Câsiye Suresine Dön

Câsiyeالجاثية

27. Ayet

27Câsiye Suresi

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ

Göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği Allah’a aittir. Kıyametin kopacağı gün, işte o zaman, batıl ehli hüsrana uğrayacaktır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

27. “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün bâtıl sözlere uymuş olanlar hüsranda kalırlar.” Gökler ve yerler O’nun olunca, göklerin ve yerlerin yaratıcısı O olunca, elbette gökler ve yerlerde söz sahibi de O olacaktır. Gökler ve yerlerde O’ndan başka hiç kimsenin egemenliği, hükümranlığı, otorite ve hâkimiyeti yoktur. Gökleri ve yerleri, göklerde ve yerlerde olanların tümünü yaratan ve şu anda göklerde ve yerlerdekilerin boyun büküp teslim oldukları kulluk yasalarını belirleyen Allah’tır. Göklerde ve yerlerdekilerin tamamı mülktür ve Mâlik de O’dur. Göklerde ve yerde bil-diğiniz bilmediğiniz ne varsa hepsi de O’nun mülküdür. Göklerdeki ecrâm-ı semâviyye, melekler, ay, güneş, yıldızlar, gezegenler, galaksiler ve bilmediğimiz daha nice varlıklar hepsi Allah’ın mülküdür. Yerdeki insanlar, hayvanlar, bitkiler, dağlar, taşlar, ağaçlar, evler, villalar, köşkler, paralar, mallar, mülkler, altınlar, gümüşler hepsi hepsi Allah’ın mülküdür. Her şey Allah’ındır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Madem bütün kâinat Allah’ınsa, o zaman siz kiminsiniz? Biz kiminiz? Biz kime aitiz? Biz kimin mülküyüz o zaman? Bütün kâinat O’nun mülküyse siz kimin mülküsünüz? Ya da tüm kâinat O’nun emrine boyun bükmüş, tüm varlıklar O’na teslim olmuşken, siz kime teslim oluyorsunuz? Bütün varlıklar Allah’a kulluk ederken, siz kime kulluk ediyorsunuz? Yegâne hakim olarak Allah’ı mı tanıyorsunuz? Yoksa göklerde Allah’ın hâkimiyetini kabul edip de yerde kabul etmeyen müşriklerden misiniz? Mekke müşrikleri böyleydi. Onlar göklerin hâkimiyetini Allah’a veriyorlardı, ama O’nu yeryüzüne karıştırmamaya çalışıyorlardı. Onlar, yerde Allah’ın yardımcıları oluğuna inanıyorlardı. Yeryüzünde Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin tasarruf hakkının olmadığını bir türlü kabule yanaşmıyorlardı. Hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırmayıp, bazı bölümlerinde O’nu hakim kabul ediyorlardı. Onun için bunlara müşrik denmiştir. Peki ya günümüzde her türlü hâkimiyet haklarını Allah’tan alıp kendi ellerinde toplamaya çalışanlara ne demek lâzım? Bunların adı nedir? Varın onu siz düşünün. “Mülk Allah’ındır,” demek, o mülkte söz hakkı Allah’a aittir, de-mektir. Bir mülkün bir varlığa izâfesi demek, o mülkte o varlığın söz sahibi oluşunu kabul demektir. Şu anda sizlerin kendi mülklerinizde, kendi evlerinizde söz sahibi olduğunuz gibi. Mesela şu anda içimizden birisinin evinde, mülkünde onun sözü geçmese, onun evine girip çıkanlar ondan izinsiz girip çıksalar, o evde istediklerini emredip, istediklerini yasaklama yetkisi olmasa, bu ev onundur denebilir mi? İçimizde böyle bir ev sahipliğine, böyle bir ev reisliğine razı olacak kimse var mı? Olmaz değil mi? Böyle bir reisliğe kendimiz razı olmazken, Allah’ı niye razı etmeye mecbur kılıyoruz? Hakkımız var mı buna? Yani hem mülkün sahibi Allah’tır der, dilimizle bunu itiraf eder, hem de o mülkte Allah’ı değil de kendimizi söz sahibi kabul etmeye kalkışır, nasıl yaşayacağımızı, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi, nere-den kazanıp nerelerde harcayacağımızı, nasıl giyineceğimizi, nasıl bir hayat programı takip edeceğimizi Allah’a sormadan, Allah’ın kitabına danışmadan kendimiz belirlemeye kalkışır, evimiz-barkımız, malımız-mülkümüz, gecemiz-gündüzümüz, elimiz, ayağımız, çoluğumuz-çocu-ğumuz, hukukumuz, ekonomimiz, siyasal yapılanmamız konusunda Allah’ı söz sahibi kabul etmeyerek kendimizi, ya da Allah’tan başka kendimiz gibi kulları söz sahibi kabul edecek