2. “Rüşte, hidâyete ulaştıran bir Kur’an’dı ki, biz de ona inandık; biz, Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” Cinler tanıştıkları, dinledikleri Kur’an’ı tarif ediyorlar. Anlamaya çalıştıkları, kendilerine mesaj olarak sunulan Kur’an’ı tarif ediyorlar. Ancak cinlerin o anda dinledikleri bu Kur’an bölümünün hangi bölüm olduğunu bilmiyoruz. Kimilerine göre bu bölüm Rahmân sûresi olabileceği gibi, kimilerine göre başka sûrelerdir. Rüşte ulaştıran, rüşte hidâyet eden, rüşte ileten bir okunak dinledik. Rüşt kelimesinin mânâsını anlamak için Mü’min sûresinin baştan itibaren otuz âyetinin ve Bakara sûresinin 256. âyetinin anlaşılması gerekir. Bakara’daki âyeti şöyledir: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak bâtıldan ayrılmıştır.” (Bakara 256) Bu âyet-i kerimede, rüşt, gayyin mukabili olarak anlatılır. Kişinin imana, hidâyete sevk edilmesi için hak ve hakikatin ifadesi olarak rüşt kullanılır. Raşit olmaktaki rüşttür belki. Hakkın ifadesi olan rüşt. Mü’min sûresinde de Firavun’un hanedanından bir süre imanını gizleyen bir mü’min kişi vardı ya, o hakkı, hakikati anlatmaya başlayınca Firavun diyordu ki: “Firavun: “Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve yine size ancak doğru yolu gösteriyorum” dedi.” (Mü’min 29) “Ben size gördüğümü göstermeye, bildiğimi bildirmeye, söylemeye çalışıyorum. Ben sizi sadece rüşt yoluna, raşad yoluna iletmek için böyle söylüyorum. O mü’min kişi Firavun’un bu palavralarına pabuç bırakmadan sanki Firavun’un sözünü yokmuş gibi farz ederek sözünü kesiyor ve yine hakkı anlatmaya, hakkı ortaya koymaya devam ederek aynı ifadeyi kullanıyor.” “O iman eden kimse: “Ey kavmim!” dedi, “siz gelin bana uyun, sizi doğru yola götüreceğim.” (Mü’min 38) Mü’min kişi daha önce Firavun’un çevresindekilere dediğini diyordu. Firavun da aynı şeyleri demişti. Ben sizi ancak doğru yola götürüyorum, diyordu. Allah’ın mü’min kulu ne gaddar Firavun’un zul-münden, ne de Kârun ve Hâman gibi ona destek verenlerin gücünden, kuvvetinden hiç korkmadan, hiç tınmadan kavmini Firavun’un dediklerine değil, kendi dediklerine uymaya çağırıyor. “Ben sizi rüşte çağırıyorum. Eğer bana ve benim dediklerime tabi olur, benim nasihatlerimi dinlerseniz kurtulursunuz, değilse azaptan kurtulamayacaksınız,” diyordu. İşte bu âyetle rüştü, Firavun karşısında onun yolunun, onun anlayışının karşıtı ve mukabili olarak anlıyoruz. Burada anlatılan ve sûrenin ileriki bölümlerinde birkaç kez tekrarlanacak olan rüşt için İslâm, Kur’an’ın yönlendirmesinin adı, Kur’an’ın ortaya koyduğu hidâyetin adı diyebiliyoruz. Kur’an rüşte ulaştıran, hidâyete yol gösterendir. İnsanın sosyal, ekonomik, siyasal, toplumsal ve bireysel hayatına yol gösteridir Kur’an. İnsana tüm hayatında, tüm hayat problemlerinde yol gösteren, hakka, doğruya ileten bir kitap dinledik de hemen ona inandık, iman ettik diyorlar. Nereden anladık bunu? Bakın ifade şöyle: “Dinledik ve hemen arkasından iman ettik,” diyorlar. Demek ki hidâyet talebinden sonra ortaya konan hidâyete hemen iman gerekir. Rüşt ortaya konunca, hidâyet ortaya konunca hemen iman etmek ge-rekir. Duyar duymaz, dinler dinlemez hemen iman etmek gerekiyor. Âl-i İmrân sûresinde anlatıldığı gibi: “Rabbimiz! Doğrusu biz Rabbinize inanın diye inanmaya çağıran bir