Cin Suresine Dön

Cinالجن

6. Ayet

6Cin Suresi

وَاَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًاۙ

“Hiç şüphesiz insanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırdı, (insanların cinlere sığınması, cinlerin) azgınlığını arttırırdı.”

Dipnot

Ayete iki şekilde mana verilebilir. Birincisi mealde zikrettiğimiz anlam, ikincisi de, “Kendisine sığınılan cinler, insanların azgınlık ve sapıklığını arttırdı.” şeklindedir. İnsanların Allah’a (cc) şirk koşma şekillerinden biri de cinleri tazim, onlara sığınmak, onlardan korunmak için onlara kurban kesmek, gayb bilgisine vâkıf olmak için onlarla irtibata geçmek, onlar aracılığıyla büyü yapmak, muska gibi şeylere cin isimleri ve tılsımlar yazarak cinlerden fayda umup zararı defetmelerini talep etmektir. Ayrıca şirkin tanımı, çeşitleri ve müşrikin akıbeti için bk. 4/Nisâ, 48

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

6. “Gerçekten, birtakım insanlar, cinlerin birtakımına sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı.” İnsanlardan kimileri cinlerden kimilerine sığınıyorlar da, bu on-ların şımarıklıklarını, şirretliklerini artırıyordu. İnsanların kendilerine sı-ğınmaları, cinlerin kendi kendilerini bir şey zannedip şımarmalarına sebep oluyordu. Peki nasıl oluyordu bu iş? Yani nasıl sığınıyorlardı in-sanlar bu cinlere? Anlayabildiğimiz kadarıyla bu iş iki şekilde oluyordu. 1- Bunlardan birisi, devri cahiliyede öyle zannediliyor ve inanılıyordu ki, her dağın, her vadinin, her tepenin, her beldenin, her bölgenin, her alanın kendi çapında söz sahibi cinleri vardır. Meselâ Bat-ha vadisi filan cinin, Akik vadisi, Ihlara vadisi falan cinnin, Ankara yolu filan cinin gibi. Her vadinin, her bölgenin hakim bir cini olduğuna inanılırdı. Kim ki o vadiden geçecek, kim ki o bölgede yatacak, kim ki orada geceleyecekse o bölgenin cinine sığınması gerektiğine inanılırdı. “Aman efendim! Burası senindir! Burada senin sözün geçer! Ben sana sığınır, senin büyüklüğünü teslim ederim! Bu vadinin reisi olarak sen bana zarar vermediğin gibi, başkalarının zararlarından da korursun! Beni koru efendim! Ben sana sığınarak yatıyorum! Destur! Destur! Geri dur!” diyerek insanlar cinlere yalvarır yakarırlar, onlara sığınırlarmış. İşte onların bu sığınmaları berikilerin şımarıklılığını artırıyor-muş. Onlar sığındıkça berikiler de kendilerini bir şey zannetmeye baş-lıyorlarmış. “Şu enayilere bakın, biz de bir şey var zannedip bize sığınıyorlar” diye azgınlaşıyorlarmış. Bunu cinlerin bizzat kendileri anlatıyor. Bakıyoruz şimdi de her vadinin, her alanın, her sektörün, her bölgenin ayrı cinleri, ayrı ecinnileri, yani söz sahibi reisleri var. Ekono-mi dünyasının ayrı, buzdolabı, çamaşır makinesi, beyaz eşya vadisinin ayrı cinleri var. Kitap dünyasının, araba piyasasının ayrı söz sahibi cinleri, reisleri var. İç piyasanın, dış piyasanın, doktora piyasasının, doçentlik piyasasının ayrı reisleri, cinleri var. Her vadinin, her bölgenin, her alanın, her sektörün ayrı ayrı söz sahibi cinleri, ecinnileri var. O vadiye girmek isteyenler, o sektöre dalmak, o sahada oynamak isteyenler, o bölgede yer edinmek isteyenler de o alanın cinlerine, reislerine sığınıyorlar: “Aman efendim! Haşmetlim! Şevketlim! Bu vadinin cini sensin! Bu sektörün söz sahibi sensin! Zât-ı âlileriniz efendim! Münasip görürseniz, izin verirseniz ben burada olmak, bu sahaya girmek, bu alanda