olursak, o zaman biz Müslüman değiliz, demektir. O zaman biz kendimizin mülk oluşunu unutmuş, kendimizi Mâlik ve İlâh kabul etmiş oluruz, Allah korusun. Kendimizi göklerin ve yerin yaratılışı, göktekilerin ve yerdekilerin mülkiyeti konusunda Allah’a ortak kabul etmiş oluruz, Allah korusun. Halbuki Rabbimiz buyuruyor ki: “Hayır! Hayır! Bu kâinatın ve mevcudatın yegâne sahibi Allah’tır. Gökler ve yerler O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun kulu ve kölesidir. Her şey O’nun mülküdür. Mâlik sadece O’dur ve her şey mülktür. O halde mülk O’-nunken, Mâlik O iken nasıl olur da O’nun mülkünde kendinizi, ya da başkalarını O’na ortak kabul edersiniz? Mülk O’nunsa, mülkün sahibi Allah’sa o zaman o mülk konusunda söz sahibi de Allah’tır. Nasıl olur da O’nun mülkünde kendinizi, yahut bir kısım varlıkları söz sahibi kabul ederek O’na ortak koşmaya çalışıyorsunuz? Bu yetkiyi nereden alıyorsunuz? Üstelik de Allah berisinde bulduğunuz, Allah’a ortak kabul ettiğiniz bu yeryüzü tanrılarının sözlerini dinleyerek, hayatınızda kendilerini de söz sahibi kabul ederek, kanunlarına da itaat ederek, programlarını da uygulayarak onlara da kulluk yapmaya çalışıyorsunuz. Söyleyin bakalım, O’na ortak yapmaya çalıştığınız varlıklar, bu insanlar da O’nun kulları, O’nun mülkü değil mi? Yani kendilerine bile sahip olamayan, kendilerini bile yaratmaya güçleri yetmeyen bu âciz, bu güçsüz, bu sonlu varlıklar nasıl tanrı olabilirler? Allah tarafından yaratılmış olan, ölümlerine bile çare bulamamış, Allah tarafından bir gün öldürülecek olan bu varlıkları, bu Allah kullarını nasıl olur da Allah’a ortak koşmaya çalışıyorsunuz? Bu âyetler geldiği zaman dünün müşrikleri diyorlardı ki, “tamam anladık, mülkün sahibi Allah’tır. Göklerin ve yerlerin sahibi O’-dur. Bunu kabul ediyoruz. Buna bir itirazımız yoktur. Severiz, sayarız Allah’ı. Zaman zaman O’na kulluk da yaparız. Hayatımızın ibadet bölümünde O’nu dinleriz. Ama bizim hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz başka tanrılarımız da var. Meselâ hukuk tanrılarımız, eğitim tan-rılarımız, siyaset, şifa tanrılarımız vs. vs… Hayatımızda söz sahibi ka-bul ettiğimiz, arzularını, yasalarını uygulamak zorunda olduğumuz başka tanrılarımız var bizim. Bunlar ne olacak? Bunları ne yapacağız? Nereye koyacağız?” “Şimdi Allah’ı göklerin ve yerin yegâne hakimi kabul edecek olursak, göklerde ve yerlerde egemenliği sadece O’na verecek olur ve böylece kabul ettiğimiz Allah da bize kanunlarını ulaştıracak olur, bize talimatlar gönderecek olursa o zaman biz ne yapacağız? O’nu mu dinleyeceğiz, öteki tanrılarımızı mı dinleyeceğiz? Yani o zaman bizler O’nu ve talimatlarını dinlesek olmayacak, dinlemesek olmayacak! Böyle bir kaos yaşamaktansa, öteki tanrılarımızı darıltıp onların gazabına uğramaktansa, iyisi mi o bizim hayatımıza karışmasın!” Esasen dertleri buydu adamların da, onun için Allah’ın Mâlik oluşunu, Rabb ve İlâh oluşunu reddetmeye çalışıyorlardı. “Efendim olur mu? Allah hayata karışır mı? Allah kitap ve peygamber gönderir mi? İşi yok da, bizim şu pis hayatımızla mı ilgilenecek bu Allah? Yâni Allah bir beşere tenezzül edip de ona vahiy gönderir mi? Allah hiç bir insanla konuşur mu?” diyerek bunu reddetmeye çalışıyorlardı. Bakıyoruz, bugünkü kâfirler ve müşrikler de aynı şeyleri söy-lüyorlar. “İyi, anladık anladık; Allah göklerin ve yerlerin yaratıcısıdır. Tamam göklerde ve yerlerde egemenlik sahibi O’dur. Tamam göklere ve yerlere O karışsın, gökler ve yerler O’nun olsun da, yani şimdi sadece Allah’ı mı dinleyeceğiz? Sadece O’nun dediği gibi mi yaşayacağız? Hayatımızda sadece Allah mı hakim olacak? Bizim keyiflerimiz, heveslerimiz ne olacak? Eğer durum öyleyse, peki şu anda bizim ka-bul ettiğimiz bir sistemimiz, bir yaşam biçimimiz var. Yıllar yılı atalarımızın kutsadığı ve şu anda da bizim onlardan miras aldığımız, kutsadığımız bir hayat tarzımız var. Biz kendi kendimize tapınıyoruz. Bizim kendi kendimize kulluğu yasallaştırdığımız demokrasi isminde bir hayat tarzımız var. Biz nasıl yaşayacağımızı Allah’tan daha iyi biliriz. Biz hukuku, eğitimi O’ndan daha iyi biliriz. Bizim içimizde hayatı Allah’tan daha iyi bilen tanrılarımız var. Hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz, arzularına itaat ettiğimiz, yasalarını uyguladığımız bir kısım İlâhlarımız var. Bizim hukuk tanrılarımız, sağlık tanrılarımız, şifa, siyaset, ekono-mi, sanat tanrılarımız var. Bizler onları da dinlemek zorundayız. Onların hatırını da kazanmak, onların emir ve arzularını da yerine getirmek zorundayız. Onlara da dua etmek, onlara da sığınmak zorundayız. Hayatımızda onları da etkili ve yetkili kabul etmek zorundayız.” “Şimdi ey Muhammed, senin dediğin gibi hayatımızda söz sahibi olarak sadece Allah’ı kabul edecek olursak, sözünü dinleyeceğimiz, çektiği yere gideceğimiz, hayat programına uyacağımız, hayatımıza hükmedecek bir tek İlâh kabul edecek olursak, o zaman öteki İlâhlarımızın fonksiyonu ne olacak? Bunları nereye koyacağız? Hayatımızda bunlara hiç mi söz hakkı vermeyeceğiz? Halbuki bizler bu gü-ne kadar bunları da dinlemeye alışmıştık,” diyor ve vahyi reddetmeye çalışıyorlar. Ama bakın Allah diyor ki: O kıyâmetin kopacağı, hayatı var eden Allah’ın bu hayatı bitireceği, her şeyin altüst olacağı gün var ya, işte o gün böyle bâtıla dalanların hepsi hüsrana mahkum olacaktır. Her şeylerini kaybetmiş, sermayelerini kötüye kullanıp hayatlarını boşa harcamış olarak Allah’ın huzuruna gelecekler. O gün Allah onlara buyuracak ki: “Mülk kimin bugün? Mâlikiyet kimin bugün? Göktekiler, yerdekiler, kasalarınızdakiler, keselerinizdekiler, altınızdakiler, üstünüzdekiler kimin bugün? Evleriniz, arabalarınız, kadınlarınız, çocuklarınız kimin bugün? Hâkimiyet kimin? Söz hakkı kimin bugün?” Yine Allah cevap verecek, buyuracak ki: “Bugün mülk, hâkimiyet Kahhâr olan, tek olan Allah’a aittir.” Peki sadece o gün mü diyecek Allah bunu? Sadece kıyâmet günü mü soracak Rabbimiz bunu? Bugün sormuyor mu Allah bunu? Ya da sadece o gün mü mülkün sahibidir Allah? Bugün mülkün sahibi O değil midir? Bugün söz sahibi Allah değil mi? Evet, bugün de mülkün sahibi O’dur. Bugün de söz sahibi, yarın da söz sahibi O’dur. Bu-gün de, yarın da Mâlik O’dur. Bugün de yarın da Rabb ve İlâh O’dur. Bugün de yarın da egemenlik O’nundur, ama imtihan gereği, dünyanın konumu gereği dokunmuyor Allah. O’nu mülkün sahibi bilenlere de, mülkün sahibi kabul etmeyenlere de dokunmuyor Allah. O’nu Rabb bilenlere de, O’ndan başka Rabbler kabul edenlere de, O’nu Rabb ve İlâh bilip O’nun hayat programını uygulayanlara da, kendilerini, ya da başkalarını Rabb ve İlâh bilip kendi hayat programlarını kendileri belirlemeye kalkışanlara da dokunmuyor Allah. Namaz kılanlara da, kılmayanlara da dokunmuyor. İçki içenlere de, içmeyenlere de dokunmuyor. Ne yazık ki insanlardan pek çoğu dünyanın bu konumuyla aldanıyorlar. Allah dokunmuyor diye, Allah’ı atlattık zannediyorlar. Bir gün gelecek, Allah bu hayatı bitirecek, kıyâmeti koparacak. İşte o gün imtihan döneminin bitip, imtihan salonunun boşaltılıp imtihan sonuçlarının okunduğu, ya da imtihan sonuçlarına göre insanların yerleşim birimlerinin belirlendiği gündür. Saatin ayağa kaldırıldığı, saatin ikame edildiği gündür. Saat aslında zamanı ifade eder. Bu ifadeyle Rabbimizin bize bir yol gösterdiğini düşünüyorum. Bizlerin sürekli, “acaba geldi mi, gelmedi mi? Yaklaştı mı, yaklaşmadı mı? Acaba gelmesine az mı kaldı?” diye her an gözetleyeceğimiz, sü-rekli kendimizi kontrol edip duracağımız bir zaman olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Tüm saatlerimizi, tüm zamanlarımızı içine alan bir saat ola-rak, o saati bir an bile unutmamamız gerekiyor. O gün: