybettirdiğini bilmiyorlar mı, diye sorasım geliyor. Gerçekten bugünün müslüman-ları da kafalarını iki ellerinin arasına alıp derin derin düşünmek zorundadırlar. Evet reddederlerken, inkâr ederlerken hiçbir delilleri yoktu. İblis de böyle reddetmişti değil mi? Adem’in şahsında Allah’ın secde emriyle karşı karşıya gelen İblis de hiçbir delili olmadan, sadece kendi yaratılışını ön plana çıkararak, ırkını, kökenini gündeme getirerek ben ondan üstünüm! Mümkün değil ben ona secde etmem! Dediği gibi. İsrâil oğulları da kendi yaratılışlarını ön plana alarak biz üstünüz dediler! Peygamberlik bizim hakkımızdı! Ama sen bunu bilemedin, diyerek Allah’a kafa tutmaya kalktılar. Bu Muhammed de nereden çıktı? Dediler. Ama sonunda: "Gazap üstüne gazaba uğradılar." Gazap üstüne gazaba uğradılar, Allah’tan bir gazaba uğradılar. Tabi kişinin hangi durumda gazaba uğradığını da ancak Allah bilecektir. Yâni kişi o durumda cennete değil de cehenneme doğru yol alıyorsa, işte bu onun için en büyük gazap, en büyük azap olacaktır Allah korusun. Ve bir de bunlar: "Onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu ve onlar Allah’tan bir gazaba uğradılar." (Bakara: 61) Âyetinden de anlıyoruz ki bunlara bir damga da vurulmuştur. Yâni zillet ve meskenet damgası. Tarihte hep böyle olagelmiştir bu iş. Yâni Allah onlara en son Hz. Muhammed (a.s) döneminde bir fırsat tanımış, tüm önceki nanelerini silip, onları affetmek üzere onlara bir imkân tanımıştı. İşte son elçim karşınızda, eğer inanırsanız kurtulacaksınız, değilse zillet ve meskenetten kıyamete kadar kurtulamayacaksınız demişti Allah. Ama tabi bu söz kıyamete kadar her dönemde bakidir, geçerlidir. Her bir yahudi şu anda da, yarın da yine inanma imkânına sahiptir, inanırsa kurtulur, değilse bu zillet ve meskenete razı olmak zorundadır. Bu gazap ve azap işinin tarihte görülen biçimleri sürgündür. Hayatları böyle bir sürgünle geçmiş bu hainlerin. Zillet ve meskenet biçimleri de belki meşgaleleridir ya da öyle bir ruh hali, öyle bir dünya anlayışı, öyle bir hayat anlayışıdır. Yâni öyle bir kölelik zihniyeti verilmiştir ki onlara, hep böyle azap içinde kahrolup gidiyorlar. Çünkü Allah, bugünden sonra onlar Mescid-i Haram’a hep korkarak gireceklerdir diyordu. Bakıyoruz da şimdi ellerini kollarını sallaya sallaya giremiyor adamlar. Meselâ saray yaptırıyor adamlar, tabanını deliyor, dehlizler yapıyor, sığınaklar kuruyor, herhangi bir saldırı anında kaçacakmış filan, hep korku içindedir yâni. Orada elini kolunu sallaya sallaya geze-miyor. Kral benim de dese, örtüsünü ben değiştiririm de dese, Kâbe-nin içine de girse gene de korku içindeler. Evet bunlar, bu yahudiler gazap üstüne gazaba maruz kaldılar. Ve her gün müslümanların namazlarında kırk defa lânet okuyup da aman ya Rabbi bizi onlardan eyleme! Dedikleri duruma geldiler. Acaba düşünüyorum da müslümanlar bunu söylerlerken ne dediklerinin farkına varabiliyorlar mı? Müslümanlar da onların durumuna düşmüşlerse diyorum, bu duanın ne anlamı olacak da? Veya kendi kendilerine mi beddua ediyorlar ki? Neyse orası kalsın şimdi. "Ve kâfirlere alçaltıcı bir azap vardır." Kâfirlere, Allah’ın kitabı örtenlere, vahiyden habersiz bir hayat yaşayanlara, Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini kamufle edip bir hayat yaşayanlara, fıtratlarını örtenlere, kendi kendilerine yabancılaşanlara alçaltıcı bir azap vardır. Bunlar Allah’ın gökler ve yeryüzüne serpiştirdiği bunca görsel âyetlerini örtmüşler, o âyetlerin fihristi mahiyetindeki şu kitabın âyetlerini örtmüşler, Allah’ın fıtratlarına koyduğu tevhidi örtmüşler ve kendi kendilerine bir hayat yaşamaya yönelmişlerdir. İşte bundan dolayı onlar için alçaltıcı bir azap vardır.