3. “Göklerde ve yerde inananlara nice dersler vardır.” Nasıl yaratabilir miydik böyle bir âyeti? Gökler ve yeryüzü. Ya-ratabilir miydik bunları? Gücümüz yeter miydi buna? Bakın gökyüzüne, direkler yok, hiçbir şey yok… Bakın yeryüzüne, ne kadar da gü-zel yaymış, ne kadar da güzel yaratmış Allah onu, değil mi? Üzerinde dağları da, ovaları da, yaylaları da var... İşte bu mükemmel âyetler Al-lah’ın âyetleridir. Onları O’ndan başka birilerinin yapması, yaratması kesinlikle mümkün değildir. Göklerin ve yerin yaratılmasında mü’minler için pek çok âyetler vardır. Gökler ve yerler Rabbimizin âyetleriyle doludur. Gökler, yer nereye bakarsa baksın mü’min sürekli Rabbinin veçhiyle, Rabbinin âyetleriyle yüz yüze gelecektir. Allah’ın bu görsel âyetlerini müşâhede ettikçe, mü’minin Rabbine karşı imanı, teslimiyeti, O’na karşı sevgisi, saygısı, muhabbeti ve kulluğu artacaktır. Evet, bu kâinatta Allah’ın âyeti olmayan bir şey var mı? Her şey Allah’ın âyetidir. Peki kimin için miş bu âyetler? Kim okur, kim il-gilenir, kim anlar mış bu âyetleri? Mü’minler. “Mü’minler için âyettir bunlar” diyor Rabbimiz. Demek ki bu âyetlerin ses dalgasını alabilmek için imana ihtiyaç vardır. Kalbi imanla dirilmiş insanlar ancak bu âyetleri anlayabilir. Çünkü göz ve kulak kalbin dışa açılmış iki penceresidir. Elbette kalbi ölü olanlar, kalbinde iman olmayanlar bu âyetlerin yanı başından geçerler de sadece hayvanlar gibi bakarlar. Bu âyetlerden ders alıp ibret çıkarmazlar. Bu âyetlerin sahibini tanımazlar. Bakın Âl-i İmrân sûresi, Rabbinin bu görsel âyetlerini seyreden ve âdeta kendinden geçen bir mü’minde hâsıl olacak neticeyi şöyle anlatır: “Göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru,” derler.” (Âl-i İmrân 190-191) Mü’minler, otururken, kalkarken, yerken, içerken, her durumda sürekli Rabblerinin metluv ve meşhût âyetleriyle karşı karşıya gelerek Rabblerini zikrederler. Sürekli Allah’ın gök ve yer âyetlerinin yaratılışını düşünürler. Gözleri ve kulakları vasıtasıyla algıladıkları Allah’ın bu görsel ve işitsel âyetleri, kalplerini harekete geçirir ve şunu terennümden kendilerini alamazlar: “Ey bütün bu âyetleri yaratan Rabbi-miz! Sen bütün bu âyetleri bâtıl olarak yaratmadın! Sen bütün bunları boş yere yaratmadın! Lâf olsun diye yaratmadın! Tüm bunları sen yaptın! Sen yarattın! Bunları boş yere yaratmadın ya Rabbi, bizim imtihanımıza konu olsunlar diye yarattın! Zira Sen abesle iştigâlden münezzehsin, bizi ateşin azabından koru ya Rabbi!” Rabbimiz, yarattığı her şeyi hak üzere yaratmıştır. Her şeyi belli bir hikmete mebnî yaratmıştır. En’âm’da da şöyle buyrulur: “Gökleri ve yeri yerli yerince yaratan, hakla yaratan O’dur.” Allah, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Gökleri ve yeri eğlence, fantezi olsun diye değil, insanın imtihanı için yaratmıştır. Allah in-sandan kendisi için yarattığı bu göklerin de, yerin de hesabını sora-caktır. Kur’an’ın başka yerlerinde de bu konu anlatılır: “Ben gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri oyun ol-sun diye yaratmadım.” (Enbiyâ 16) “Siz zannediyor musunuz ki sizi boş yere yarattık ve bize hiç döndürülmeyeceksiniz?” (Mü’minûn 115) Bu âyetlerden anlıyoruz ki, kâinatta ne varsa hepsi hak üzerine, yâni sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmıştır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm kâinatta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. İşte Rabbimizin tüm bu âyetlerini gördükçe, bizde böyle bir ne-tice hâsıl olacaktır. Aslında mü’minler için her şey bir âyettir. Mü’min, gözünü ve gönlünü alabildiğine açarak Rabbinin kâinatta yarattığı en-vaî çeşit âyetlerini seyreden kişidir. Kâfirler de Allah’ın âyetlerini örten, örtbas eden, gündemden düşüren kimselerdir. Allah’ın kâinatta yarattığı âyetlerine karşı kör ve sağır kesilen kimselerdir. Bakıyoruz, bu günün kâfirleri de kendileri Allah’ın âyetleriyle ilgilenmedikleri gibi, bu âyetleri Allah kullarının gündemlerinden düşürüp, âyetleri örtüp, saklayıp, ısrarla kendi âyetlerini gündeme getirmeye çalışıyorlar. Allah’ın kulları Allah’ın âyetleriyle tanıştıkları zaman kendi âyetlerinin beş para etmeyeceğini bildikleri için, Allah’ın âyetlerini örtmeye çalışıyor, Allah’ın âyetlerinden yüz çeviriyorlar. Yâsîn sûresinin dediği gibi: “Onlara ne zaman ki Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldi, hemen ondan yüz çevirirlerdi.” (Yâsîn 46) Ne zaman ki onlara gerek tenzîli, yâni indirilmiş, gerekse tekvîni, yâni yaratmayla alâkalı üzerinde durulması, düşünülüp ibret alınması gereken, göndericisinin istediği biçimde iman edilip amele dönüştürülmesi gereken bir âyet, alâmet, işaret, hüküm, delil gelse mutlaka ondan yüz çevirirler. İraz ederler, yâni ona dönüp bakmaz, onunla gereği gibi ilgilenmez, onun üzerinde düşünüp kafa yormaz, anlamaya çalışmazlar. Çünkü onlar bu âyetleri yalan saymaktadırlar. Esasen onların iman yollarını tıkayan şey iman konusunda âyetlerin azlığı, delillerin yetersizliği, ya da kendilerini bu âyetlere çağıranların samimiyetlerini ortaya koyan örnekliklerinden mahrum oluşları değildir. Aslında bütün sebep onların İslâm’ı, imanı kabul isteklerinin olmayışıdır. Bu delillere karşı, bu âyetlere karşı nötr davranıyorlar. Sanki böyle bir âyet gelmemiş gibi ilgisiz davranıyorlar. Gerek görsel, gerek işitsel, gözlerinin önünde yığınlarla âyetlerin yanından geçiyorlar da görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Çünkü onlar tüm kapılarını, tüm pencerelerini kapatmışlar ve kendilerine hayat programı olarak gelmiş bu âyetlere karşı müstekbirce bir tavır sergilemektedirler.