20. “Bu Kur’an, insanlar için belgeler; kesin olarak inanan millet için doğruluk rehberi ve rahmettir.” Bu kitap insanlar için basirettir. Basiret sahibi olmak isteyenin mutlaka bu kitapla beraber olması gerekir. Bu kitabın içindeki basiretlerden istifade etmesi gerekir. Bu kitapla beraber olmayan kimselerin, basirete ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır. Basiret; görmek, ileriyi görmek, hayrı, hakkı, gerçeği görmek demektir. Vahyin, Allah bilgisinin ortaya koyduğu gerçeğin yüzünü görmek, gerçekle alâkalı görüş sahibi olmak demektir basiret. İşte bunun yolu bu kitaptan geçer. Çünkü bu kitap, tüm insanlık için be-sâirdir. Sadece mü’minler için değil, bu kitap kâfirlere de gerçeği gösterir. Kâfirlere de geleceği beyan eder. Meselâ nasıl? Bu kitap kâfirlere der ki: “Ey kâfirler! Eğer sizler Allah’ın istediği, bu kitabın tarif ettiği gibi bir hayatı yaşamaz, Allah’ın size gönderdiği bu basiretlerle ilgi kurmaz, bu kitabın sizden istediği iman ve teslimiyeti gerçekleştirmez-seniz, o zaman kesinlikle bilesiniz ki geleceğiniz ateştir. İleriniz azaptır. Sonunuz cehenneme yuvarlanmaktır.” Böylece onlara da gelece-ği göstererek, onları da hakikatle yüz yüze getirerek, bu kitap onlara da besair olur. Kâfirlerin önünde böyle dayanılmaz bir ateşin olduğunu haber veren bu kitap, mü’minlerin, iman eden ve salih ameller işleyenlerin önünde de, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ebedî bir cennet ve saadetin olduğunu haber veriyor. Bu kitap besâirdir. Hem mü’minlere, hem de kâfirlere dünya hayatındaki saadet ve şekâvet yollarını, mutluluk ve bedbahtlık yollarını gösterip açıkladığı gibi, yaşadığımız bu hayatın sonunda gideceğimiz âhiret hayatında ebedî kazanç ve ebedî kayıp yollarını da gösterip açıklamaktadır. Mü’min-kâfir, tüm insanlığı mutlak gerçeklerle yüz yüze getirmektedir. Rabbinizden size basiretler gelmiştir. İşte bütün bu anlatılanları anlayabilmeniz için, Rabbinizden size kalp gözleri gelmiştir. Basar, basiret, önümüzü gösteren, yolumuzu aydınlatan, nerede nasıl davranacağımızı, hayatımızın her bir birimini nasıl düzenleyeceğimizi gösteren, anlatan, yolumuzu açan, aydınlatan nûrdur, ışıktır, yol göstericidir. Rabbinizden apaçık âyetler geldi size. Size kalplerinizi, gözlerinizi, kulaklarınızı açan âyetler geldi. Ben sizi zorla Müslüman yapacak değilim. Bana inanmanız, bana teslim olmanız ve kendi lehinize hükmetmeniz için ben tüm sebepleri, tüm vasıtaları yarattım. Bundan önceki âyetlerde anlattığım gibi dışınızda ve içinizde yığınlarla görsel âyetler yaratıp onları size arz ettim. Bir de işitsel âyetler denen şu Kur’an âyetlerini gönderdim. Tüm bu yarattığım âyetlere intibak e-debilecek, onları anlayıp değerlendirebilecek, göz, kulak ve kalp ver-dim size. Artık siz bilirsiniz, ister iman eder kendi lehinize hükmeder, ister küfreder, tüm bu âyetlere karşı kör ve sağır davranır, sonucuna kendiniz katlanmanız şartıyla aleyhinize hükmedersiniz. Unutmayın ki, inanmanız da küfretmeniz de sizin içindir. Allah’ın sizin imanlarınıza da, amellerinize de ihtiyacı yoktur. Ne yaparsanız kendi lehinize ve aleyhinizedir. En’âm sûresi 104. âyette, Rabbimiz bu kitabın basiretler olduğunu anlattıktan sonra buyurur ki: “Kim görür, hadiselere bu basiretlerle bakar, bu gözlükleri kullanırsa kendi lehine hükmetmiş; kim de körlük yapar, bu gözlükleri kullanmak istemez ve