çağırıcıyı işittik de iman ettik. Rab-bimiz! Günahlarımızı bize bağışla, kötülüklerimizi ört, ca-nımızı iyilerle beraber al.” (Âl-i İmrân 193) “Biz, bizi imana çağıran bir münâdi duyduk ta hemen iman edip bu çağrıya uyduk” deniyordu ya, işte burada da deniyor ki, duyar duymaz hemen iman ettik. Şu anda cinlerin “duyduk ve iman ettik” dedikleri Kur’an bize de hitap ediyor. Kendine özgü dinamizmiyle aynı Kur’an bizi de rüşte çağırıyor, bizi de hidâyete çağırıyor. Bizi de hakka, hidâyete ulaştırmak istiyor. Öyleyse bizler de tıpkı cinler gibi bizi hakka çağıran Kur’-an’ı dinleyecek, Kur’an’ın dâvetine kulak verecek ve onunla rüşte ula-şacağız. Tabi biz de önce duyacağız, dinleyeceğiz, işiteceğiz ve hemen duyar duymaz iman edeceğiz. Değilse duymadan, dinlemeden, okumadan, tanımadan iman edilmez. Halbuki bakıyoruz insanlar okumadan, tanımadan, duymadan, dinlemeden iman etmeden yanalar. Bu nasıl bir iman? Duyacağız, hemen iman edeceğiz ama ameli de gündeme getiren, ameli de ihtiva eden bir imanla iman edeceğiz. Bakın cinler diyorlar ki, “bir okunak işittik ve hemen iman ettik.” Demek ki önce Kur’an’ı duymamız, dinlememiz, kulak vermemiz gerekecektir. Duymadan, dinlemeden iman olmaz. Bakın Bakara sûresinde bu konu şöyle anlatılır: “Ve (yine) dediler ki: (Ey Rabbimiz!) İşittik ve itaat ettik! Bize mağfiret et ey Rabbimiz! Şüphesiz ki dönüş sanadır.” (Bakara 286) “Ey Rabbimiz! Senin mesajın Peygamberlerin tarafından bize gelince biz onları işittik ve itaat ettik. Senden gelene iyice kulak verdik, dikkatlice dinledik, anlamaya çalıştık, kafa yorup anladık ve itaat ettik. Kerhen değil, tav'an itaat ettik. İstemeyerek değil, isteyerek, se-ve seve itaat ettik. İşittik ve hemen uyduk. İşittik ve hemen gereğini yerine getirdik.” Bakın burada dikkat etmemiz gereken husus şudur: İşitmek, indirileni bilmeyi, tanımayı gerektirir. Bilmek ve tanımak da okumayı ve ondan haberdar olmayı gerektirir. Şimdi söyleyin bakalım: Kitaplarını tanımayan, kitaplarından habersiz bir hayat yaşayan Müslümanlar nasıl diyecekler bunu? “Ya Rabbi! Biz kitabını işittik ve onunla amel ettik. Biz bize düşeni yaptık, onun için sen de ya Rabbi bize mağfiret et! Bizim elimizde olmayarak işlediklerimiz konusunda bize mağfiret buyur! Onları görmeyiver ya Rabbi! O kusurlarımızı hesaba katmayıver ya Rabbi! Siliver Allah’ım! Yok farz ediver, ciddiye almayıver, hesaba katmayıver Allah’ım!” diyebilecek miyiz? Yüzümüz var mı bunu demeye? Nasıl diyeceğiz bunu? Bunu demeye hakkımız olacak mı? Önce bir işiteceğiz kitabı. Önce bir okuyacağız, tanıyacağız Allah’ın kitabını. Sonra itaat edeceğiz. Okuduğumuz o kitabın âyetlerine itaat edeceğiz. Yani samimiyetle onları uygulamaya çalışacağız. O âyetler ne demişse, bizden nasıl bir eylem, nasıl bir iman, nasıl bir amel, nasıl bir düşünce ve tavır istemişse onu aynen yaparken eğer ufak-tefek kusurlarımız olmuşsa o zaman da “aman ya Rabbi, sen bi-lirsin!” diyeceğiz. Rabbimiz bundan önce Bakara sûresinde bu haklarını kaybedenleri anlattı. Kitaplarını bozanları, tahrif edenleri, kitaplarının âyetlerini az bir paha karşılığında satanları, kitaplarının âyetlerini insanlara anlatmayanları, kitaplarıyla diyaloglarını kesenleri, kitaplarını arkalarına atanları ve böylece Allah’ın mağfiretini kaybedenleri, Allah’ın affını kaybetmek bir tarafa Allah’ın gazabına ve lânetine maruz kalanları anlattı. Biz de kendimizi bu konuda hesaba çekmek zorundayız. Acaba biz de bizden öncekiler gibi: “İşittik ve isyan ettik” diyenlerden miyiz? Dilimizle inandığımızı söylüyor, ama hayatımızla yalanlayanlardan mıyız? Yoksa kimileri gibi işitmeden inandığımızı mı iddia ediyoruz? Yoksa kimileri gibi işittik ama unuttuk diyenlerden miyiz? Yoksa işittik ama hayatımız değişmedi mi diyoruz? Okuyacağız, dinleyeceğiz, işiteceğiz ve hemen arkasından da itaat edeceğiz. Hemen arkasından da duyduklarımızı amele dönüştürme savaşı vereceğiz. Yani imanlarımızı hemen amele dönüştüreceğiz. Çünkü âyetin devamında bakın cinler diyor ki: “Biz dinlediğimiz bu kitaba inandık ve bundan böyle artık biz Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” İmanın hemen arkasından şirk gündeme getirildiğine göre, anlıyoruz ki imanla birlikte amel olarak şirke düşmemeleri ortaya konuluyor. Öyleyse biz bu kitabı duy-duk, dinledik, hemen ona iman ettik. Ve sadece Rabbimizden gelen rüşte tabi olduk. Sadece Kur’an’ın hidâyetine uyduk. Sadece Kur’-an’da Rabbimizin gösterdiği yola gidecek ve O’ndan başkalarının çek-tikleri yere asla gitmeyeceğiz. Sadece Kur’an’ın istediği hayatı yaşayacağımıza, O’ndan başka hiç kimsenin yasalarını uygulamayacağımıza söz verdik” dediler. Demek ki Kur’an’ı duyduktan, Kur’an’ı okuduktan, Kur’an’ın rüştüne tabi olduktan, Kur’an’ın ortaya koyduğu hak ve hakikati, Kur’-an’ın getirdiği hidâyeti tanıdıktan sonra hemen şirkten uzaklaşmak gerekir. İşte Kur’an bize bunu anlatıyor. Çünkü Kur’an’la hidâyete ula-şıp şirki terk eden cinler biraz sonra şunu da diyecekler: “Meğer biz ne âdi, ne rezil adamları dinliyormuşuz bugüne kadar. Kur’an’ı dinlemeden, vahiyle tanışmadan önce meğer üstat dediğimiz, efendi dediğimiz, hacı-hoca dediğimiz, âlim, fazıl, reis, yazar, çizer dediğimiz ne takımları dinliyormuşuz ki onlar bizi başka başka yerlere götürüyorlarmış.” Cinler Allah’ın kitabını dinler dinlemez, Allah’ın âyetlerini duyar duymaz hemen rüşte, hidâyete ulaşıyorlar. Demek ki Kur’an rüşte gö-türendir. Hal böyle olunca bu âyetler çerçevesinde kendimizi yargılamak zorundayız. Yıllar yılı Kur’an okuyanlar, Kur’an okuduklarını, Kur’an’la beraber olduklarını iddia edenler, hattâ başkalarına Kur’an anlatanlar, hattâ tefsir yazanlar, Kur’an’la alâkalı makaleler tertip edenler eğer Kur’an’la bu beraberliklerinin sonunda hâlâ rüşte ulaşamamışlarsa o zaman ya okudukları Kur’an’da bir değişiklik var, yani ya İsrailoğullarının Tevrat’ı gibi tahrif edilmiş bir Kur’an okuyorlar, ya da okumalarında bir bozukluk vardır. Burada Kur’an’la karşı karşıya gelen, Kur’an’ı dinleyen cinlerin hemen rüşte ulaştıkları, hidâyete erdikleri, doğru yolu buldukları anlatılıyor. Eğer şu anda bizler hem Kur’an okuyor, hem Kur’an’la beraber oluyor, hem de doğruyu, hakkı, hidâyeti bulamadığımızdan dem vuruyorsak o zaman ya okuduğumuz Kur’an değil, ya da okumamız Müslümanca değil. Ya Kur’an okumuyor, başka şeyler okuyoruz, ya Allah’ın istediği şekilde okumuyoruz, yahut ta okumadaki temel hedefimiz bozuk. Yani rüşte, hidâyete ulaşma, gerçeği bulma ve kulluk a-dına değil de başka maksatlarla okuyoruz. Bu âyet çerçevesinde hepimiz bunu bir daha düşünmek zorunda olduğumuzu unutmayalım.