16. “Andolsun ki Biz, İsrailoğullarına Kitap, hüküm ve peygamberlik gönderdik; onları dünyalara üstün kıldık.” Rabbimiz bir zamanlar İsrailoğullarına kitap vermişti. Bu kitap, Tevrat ve İncil’dir. Rabbimiz, İsrailoğullarına değişmeyen esaslar ver-mişti. Onlar onu hayatlarına hakim kılsınlar, hayatlarını onunla düzenlesinler diye Allah onlara kitap vermişti. Bir de kitapla beraber onlara hüküm vermişti Rabbimiz. Allah onlara kitap bilgisi dediğimiz hikmeti verdi. Yani kitabın âyetlerinin nasıl anlaşılması ve nasıl uygulanması gerektiğinin bilgisini, yani kitaba dayalı sözde ve amelde isâbet vermiştir. Ya da bu kitap sayesinde, bu kitaba sahip çıkmaları sayesinde hâkimiyet ve hükmetme yetkisi, yeryüzünde iktidar verdi onlara. İsra-iloğullarını tutundukları kitapları sayesinde Firavun oğullarının zulmünden, onlara kölelikten kurtarıp, efendi olarak onların mallarına, mülklerine varis yaptı. Sadece Ben-i İsrail değil, tarihte kitabına sarılan tüm toplumlara Allah bunları lütfetmiştir. Öyleyse Allah’ın kendilerine lütfedip hikmet ve hâkimiyet, iktidar, güç-kuvvet verdiği toplumlar bu verilenleri Allah yolunda kullanmalıdır. Değilse, Rabbimiz bunları çok kısa bir sü-re sonra onlardan alıverir. Rabbimiz, “onlara risâlet verdik,” diyor. Rabbimiz, İsrailoğulla-rına sayılamayacak kadar peygamberler göndermiş, bu kutlu elçileri vasıtasıyla onlara sayılamayacak kadar rahmet kapıları açmıştır. İs-railoğulları, Allah’ın lütfu ve rahmetiyle pek çok peygamberi uyarıcı olarak aralarında gördüler. Bu peygamberlerin rahmet ve bereketlerinden istifade ettiler. İnsanların böyle kendilerine kulluk örneği olacak elçileri aralarında görmeleri, onları gözleri önünde müşahede etmeleri, onların hayatlarına şâhit olmaları gerçekten büyük bir nîmettir. Ama ne gariptir ki, Allah tarafından kendilerine sunulan bu rahmet kapılarından en az istifade edenler de yine İsrailoğulları olmuştur. Sonra: “Onları en güzel rızıklarla rızıklandırdık ve onları âlemlere üstün kıldık,” diyor Rabbimiz. Allah, çölde onları bıldırcın eti ve kudret helvasıyla rızıklandırmış ve âlemlere üstün kılmıştır. Yâni bütün âlemlerden daha faziletli kılmıştık sizi! Peki nasıl olmuştu bu? İsrailoğullarının bütün insanlardan üstün kılınmaları, sınıfsal bir üstünlük değildir. Bunun mânâsı, kişisel bir değer kazanma anlamına değildir. Bu üstünlük, onların nîmetler yönünden üstün kılınmalarıydı. Allah onları nîmetlere boğmuştu. Ama biz biliyoruz ki nî-met, nîmet verilenler açısından bir üstünlük sebebi değildir. Çünkü bu tür nîmetler kesbî nîmetler değildir. Yani bunlar, insanların bizzat ken-di gayretleri, bizzat kendi çabaları karşılığında kazandıkları cinsten nî-metler değil, Allah tarafından lütfedilmiş cinsten nîmetlerdir bunlar. Meselâ şimdi farz edin ki birine el verilmiş, ötekisine verilmemiş. Yâni birisi elli, ötekisi elsiz, çolak yaratılmış. Hangisi üstün şimdi bunların? Allah’ın kendisine el verip öyle imtihan ettiği insan mı üstün, yoksa Allah’ın el vermeyip çolak imtihan ettiği insan mı üstün? Meselâ birisine çokça mal vermiş Allah, ötekisine vermeyip fakir kılmış. Şimdi Allah’ın kendisine bolca mal verip imtihan ettiği insan mı üstün, yoksa Allah’ın mal vermeyip fakirlikle imtihan ettiği insan mı üstündür? Aslında ne o üstün, ne de beriki alçaktır. Bunların hepsi imtihan konusudur. Allah birini malla imtihan ediyor, ötekisini de malsız imtihan ediyor. Hepsi bu. Kimin üstün, kimin alçak olduğu yarın belli olacak. Çünkü bu verilenler birer imtihan konusudur, birer imtihan sorusudur. Bu sorulara karşı takınılan tavırlara göre, kazanan ve kaybeden yarın ortaya çıkacaktır. Allah, İsrailoğullarını nîmetlere gark ediyordu. Neden? Herkesten daha çok şükretsinler, herkesten daha fazla itaat etsinler, herkesten daha çok takvalı olsunlar diye. Herkesten daha çok peygamber gönderiyordu Allah onlara. Peş peşe bir peygamberler silsilesinin İs-railoğullarına gönderildiğini biliyoruz. İshak, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şu-ayb, Harun, Dâvûd, Süleyman, İlyas, Mûsâ, hepsi bunlara geldi. Böylece İsrailoğulları kendi dönemlerinde çağdaşları içinde en faziletli toplum oldular. Demek ki Allah onları, kitap, peygamberlik ve hükümranlık vererek üstün kılmıştı. Köle iken devlet kurmak, Firavun’un esaretinden ve zulmünden kurtulmak türünde nîmetlerde bulunmuştu Rabbimiz onlara. Ama şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki onların bu üstün kılınmaları, Allah’ın onlara lütfettiği hilafet vasfını korumaları ile kayıtlıdır. Yâni böyle ilelebet üstün olacak değillerdi bunlar. Bu, hilafete sahip oldukları müddetçe geçerliydi. Hilafete liyâkatlerini, ehliyetlerini kaybettikleri anda bu üstünlüklerini de kaybetmiş olacaklardı. Nitekim sonradan ilâhî emirleri çiğnemeleri, peygamberlerine isyan etmeleri, peygamberlerini öldürmeleri, kitaplarını tahrif edip Allah’a verdikleri ahitlerini bozmaları, hilafete sırt dönmeleri neticesinde bu üstünlükleri de tarihe karışıp gitmiştir. Üstelik Cenâb-ı Hak artık onlara karşı hükmünün lânet olduğunu, onların gazap, zillet ve meskeneti hak ettiklerini ilân etmiştir.. Sanki bu âyet bu âyetlerin geldiği dönem Yahudilerine ve kıyâmete kadar her bir dönem Yahudilerine şunu ilân ediyordu: “Ey Ya-hudiler! Bir zamanlar atalarınıza verilen bu imkânları, bu nîmetleri bir hatırlayın. Hatırlayın ki, bir zamanlar bu nîmetlerin hepsi sizdeydi. Din, risâlet, kitap, ilim, üstünlük, liderlik, imâmet sizdeydi. Şimdi ise yaptıklarınızdan ötürü bunlar sizden alınmıştır. Eğer tarihte sahip olduğunuz bu nîmetleri yeniden elde etmek istiyorsanız, bu nîmet şimdi de İslâm’da ve İslâm ümmetindedir. Eğer İslâm’a sahip çıkar, son el-çiye ve son kitaba iman ederseniz, ona yeniden kavuşabilirsiniz.” Sanki Rabbimiz “Bir zamanlar sizler böyleydiniz. Hani o nîmeti ne yaptınız? Neden elden çıkardınız onu? Ne idiniz? Ne oldunuz? Bir düşünün!,” diyor. Demek ki onların, İsrailoğullarının âlemlere üstün kılınışı, kıyâmete kadar ki âlemlere değil, sadece o döneme kadar ki âlemlere bir üs-tünlük olmuştur. Tabi bizim için de geçerlidir bu. Eğer biz de Rabbimizin bizim hayatımızı düzenlemek üzere bize gönderdiği şu kitabına sahip çıkıp hayatımızı onunla düzenleme gayreti içine girmez, Allah’ın kitabıyla ilgiyi kesersek, Rabbimizin bizim için açtığı en büyük rahmet kapısı olan peygamberinin sünnetine, onun yoluna, onun örnekliğine sahip çıkıp hayatımızı onlarla düzenleme konusunda nankör davranırsak, bir zamanlar İsrailoğullarından aldığı gibi Rabbimizin bu konuda bizden de aldığı o ahde vefalı davranmaz, o hilafete