hadiselere bu âyetlerle bakmak istemezse o da kendi aleyhine hükmetmiş, kör kalmayı tercih etmiş demektir.” Kur’an besair, nûr, hidâyet ve Furkân’dır. Hani arabanızla geceleyin bir yere giderken arabanın farlarını yakıverince önünüz aydınlanır, köprüyü, virajı, tehlikeyi böylelikle anlarsınız ya, işte Kur’an da böyle bir nûrdur, Furkân’dır. Olaylara Kur’an’ın gözlüğüyle bakıverdiniz mi, o her şeyi size fark ettiriverecektir. Ama Kur’an’dan habersizsek, olaylara Kur’an’la bakamazsak, aile hayatımızı, toplum hayatımızı, hukukumuzu, eğitimimizi, kazanmamızı, harcamamızı, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızı, ekonomik düzenlemelerimizi Kur’an kaynaklı, Kur’an gözlüklü düzenlemezsek, tüm bunları Kur’an’ın gözetiminde yapmazsak, işte o zaman aydınlığa çıkmamız mümkün olmayacaktır. Hangi insan, hangi toplum, hangi aile Kur’an’la birlikte problemleri çözmeye çalışır, Kur’an kaynaklı problemlere yaklaşmayı prensip edinir, “bu konuda Allah ne diyor? Kur’an ne diyor?” diyerek Allah’ın kitabına müracaat eder ve çözümü Allah’ın kitabında arar, Kur’an’la görmeye, Kur’an’la bakmaya çalışırsa, mutlaka aydınlığa ve hayra ulaşır. Bu aydınlığa ulaşması sonunda kendi lehine olacaktır. Yâni dünyada aydın, mutlu bir hayat elde etmiş olacaktır. Öyleyse ey Müslümanlar! Ekonomiyle ilgili bir derdiniz mi var? Ekonomik hayatınızı aydınlığa, düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Hukukunuzu aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? Eğitiminizi düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Aile hayatınızı, toplum hayatınızı, gecenizi, gündüzünüzü, bugününüzü, yarınınızı, namazınızı, orucunuzu, zikrinizi, fikrinizi, dünyanızı, âhiretinizi aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? O halde problemlere basiretlerle bakmak zorundasınız. Tüm bu problemleri basiretlerle, yâni Kur’an âyetleriyle çözümlemek zorundasınız. Ama Allah böyle basiretler gönderdiği halde kim de körlüğü tercih eder, kör olmayı, kör kalmayı tercih ederse, o da kör olmaya ve kör kalmaya mahkumdur. Allah’ın kitabına gözlerini kapayan, kitapla ilgilenmeyen, problemlere kitapla çözüm aramayan toplum kör kalmaya mahkumdur. Karanlıklar, bunalımlar, çözümsüzlükler ve çaresizlikler içinde bocalamaya mahkumdur. İşte şu anda Kur’an’dan kaçan ve basiretlerin dışında başka yerlerde çözüm arayan toplumumuzun ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette çırpındığını, bocaladığını görüyoruz. Her şeyimiz bozuk, her şeyimiz çözümsüz… Problemlere çözüm arayan idareciler de her şeyi denemeden, ama Kur’an’a müracaat etmemeden yanalar. Böyle adamlara, yâni Kur’an’ın tabiriyle kör, sağır ve dilsiz insanlara neyimizi emanet edebiliriz ki? Hangi işimizi emanet edebiliriz bunlara? Bu adamlar bizim için ve bu ülke için ne yapabilirler? Kur’an’dan kaçan, Kur’an’ın çözümlerinden habersiz olan bu insanlar neden kurtarabilecekler ki bizi? Açlıktan kurtarabilirler mi? Bunalımlardan kurtarabilirler mi? Karanlık ve sömürgeci güçlerin egemenliğinden bizi kurtarabilirler mi? Bizi aydınlığa, düzlüğe çıkarabilirler mi? Hani yıllardır bu iddiada olanlar, yıllardır bize bunları vaad edenler bugüne kadar ne yapabildiler bizim için? Bizi karanlık ve egemen güçlere satmanın dışında, biraz daha onlara borçlandırarak sırtımıza ipotekler koymanın ve onların kucağına itmenin dışında, bizi onlara peşkeş çekmenin