Cin Suresine Dön

Cinالجن

10. Ayet

10Cin Suresi

وَاَنَّا لَا نَدْر۪ٓي اَشَرٌّ اُر۪يدَ بِمَنْ فِي الْاَرْضِ اَمْ اَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًاۙ

“Gerçek şu ki (Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesi ve semadan haber alamıyor oluşumuz) insanlar için şer mi, yoksa Rabbleri onlar için hayır mı diledi, bilemiyoruz.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

10. “Yeryüzünde olanlara kötülük mü murad edildi yahut Rabbleri onlara bir iyilik mi dilemiştir, doğrusu biz bilemeyiz.” Bu durum karşısında şaşırıp kalıyorlar. Çünkü daha önce yapabildiklerini yapma imkânları ellerinden alınmış. Şaşkın bir şekilde bunun sebebini araştırmaya başlıyorlar. Bu yasağın kaynağı ne ki acaba? Nerden geldi bu? Neden şedit bekçilerle tutulmuş gökyüzü? Acaba eski manevra kabiliyetleri niçin kısıtlanmıştı? Bunun sebebini sorup soruşturuyorlar ve şöyle diyorlardı: “Bilmeyiz ki! Nereden bilelim biz! Bizim idrakimizin konusu değil ki bu konu! Kendi kendimize nasıl bilelim biz bunu? Acaba yerdekilere bir şer mi murad edilmiş? Yoksa Rabbleri onlara bir hayır mı murad etmiş? Bilmiyoruz, bilemiyoruz.” Dikkat ederseniz burada cinler vasıtasıyla bize çok hoş bir edep tarif ediliyor. Kötülükler, şerler hep başkalarına, ama hayırlar, güzellikler hep Allah’a izâfe ediliyor. Deniyor ki, yerdekilere bir şer mi murad edilmiş, yoksa Rabbleri onlara bir hayır mı murad etmiş? Halbuki yerdekilere hayrı da, şerri de murad eden, hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah’tır. Ama şöyle demiyorlar: “Allah onlara bir şer mi mu-rad etmiş, yoksa bir hayır mı dilemiş?” demiyorlar da, “Allah bir hayır mı dilemiş? Yoksa onlara bir şer mi murad edilmiş?” diyorlar. Çünkü kötülüğü, şerri yaratan da Allah’tır ama Allah’ın asla kötülüğe rızası yoktur. Burada işte böyle bir edep görüyoruz. Hırsızlık yapan kendi yaptı da, namaz kılana Allah imkân verdi de öyle kıldı gibi bir mânâ var burada. Bunu bizim hayatımıza şöyle yansıtmaya çalışıyoruz: Konuşurken, otururken iki kişiden birisi daha dûn, daha aşağı olacaksa, daha zor durumda, daha kuru yerde, daha soğuk yerde olacak, daha kuru ve yavan yiyecekse o biz olmalıyız. Karşımızdaki daha iyi konumda olacak, ona nazaran biz daha aşağı konumda olacağız. Muhatabımızı daha iyi konumda tutacağız. Meselâ konuşma esnasında bir örnek vereceksek, örnekte kendimizi daha dûn noktada, karşımızdakini de daha üstün bir noktada örnekleyeceğiz. Meselâ biri diğerine borç verdi gibi bir örneklemede borç veren konumundaki karşımızdaki, borç alan konumundaki biz olmalıyız. Niye borç veren konumuna kendimizi örnekleyerek kendimizi yüce bir duruma getirelim? Veya meselâ birisi hastalandı da ötekisi onun ziyaretine gitti örneklemesinde hasta olan biz, ziyarete gelen de karşımızdaki muhatabımız olsun. Yani devamlı biz dûn noktada, karşımızdaki de daha üstün noktada olsun. Meselâ karşımızdakilere sorarken: Bilmem anlatabildim mi? Becerebildim mi? diyelim. Anladınız mı? Anlayabildiniz mi? demeyelim. Hele hele: Anlamadın ki! Galiba anlayamadınız! filan asla demeyelim. Yani anlattığımız konu anlaşılamamışsa biz kendimize yönelik yapalım bu işi. Karşımızdakilerin anlayışlarının kıtlığını değil de bizim anlatışımızın yetersizliğine yoralım. Herhalde anlatamadım, bir daha tekrar edelim diyelim. Bakın burada cinlerin üstünlükleri, cinlerin bilgi problemleri de hallediliverdi. Bakın semânın Allah tarafından şedit bekçilerle donatılması karşısında apışıp kalıyorlar. Bunun ne olduğunu, sebebinin ne olduğunu bilmiyorlar, bilemiyorlar. Bilemediklerini itiraf için de diyorlar ki: Biz bilmiyoruz, bilemiyoruz yerdekilere bir şer mi murad edilmiş, yoksa Rabbleri onlara bir hayır mı murad etmiş? Bu işin aslını, esasını araştırmaya koyuluyorlar da nihâyet Allah’ın son elçisinin peygamber olarak görevlendirildiğini ve kendisine Kur’an isimli bir kitabın verildiğini anlıyorlar. Sonunda o kerim elçinin okuduğu Kur’an’la tanışıyorlar ve işin aslını ancak o zaman öğrenebiliyorlar. İşte her şeyi bildiklerine inanılan cinlerin gerçek bilgisi bu kadardır. Hattâ bakın cinlerin bilgi probleminin Sâd sûresinde şöyle anlatıldığını görüyoruz: “Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.” (Sâd 36-38) Bu âyetlerde anlatıldığına göre Rabbimiz cinleri Süleyman’ın (a.s) emrine vermişti. Süleyman (a.s), prangalara bağlanmış olarak onları Mescid-i Aksâ’nın yapımında çalıştırıyordu. Rivâyetlere göre Hz. Süleyman (a.s) gözlerinin önünde âsâsına yaslanarak vefat etmişti. Ama cinler inşaat bitene kadar O’nun vefat ettiğini bilememişler, nihâyet inşaat tamamlandıktan sonra âsâyı kurt yiyip de Süleyman’ın (a.s) vefat ettiğini anlar anlamaz tüm cinler sağa sola dağılıvermişlerdi. Bakın gözlerinin önünde bir peygamberin vefatını bile bilemiyor-lardı bu cinler. İşte cinlerin bilgisi bu kadardır. Bundan sonra cinler kendilerini tanıtmaya başlıyorlar: