7,8. “Kendine okunan Allah’ın âyetlerini dinleyip, sonra, onları hiç duymamış gibi büyüklük taslamakta direnen, yalancı ve günâhkar kişinin vay haline! Ona can yakıcı bir azap müjdele.” Effâk; abuk sabuk, saçma sapan konuşan kimse demektir. Ef-fâk; ağzına geleni ağzına geldiği gibi konuşan kimse demektir. Hiç düşünmeden ağzına gelen her şeyi konuşan, hakka istinat etmeden söz söyleyen, hikmetten uzak söz söyleyen, yâni kitaptan habersiz konuşan kimse demektir. Hani sûrenin başında Rabbimiz bu kitabın hakim olan Allah’tan gelme hakim, hikmet dolu ve hikmet kaynağı bir kitap olduğunu ve ancak bu kitapla beraber olanların, sözlerini ve davranışlarını bu kitaba dayandıranların hikmet sahibi olduklarını an-latmıştı. İşte effâk olanlar mahza hikmet kaynağı olan bu kitaptan ha-bersiz ağzına gelen her şeyi konuşan kimselerdir. Kitaba inanmadıklarından, kitapla diyalog kurmadıklarından, kitabı reddettiklerinden ötürü bunlar konuştukları zaman iftira ederler. Herhangi bir konuda kitaba dayanmadan, hikmete istinat etmeden söz söyleyen kişi effâk’dır. Herhangi bir konuda kitaba dayanmadan yorum yapan, görüş ortaya koyan kişi effâk’dır. Ya da olayların gerçek yüzünü bildiği halde onları gizleyerek anlatmamaya çalışan kişi effâk’dır. İfk, effâk daha çok hayatın söz bölümünde, ifade bölümünde ortaya çıkan bir özelliktir. Resûl-i Erkemin pâk zevcesi Ayşe annemize yapılan ifk hadisesini biliyoruz. Hakikatin aksine söylenen o çok çirkin sözü biliyoruz. Bir de effâk; sistem üreten, ideoloji üreten demektir. Allah’ın sisteminden, Allah’ın düzeninden habersiz yeryüzünde sistem yapmaya, düzen kurmaya çalışan insanların hepsi effâkdır. Çünkü onların Allah’ın kitabından haberleri yoktur. Hikmetten mahrum ve nasipsiz insanlardır bunlar. Sözleri kitaba dayanmaz, davranışları vahiyden kaynaklanmaz. Allah hakkında rasgele konuşurlar. “Allah sadece dünyayı yaratmış ve işi bitmiştir. Allah hayata karışmaz, Allah bir şey indirmemiştir, Allah arzularını bize bildirmemiştir! Allah bizi serbest bırakmıştır! Allah da demokrasiden yanadır! Allah da şu bizim yaşadığımız hayattan razıdır! Eğer Allah istemeseydi biz bu hayatı yaşa-yamazdık. Allah’ın yeryüzünde yetkili varlıkları vardır. Allah yerde bir takım varlıklara yetkilerinden bazılarını devretmiştir. Allah’a direk yaklaşma imkânımız yoktur! O’na yaklaşabilmek ve O’nu razı edebilmek için aracılar kullanmak zorundayız,” vs vs. Allah, din, kitap, peygamber, hayat, ekonomi, hukuk, eğitim, kılık-kıyafet, miras, kazanma-harcama, Allah’la insanlar arasındaki ilişkileri, insanın insanla, insanın toplumla ve devletle ilişkileri, insanın kâinatla ilişkileri konusunda, hâsılı insanın hayat programı hakkında bilgiye dayanmadan, kitaba sormadan rasgele akıllarına geldiği gibi, akıllarına estiği gibi konuşurlar. Tüm bu konularda Allah ne diyor, Peygamber ne diyor, Kitap nasıl bir yol tarif ediyor, onları hiç mi hiç ilgilendirmez. İşte bunlar effâkdırlar. Bir de: Allah, “onlar Esîmdirler,” diyor. Esîm de vebâl, suç, sorumluluk yüklenen kimse demektir. Kitaptan habersiz söyledikleri sözleriyle, vahye istinat etmeyen hükümleriyle, hikmete dayanmayan, Kitap ve Sünnete dayanmayan davranışlarıyla, Allah’tan kaynaklanmayan hayat programlarıyla hem kendi veballerini, hem de Allah yasalarından koparıp kendi yasalarına kul-köle yaptıkları Allah kullarının veballerini yüklenen insanlardır bunlar. Kendileri Allah’ın âyetlerinden habersiz bir hayat yaşadıkları gibi, çevrelerindeki insanları da Allah’ın âyetlerinden koparan, Allah’ın âyetlerini gündemden düşüren, âyetlerin eğitimine yasaklar koyan ve böylece Allah’ın âyetlerini örtüp çevrelerindekileri de bu âyetlere karşı örtülü hale getirdikleri için sürekli vebal yükü yüklenmeden yana olan insanlardır bunlar... Allah diyor ki, “veyl olsun bunlara! Cehennemin veyline, cehennemin çukuruna gitsin onlar!” Çünkü bunlar Allah’ın âyetlerini işitince, Allah’ın âyetleri kendilerine arz edilince, Allah’ın âyetleri kendilerine okununca sanki onları hiç işitmemiş gibi müstekbirce, büyüklük taslayarak, onlara ihtiyacı yokmuş gibi eyvallahsız bir tavırla bildikleri, alıştıkları yanlışlarına dönüverirler. Sanki o âyetler hiç yokmuş, sanki o âyetler kendilerine hiç okunmamış gibi Allah’ın âyetlerine karşı kör ve sağır kesiliverirler de, eski şirklerine, küfürlerine, hayatlarına dönüverirler. Bu adamlar kendi kafalarından ürettikleri bir hayatı yaşarlarken, zaman zaman Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya geliyorlar. Zaman zaman kendilerine Allah’ın âyetleri, Allah’ın hayat programı duyuruluyor, izlettiriliyor. Ama sanki hiç duymamış, hiç görmemiş gibi hayatlarına devam ediyorlar. Kendilerine duyurulan Allah âyetleri karşısında, Allah sistemi karşısında kendi âyetlerinin, kendi sistemlerinin, kendi düşüncelerinin, kendi bulgularının daha üstün olduğunu iddia ederek Allah’a ve Allah’ın âyetlerine kafa tutuyorlar. Kendilerini ve kendi sistemlerini putlaştırıp Allah’ı ve O’nun âyetlerini reddediyorlar. Kendi sistemlerine güvenerek Allah’ın sistemine karşı müstekbir davranıyorlar. “Bizim Allah’a da, Allah’ın kitabına da, O’nun âyetlerine de, O’nun peygamberine de, O’nun hayat programına da ihtiyacımız yoktur,” di-yorlar. Kendi programlarını, kendi hayat felsefelerini, kendi sistemlerini devam ettirme adına her şeyi yapmakta ısrarlı davranıyorlar. Kendi sistemleri tıkandığı noktada da insanlara yeni yeni ideolojiler, yeni yeni fikirler, yeni yeni formüller ve sistemler üretmeye çalışıyorlar. Böylece insanların gündemlerini değiştirerek onları kendi sis-temleri, kendi fikirleri etrafında toplamaya çalışıyorlar. Allah diyor ki, “peygamberim, bunlara elim bir azabı müjdele. Hem kendileri adına, hem de başkaları adına günâh yükünden, vebal yükünden yana olan bu kâfirlere, sen elem verici bir azabı müjdele!” Azap müjdelenmez aslında, ama böyle yapanlar, böyle yaşayanlar bunu hakketmiştir. Onlar bunu çoktan hakketmiş kimselerdir.