sadâkat göstermez-sek, elbette Allah onu bizden de alıp, ona lâyık birilerini getirir ve bizim de defterimizi dürüverir. Allah buna her zaman kadirdir. İsrailoğullarına seslenen, ama bizim kitabımızda geldiği için onlardan önce bize seslenen bu âyet bize şöyle diyor: “Ey İsmail oğulları! Ey ümmet-i Muhammed! Ey Muhammed’in (a.s) yolunun takipçileri! Sizler de hatırlayın size olan nîmetlerimi! Bir gün Mekke’-deydiniz. Tek başına yapayalnız ortaya çıkmıştınız. Öyle bir durumdaydınız ki, hiçbir şey bilmiyordunuz. Sonra aranızdan birini elçi seçtim ve o elçiye kitap gönderdim. O elçiye kendi bilgimi gönderdim. Si-zi vahyimle şereflendirdim. Size yol gösterdim.” Evet, o elçi ve o kitapla bizler yolumuzu bulduk. Yolsuzduk, yolumuzu bulduk. Bilgisizdik, Allah bilgisiyle bilgilendik; Allah sayesinde hidâyete ulaştık. Karanlık bir dünyadan aydınlık bir hayata gözlerimizi açtık. Sonra bu Allah elçisinin Mekke’den Medine’ye hicretiyle ufuklar daha da genişledi. Bu mübarek elçinin bu dünyadan öbür âleme hicret etmesinden hemen kısa bir süre sonrasında dünyanın en büyük, en güçlü devletleri bile lokmalar halinde biz Müslümanların ağ-zına sunuldu. Müslümanların önünde yeryüzünün en büyük devletleri birer birer diz çöker oldu. Yeryüzünün en büyük saltanatları ve mülkleri Müslümanların ellerine sunuldu. Peygamberin zuhurundan sonra henüz yüz yıl geçmeden, Çin sınırlarından Atlas Okyanusu sınırları-na, Kafkasya içlerinden Sibirya’ya doğru, Asya ve Afrika içlerine doğru geniş bir bölgede İslâm hakim oldu. Rabbimiz bu âyetleriyle bize de diyor ki: “Ey Müslümanlar! Hatırlayın hele bir o günleri! O günlerde lütuflar Allah’tandı. Bütün bunları size o günlerde lütfeden Rabbiniz idi. O günlerinizi size Allah nasip etmişti. Hatırlayın o günlerinizi de, haydi bana verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin! Ki Ben de size verdiğim ahdimi yerine getireyim. Sizler her şeye rağmen Bana döneceğinize, Benim istediğim hayatı yaşayacağınıza, kitabımla ve peygamberimle diyaloglarınızı kesmeyeceğinize dair Bana söz vermiştiniz. “Rabbimiz Allah” diyeceğinize, hayatınızı Benim kurallarımla düzenleyeceğinize, Benim kitabımı arkanıza atıp şeytanların uydurduğu sistemlerin peşine gitmeyeceğinize dair Bana söz vermiştiniz. Haydi bana ezelde verdiğiniz bu sözlerinizi yerine getirin! Yeniden kitabıma dönün! Yeniden peygamberimin sünnetine sarılın ki, Ben de sizi tarihte yaşadığınız ve hasretini çektiğiniz o günlere tekrar kavuşturayım. Yeniden sizleri yeryüzünün efendisi yapayım!” Eğer biz bunu gerçekleştirebilirsek, bilelim ki Allah da bize olan vaadini gerçekleştirecek ve bizi tekrar yeryüzünde izzet ve şerefe kavuşturacaktır. Âyet bize de bunları söylüyor. Kitap hep elimizde olacak, elimizden hiç düşmeyecek. Peygamber sürekli aramızda, hayatımızda canlı olacak. Hayatımız, sözlerimiz, davranışlarımız ve düşüncelerimiz hep kitap ve sünnet kaynaklı olacak. Hayatımıza kitap, sünnet hakim olacak. O zaman Rabbimiz yeniden bize yardım edecek, yeniden elimizden tutacak ve tarihte kaybettiğimiz o eski günlerimizi yeniden bize iade edecektir. Tüm dünya insanlığı karşısında yeniden hakim bir konuma, örnek ve önder bir noktaya getirecektir bizi. Rabbimiz, hem onlara, hem de bize verdiği nîmetlerini saymaya devam ediyor: