Câsiye Suresine Dön

Câsiyeالجاثية

28. Ayet

28Câsiye Suresi

وَتَرٰى كُلَّ اُمَّةٍ جَاثِيَةً۠ كُلُّ اُمَّةٍ تُدْعٰٓى اِلٰى كِتَابِهَاۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

O gün, her ümmeti dizleri üzere çökmüş görürsün. Her ümmet kitabına çağrılır ve “Bugün, yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

28. “Her ümmeti diz üstü çökmüş olarak görürsün. Her ümmet Kitabı’na çağrılır. Onlara denir ki: “Bugün, size, işlediğinizin karşılığı verilecektir.” O gün her ümmet, her toplum diz üstü çökmüştür. Herkesi diz çökmüş bir vaziyette göreceksin. Herkesi diz çökmüş, başına geleceklerin endişesiyle tir tir titrer göreceksin. Dünyadaki o mağrurlar, o gücüne-kuvvetine, devletine ve saltanatına güvenip de gururundan, kibrinden Allah huzurunda diz çöküp secdeye varmayanlar, Allah’a teslim olmayanlar, kendi yasalarına, kendi sistemlerine güvenip Allah’ın yasalarını uygulamaya yanaşmayanlar o gün diz çökecek, bel kıracak, secdelere kapanacak, Allah huzurunda hiçliklerini itiraf edecekler. Rabblerinin hükmüne, Rabblerinin emirlerine boyun bükecekler. Dünyada savaş açtıkları, kitabını diskalifiye ettikleri, yasalarını reddettikleri, elçilerine zulmettikleri Rabblerinin huzurunda çaresiz huşû içinde duracaklar. Rabblerinin huzurunda kuzu kesilecekler. Ar-tık tanrılıkları bitmiştir. Artık büyüklükleri, gururları, kibirleri kalmamış, horluk ve hakirlik içinde diz çökmüşler, Rabblerinin haklarındaki fermanını dinleyeceklerdir. İmtihan için yarattığı dünyada, insanların im-tihanı gereği, dünyada koyduğu yasaları gereği, dünyanın konumu gereği kimseye dokunmayan, kimseyi zorlamayan, herkesi serbest bırakan Allah burada artık gücünü, kudretini göstermiştir. Tüm insanlar artık gerçek Rabblerinin Allah olduğunu, gerçek hâkimiyet sahibi, gerçek rubûbiyet ve ulûhiyet sahibi tek varlığın Allah olduğunu, O’nun dışında dünyada tanrılığa soyunmuş, “egemenlik bizdedir, hâkimiyet bizdedir,” diyen tüm sahte İlâhların, tüm sahte tanrı ve tanrıçaların Al-lah karşısında sus-pus olmuş, kulluk-kölelik ihrazında bulunduklarını görmüşlerdir artık. Herkes Allah karşısında bir hiç olduğunu anlamıştır artık. Herkes boyun büküp diz çökmüştür. O zaman ne olacak? Her ümmet kitabına dâvet edilecek ve kendilerine denilecek ki, “bugün size dünyadayken işlediklerinizin karşılığı verilecektir. Bu dünyada yaptıklarınızın karşılığını bulacaksınız. Ne fazlası, ne eksiği… Ne yapmışsanız dünyada, hayatınızda ne suç işlemişseniz, onun karşılığını bulacaksınız.” O gün herkes kitabına dâvet edilecek. Buradaki kitaptan kasıt, Rabbimizin dünyanın yaratılışından bu yana her topluma, kendisiyle hayatlarını düzenlesinler diye gönderdiği kitaplardır. İnsanlık tarihinin hiçbir dönemi kitapsız, sahifesiz ve vahiysiz kalmamıştır. Peygambersiz, vahiysiz, kitapsız hiçbir dönem düşünmek mümkün değildir. Bir başka deyişle, insanlık sürekli Cenâb-ı Hakk’ın ortak bir rahmetine, ortak bir nîmetine lâyık olagelmiştir. Rahmeti bol olan Rabbimiz bu in-sanların vahye lâyık mı, değil mi olduklarına bakmadan, bu nîmete e-hil mi, değil mi olduklarını hiç hesaba katmadan, her dönem insan topluluklarına mutlaka peygamber göndermiştir. Onlara bu peygamberleri vasıtasıyla mesajını, vahyini, muhtaç oldukları hak bilgisini ulaştırmıştır. Yani Rabbimiz yarattığı insanı yolsuz yordamsız bırakmamış, onu kendi haline terk etmemiş, onun hayatına karışmak üzere sürekli kitap göndermiştir. Bu insanlar kendilerine gönderilen bu peygamberi ve onun getirdiği mesajı kabullenmişler veya reddetmişler, bu ayrı bir problemdir. Şimdi o konuya giremeyiz. Rabbimizin büyük lütfu böylece gerçekleşmiştir. Kitap, kişilerin ve toplumun hayat programının adıdır. Kişi ve toplumlar hayatlarını kimin programlarına göre düzenliyorsa, onun kitabına tâbi olmuşlar demektir. Her dinin, her toplumun yaşam biçimini, dünya görüşünü içinde toplayan kitabı vardır. Bu kitaplarda va’z edilmiş olan kanunlar, o toplumun hayat şeklini ortaya koyar. Bu kitaplarda yazılı olanlara göre topluma yön verilir. Meselâ şu anda Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı ilga eden bizim toplumda amel edilen, hayatı düzenleyen kitap Kur’an değildir. Peki o zaman kitapsız mı bu toplum? Elbette hayır. Şu anda toplumun amel ettiği, yaşam biçimini be-lirlediği, şu yapılmalıdır, bu yasaktır gibi hayatını düzenlediği kitapları, yasaları vardır. Öyleyse unutmayalım ki, hiçbir insan, hiçbir toplum kitapsız değildir. Her insanın, her toplumun hayatına uygulayabileceği, hayat programı adına başvurabileceği bir kitabı vardır. Kimileri toplum kitaplarıyla, kimileri moda kitaplarıyla, kimileri Marx’ın, kimileri Mao’nun, kimileri filanın, kimileri falanların kitaplarıyla amel etmektedir. İşte kim kimin kitabıyla amel ediyor, kim kimin yasalarıyla hayatını düzenliyor-sa, o onun dinindedir ve onun kitabı odur. Çeşitli kitaplara, çeşitli yasalara göre düzenlediğimiz ve yaşadığımız bu hayatın sonunda mezara girdiğimiz andan itibaren karşımıza çıkacak sorulardan birisi de işte bu olacaktır. Kitabın ne? Kitabın neydi? Yâni neyle amel ediyordun? Hayatına kimin emirleri egemendi? Yaptıklarını sana yaptıran kimdi? Kimin kitabını, kimin yasalarını uyguluyordun? Hayatında etkili kitap, hayatına etkili hükümler ve yasalar kimin yasalarıydı? Dene-cektir. Kişinin kitabının sadece adını bilmesi yeterli olmayacaktır. Ki-şinin Kur’an’a imanı, aynı zamanda onunla amel ederek onu pratikte uygulamaya imandır. “Ben Kur’an’a inandım,” diyen kişi, “ben onunla amel etmem, onu pratik hayatımda uygulamam gerektiğine inandım,” demektedir. Alırken, verirken, severken, küserken, yatarken, kalkarken, giyinirken, kuşanırken, kazanırken, harcarken, evlenirken, boşanırken, gecemde ve gündüzümde, evimde ve çocuklarımda, malımda ve mülkümde, sosyal, siyasal, hukukî ve ekonomik tüm hayatımda ben onunla amel ediyordum diyebilmek önemlidir. Ben tüm sözlerimi, tüm davranışlarımı, tüm amellerimi işte bu kitaba bakıp gerçekleştirdim, diyebilmek önemlidir. İşte o zaman bu kitap onun kitabı olacaktır. Değilse, sadece o kitabın adını bilmek hiçbir şey ifade etmeyecektir. Kitaba iman demek, Allah kitabında böylece buyurdu, ben de bunu aynen anladım ve kabul ettim demektir. Yani Allah kitabında ne dedi? Bizzat Allah’la, Allah’ın kelâmıyla diyalog kurarak, ama bunu Peygamber örnekliğinde anlayarak onu amele dönüştürmektir. Rabbimiz Bakara sûresinin başında kitaplara iman konusunda iki gruptan söz etmişti: 1. Kitapla yol bulan muttakîler. Yollarını kitaba sorarak bulanlar, hayat programlarını kitaba bakarak yapanlar. Yaptıklarını kitap yap dedi diye yapanlar, yapmadıklarını da kitap yasakladı diye yapmayanlar. Yâni kitap kaynaklı, kitap endeksli bir hayat yaşayanlar. 2. Kitaba ilgisiz olanlar. Yani fark etmez, kitap kendilerini ha uyarmış, ha uyarmamış olanlar. Yeryüzünde böyle bir kitap var mı, yok mu, fark etmez onlar için. Kitaba karşı kayıtsız, ilgisiz ve nötr davrananlar. Kitabın varlığı ile yokluğu kendileri için eşit olanlar. Veya, “kitap ne derse desin, Allah ne derse desin fark etmez, ben yine bildiğimi okurum!” diyenler. Yani kitap, peygamber karşısında Firavunluk yapanlar. Âyet-i kerime şöyle diyordu: Allah’ın indirdiğini hayatında görüntülemeyip te başkalarının indirdiğini hayatında görüntülemeye çalışan kimseyi görmedin mi? “Ben Firavun değilim demek çok kolaydır, ama benim amelim, benim tavrım Firavun’un ameline benzemiyor,” demek gerçekten çok zordur. Allah için bu konuda kendimizi bir sorgulayalım. Kitaba karşı, peygambere karşı bizim tavrımız da Firavun’un tavrına mı benziyor? Allah’ın elçisi Mûsâ’ya (a.s) ve onun getirdiği mesaja sırtını dönen, ona değer vermeyen, onunla ilgilenmeyen Firavun gibi, acaba bizler de son elçiye ve onun getirdiği Kur’an’a sırtımızı mı döndük? Kitapsız bir hayatın adamı mı olduk? Bunu çok iyi düşünmek zorundayız. Kitaba iman, kitapla yol bulabilmek, kitabı hayat programı yapabilmek için kitabı tanımak zorundayız. Kitabı tanımayan bir adamın onunla amel etmesi ve onu hayat programı yapması mümkün değildir. Bilelim ki, uygulayacak kadar kitaptan tanıdığımız âyetler bizim âyetlerimizdir ve bizim kitabımız işte o kadardır. İşte Rabbimiz âyet-i kerimesinde buyurur ki, “her insan, her ümmet, her toplum kitabına dâvet edilecek. Size ben böyle hayatınızı düzenleyin diye bir kitap göndermiştim. Hadi gelin bakalım, kitabınıza sahip çıktınız mı? Onu tanıdınız mı? Onunla amel ettiniz mi? Hayatınızı onunla düzenlediniz mi? Onu hayat programı yaptınız mı?” Ya da buradaki kitaptan kasıt, herkesin amel defterleridir. Her-kes dünyada yaptıklarının tümünün yazılıp kaydedildiği amel defterlerine dâvet edilecek. “Buyurun şu dünyada yaptıklarınıza bir bakın ba-kalım! Bunları siz yaptınız. Bu amelleri siz işlediniz, bu hayatı siz yaşadınız. Siz kokladınız, biz topladık. Siz yaptınız, biz yazdık ve şimdi sizler bu amellere göre karşılık göreceksiniz,” denilecektir. Ama unut-mamak lâzımdır ki, o amel defterleri de şu sürekli elimizin altında bulunan, bulunması gereken, elimizden hiç düşürülmemesi gereken ki-tabımıza göre doldurulmalıdır. Amellerimiz konusunda sürekli beslendiğimiz, sürekli diyalog halinde bulunduğumuz kitabımıza göre bu a-mel defterlerini doldurmak zorundayız. Tüm amellerimizde kıstas bu kitap olmalıdır. Yaptığımız, söylediğimiz her şeyi, verdiğimiz her kararı bu kitaba uygun olarak vermeliyiz. Yine unutmayalım ki, adamın ki-tabı neyse, hangi kitapla sürekli beraberse, hangi kitabı elinden düşürmemeye çalışıyorsa, kafasında kimin kitabının bilgileri canlıysa, elbette ki amelleri de o kitap kaynaklı olacaktır.