dışında ne yaptılar?! Söyleyin ne yaptılar bu Kur’an düşmanları? “Benim Kur’an’a ihtiyacım yoktur! Bizim böyle bir kitaba ihtiyacımız yoktur! Ben toplum problemlerini kendi gücümle, kendi bilgimle çözerim! Ben bu problemleri A.B.D ile, A.E.T ile çözerim!” diyerek Kur’an’dan kaçan, Allah’ın çözüm önerilerini beğenmeyen, basiretlerle ilgilenmeyen bu körlere daha ne zamana kadar bel bağlayacağız! Daha ne zamana kadar bunları, bu basiretsizleri Allah’a tercih edeceğiz! Allah bu topluma basiret versin, şuur versin inşallah. Kur’an, basirettir. Hadiselere Kur’an’la, Kur’an’ın gözlüğüyle bakan kimseyle ona karşı kör ve sağır kesilen kimse çok farklıdır. Peygamberimizin, “Mü’minin ferasetiyle yol bulun, çünkü o Allah’ın nûruyla bakar” hadisi de işte bu gerçeği anlatır. Hadiste anlatılan nûr da Kur’an’dır. Bir mü’min gaybı bilmez, bilemez. Allah onu kullarına açmamıştır. İşte mü’min, gaybı bilmediği, geleceği göremediği için ona Kur’an sayesinde basiretler vermiştir Rabbimiz. Ya-ni ilerisini Kur’an’la değerlendirip adımlarını sağlam atması, kararlarını düzgün vermesi ve hata etmemesi için Rabbimiz bu kitabın âyetlerini onlar için basiretler kılmıştır. İleriyi bu kitabın âyetleriyle görsünler, ile-riye bu kitabın âyetlerinin gözlüğüyle baksınlar, hayatın problemlerini onunla değerlendirip çözsünler, hayatlarını onunla düzenlesinler ve hata etmesinler, yanlışa düşmesinler, isâbet güçleri artsın diye Rabbi-miz bu kitabın âyetlerini göndermiştir. Zira, yeryüzünde ‘sünnetullah’ dediğimiz Allah yasaları işlemektedir. Yeryüzünde işleyen bu Allah yasalarını bilen kişi, olayları tahlil ve geleceği düzenleme konusunda elbette basiret sahibidir. Kur’an’la, basiretle beraber olan kişi elbette her şeyi iyi bilecek ve ki-tap sayesinde onun bakışı keskinleşecektir. Meselâ şu anda ben desem ki, yakında şu yeryüzünün en büyük şeytanı, yeryüzünün en büyük teröristi ve kan içicisi Amerika yıkılacaktır. Anlarsınız ki bu benim tavrım asla gaybı bilmek değil, gaybdan haber vermek değil Allah ya-salarını bilmektir. Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasaları bilen birisi bu-nu çok rahat anlayacaktır. Çünkü Â’râf’ta anlatıldığına göre Rabbimiz, her insan için nasıl bir ecel tayin buyurmuşsa, aynı zamanda toplumlar için de bir ecel tayin buyurmuştur. Bu, Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasadır. Toplumlar adalet üzerine kuruldukları zaman onların ömürlerinin biraz daha uzun olacağı, ama zulmetmeye başladıkları zaman da onların ecellerinin ve sonlarının yaklaştığını Allah kitabında haber vermektedir. Şimdi olaylara Allah’ın kitabıyla bakabilen birisi olarak benim bunu bilmem çok normaldir ve bu asla gaybdan haber vermek de değildir. Madem ki bu kitabın âyetleri basirettir, o halde hadiselere bu kitabın gözlüğüyle bakabilen kimseyle bu kitabın âyetlerine karşı kör ve sağır kesilen kişi elbette birbirlerinden farklı olacaklardır. Meselâ kitaptan bir âyet öğrendikten sonra o âyeti öğrenmeden önceki bakışım değişiveriyor. Bir âyet öğreniyorum Allah’ın kitabından ve artık suya bakışım değişiyor. Başka bir âyet öğreniyorum veya başka bir gözlük takıyorum gözüme, bu defa bu âyetin konu edindiği kadına bakışım değişiyor. Bir başka âyet öğreniyorum, mala bakışım değişiyor. İstikbâl anlayışım değişiyor, kazanma-harcama an-layışım, ihtiyaç anlayışım, zenginlik-fakirlik anlayışım, ikram, infak, sevgi ve nefret anlayışlarım değişiveriyor. Meselâ Nisâ’yı, Ahzâb’ı tanıdıktan sonra benim dünkü kadın anlayışım, kadına bakışım tamamen değişti. Dün sokakta kapalı bir kadın gördüğüm zaman seviniyordum. Çok şükür sokaklarımızda ka-palı kadınlar da dolaşmaya başladılar diye seviniyor ve onlarla iftihar ediyordum. Ama bu sûreleri öğrendikten, yani hadiselere Kur’an’ın bu sûrelerinin gözlüğüyle bakabilecek noktaya geldikten sonra şimdi bu tür kapalı kadınları sokakta gördüğüm zaman üzülüyor ve onlara acı-yorum. “Ne işi vardı bu mü’minelerin bu sokaklarda? Keşke vakarla evlerinde oturup Rabblerinin arzusuna teslimiyet gösterselerdi,” di-yorum. Bir adam görüyorum, okuduğum, öğrendiğim bir âyeti onun yüzünde okuyor ve seviyorum onu. Bağrıma basmak geliyor içimden onu. Bir başkasını görüyorum, okuduğum âyetler sanki yüzünde canlanıyor ve içimden alçak diye bağırasım, yüzüne tüküresim geliyor. Bir alış-veriş görüyorum, öğrendiğim âyetler, gözüme taktığım gözlükler hemen onun fâiz olduğunu ve böyle bir alış-verişe girmemem gerektiğini söylüyor. Bir eğitim sistemi görüyorum, okuduğum âyetler, ya da gözüme taktığım gözlükler onun tamamen vahiy kaçkını, materyalist bir eğitim sistemi olduğunu söylüyor. Ne kendimi, ne de çocuklarımı kesinlikle böyle bir eğitime teslim etmemem gerektiğini söylüyor. Ayırıyor bunları kalbim. Gözlerim bunları fark ediyor. Vahiyle bütünleşen basiretim bunları ayrıştırıyor. Bir şişe içki, dünyanın en kaliteli içkisi de olsa, birileri ona ulaşmak için Avrupalara kadar gitmeyi göze alsa da, benim için imrenilecek bir şey değildir. Zinadan nefret ederim. Çuvallarla da olsa haram para zerre kadar ilgimi çekmez benim. Çünkü Allah’tan basiretler geldi bana. Allah’tan gözlükler geldi bize. Rabbimiz gönderdiği bu ba-siretleriyle bir kısım şeyleri bize sevdirdi; biz onları severiz. Bir kısım şeylerden de nefret ettirdi, biz onlardan da nefret ederiz. İşte iki bakış… Birisi hadiselere Kur’an’ın gözlüğüyle bakabilen insanın bakışı, ötekisi de hadiselere kendi hevâ ve heveslerinin gözlüğüyle bakışı. Hz Ömer kendi döneminde İran’a Müslümanlardan bir elçi gönderir. Elçi, Kisra’nın sarayına girer. Kisra’nın sarayında yerler ipek ve atlas halılarla döşelidir. Birilerinin gözlerini kamaştıran bu ihtişamlı sergiler ve halıların üzerinde yürüyen sahâbe zayıf, cılız, ama alabildiğine vakûr ve başı dik bir şekilde yürümektedir. Birilerinin bakmaya bile kıyamadığı bu halıların üzerinde Kisra’ya doğru yürürken, mızrağıyla halıları dele dele Kisra’nın huzuruna yaklaşıyordu. Herkes hayretten donakalmıştı bu manzara karşısında. O debdebe ve âlâyişe değer verenler hayretler içinde o yiğidi seyrederlerken, o sahâbenin kafasında bir tek derdi vardı. O da İran’ın Kisra’sının ve halkının Müslüman olması. Bu büyük dâvâ yanında ne kıymeti vardı gerisinin? İhti-şam içinde yüzen bu insanlar ateşe doğru giderlerken, cehenneme doğru giderlerken, bu halıların, sergilerin ne değeri vardı? İşte iki bakış. Birisi halıya, kilime, koltuğa, kanepeye, süse, ihtişama, paraya, pula iman derecesinde bir bağlılık, diğeri ise “dünyaya dalarım da, Rabbimi ikinci plana atarım,” endişesiyle şiddetle onlardan kaçış. Birisi dünyayı kıbleleştirmiş, dünyaya kul-köle olmuş bir insanın bakışı, ötekisi de âhireti için dünyayı ve dünyalıkların tümünü ayaklarının altına alan mü’minin bakışı. Aynen bunun gibi, Bizans hükümdarı, karşısında İslâm askerlerini görünce hayret ve dehşet içinde çevresindekilere şöyle diyordu: “Dikkat edin, şu anda karşınızda sizin hayatı ve yaşamayı sevdiğiniz kadar ölümü seven ve ona can atan bir ordu var. Ona göre ne yapacaksanız yapın!” İşte iki göz, işte iki bakış ve iki değerlendiriş… Birisi dünyayı sevmiş, onu hedef ve kıble edinmiş, onu kaybetmemek adına her şeyini fedâ etmeye hazır bir bakış, diğeri ise âhireti kazanma adına her şeyi göze alabilecek kadar dünyayı ve dünyalıkları ayaklarının altına almış, şehadete susamış bir bakış… İşte Kur’an’la bakabilen bir mü’minin bakışı ve işte kitaptan habersiz birinin bakışı… Mü’min etrafında cereyan eden her olay, her eşya karşısında mutlaka bir tavır belirleyen insandır. Ya kabul edecektir onu, ya da reddedecektir. Ya meşrû diyecektir ona, ya da gayr-ı meşrû diyecektir. İşte bu bakış, bu değerlendiriş ve bu tavır belirlemede vahiy ölçü ise, bilelim ki bu Allah’ın istediği bir bakış ve değerlendiriştir. Değilse o zaman bu değerlendiriş nefsin, hevânın ve şeytanın kaynaklık ettiği bir değerlendiriştir. Meselâ kalabalığın içinde bir kadın görüyoruz, açık yeri, kapalı yerinden fazla ve bu haliyle insanları eğlendirmeye çalışıyor. Birileri çılgınca onu alkışlasalar da, mü’min böyle bir manzara karşısında tükürüğünü bile lâyık görmeyecektir ona. Veya işte dün-ya çapında bir futbolcu bir gol atar. Tüm dünya çılgınca onu alkışlarken, bir Müslüman için bu hiçbir değer ifade etmez. Veya piyasaya bir dergi çıkar, şehvetperestler onu elden ele dolaştırıp suyunu çıkarmaya çalışırlarken, bir Müslüman da, “Allah ve Resûlü’nün sevmediği bir mikroptur bu!” diyerek elini ve evini bu zehirden korumanın gayretine düşer. İşte bunlar farklı farklı bakışlar, farklı farklı değerlendirmelerdir. İşte bu değerlendirmelerde Kur’an besâirdir, kıstastır. Düşünün ki herkesin gözleri bozuktu da, Allah gözlükler gönderdi. Kim bu gözlükleri takar ve hadiselere bu gözlüklerle bakarsa, her şeyi dürüst görür, kim de bu gözlükleri takmaz, kendi bilgisiyle o-laylara bakmaya çalışırsa, o da bozuk görecektir. Kim Allah’ın kitabıyla ve Resûlü’nün sünnetiyle olaylara bakarsa o kimse Allah’ın istediği gibi görmeye başlar. Kim de bu gözlüklerle ilgilenmezse, o da nefsinin, şehvetinin, mantığının istediği gibi gör-meye başlar. İşin garibi o toplumda ihtilaflar, vuruşmalar, çekişmeler de hiçbir zaman bitmeyecektir. Çünkü gözlükler, bakışlar farklı olunca, elbette görüşler de hep farklı olmaya devam edecektir. Bu kitap besâirdir, hidâyettir ve rahmettir. Bu kitap yol göstericidir, kılavuzdur. Ama sadece yolu gösterivermekle kalmaz bu kitap, sadece yolu tarif edivermekle kalmaz, aynı zamanda insanların o yola girmelerine yardımcı olduğu gibi, yolun sonuna kadar da onların ellerinden tutup onlara mihmandarlık yapmaktadır. Bir de bu kitap, iman edenleri yakîne ulaştırma özelliğine de sahiptir. İman edecek ve bu imanını yakîn derecesine ulaştıracak in-sanların bilgilerini, imanlarını kuru bir bilgi, kuru bir iman olmaktan çıkarıp canlı, aktif, diri hale getirecek olandır. Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Bu kitap tüm insanlık için besâirdir. Tüm insanlara yol gösterici bir özelliğe sahiptir. Ama sadece yakîne ermek isteyen mü’minler için hidâyet ve rahmettir. Yani tüm insanlık için hidâyet ve basiret olan bu kitap, sadece yakîne erme ni-yetinde olanlar için rahmettir.