oynamak istiyorum! Ben bu sahaya girmek istiyorum! Ne olur bana zarar vermeyin! Beni koruyup kollayın efendim!” diye karşılarında el ovuşturup, bel kırıp, boyun büküyorlar. O takımın kaptanı da, o sahanın cini, o sektörün söz sahibi reisi de ken-disini bir şey zannederek şımardıkça şımarmaya başlıyor. Meselâ ilim adamı mı, filim adamı mı neyse işte ondan olabilme vadisini bir düşünün. YÖK’ünden, Rektöründen, dekanından, bölüm başkanlarına varıncaya kadar nice cinni ve ecinniler vardır orada değil mi? Oraya mı gireceksin? O sahaya mı dalacaksın? Orada mı uyuyacaksın? O vadide mi yatacaksın? Veya o sektörde mi bağdaş kurup yamuşacaksın? Veya orada mı demir atıp sondaj yapacaksın? O takımda oynamayı mı kafaya koydun? O zaman o vadinin cinlerine “efendim! Zât-ı âlileriniz eğer ferman buyururlar, destur verirlerse ben gölgenizin altına girmek, emrinize sığınmak istiyorum. Aslında efendim kesinlikle size karşı gelmek, sesimi yükseltmek, size karşı gelmek, hakkınızda kötülük düşündüğüm için burada değilim! Sizin sahanızda sesimi sonuna kadar kısacağım! Sizin vadinizde başımı kaldırmak şöyle dursun, devinmeyeceğim bile! Yardımınız efendim! Lütfunuz efendim! Taltifiniz efendim!” filan diye ondan bir kerecik destur aldıktan sonra artık korkmanıza gerek kalmamıştır. Yıllarca yatabilirsiniz orada, kimse rahatsız etmeyecektir sizi. Meselâ T.S.E’ciler vardır bir başka alanda. Maliyeciler vardır bir başka vadide. Veya işte Koç vardır bir başka vadide, Sabancı vardır. Veya tevbe ekolünde falan efendiler, infak alanında falan yol bilenler, reisler vardır. Bunlara, bu sektörlerin reislerine, cinlerine sığındıkça aynı yola çıkıyor Allah korusun. Hepsi de kendilerini bir şey zannedip şımardıkça şımarıyorlar. Neredeyse tanrılıklarını ilân etmeye bile vardırıyorlar işi. İşte cinlere sığınma şekillerinden biri budur. Bir de şöyle sığınılır cinlere: İnsanlardan kimileri cinleri her şe-yi bilen, her konuda bilgi sahibi, her şeye güç yetiren, güçlü, kuvvetli, gaybı bilen, diledikleri her şeyi yapabilen varlıklar olarak inandıklarından onların bilgilerinden, güçlerinden istifade edebilmek için onlara müracaat ederler, cinlerden yardım isterler. “Amanın! Ey cinler! Ey cinciler! Siz bilirsiniz! Siz bulursunuz! Biz eşyamızı kaybettik! Biz paramızı kaybettik! Biz aklımızı kaybettik! Biz namusumuzu kaybettik! Nerede buluruz acaba? Nasıl buluruz acaba?” diyerek cinlere, cincilere müracaat ediyorlar, onlar da: “Gel ulan öyleyse!” diyorlar. “Gel! Ma-dem düştün, sana yol tarif edeyim! Gel madem istiyorsun, madem ka-şınıyorsun cebindekini alalım!” diyorlar ve kendilerini bir şey zannederek şımarmaya başlıyorlar. Berikiler şımartıyorlar ama. Onlar gitmeyiverseler, onları adam yerine koymayıverseler şımarıp azgınlaşmayacaklar ama gidiyorlar işte. Bakın bu konuyla yakın ilgi kurduğum bir hadisi okuyayım burada: Hafsa annemizden rivayet edilen bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyuruyor: “Bir kimse Arrafa giderek gayptan bir şey sorarsa, onu bu işe layık gördü diye, gitti ve sordu diye kırk gecelik namazı kabul olunmayacaktır. Arraf; geçmiş olayları, mesela çalınan malları, yerlerini, kimlerin çaldığını bildiğini iddia eden insanlardır. Ama kâhin bunun tersinedir. Araf geçmişe ait bilgili idi, kâhin ise gelecekte, ilerde gelecek, gerçekleşecek olayları bildiği iddiasında olan adamdır. Müneccim ise, gökteki ay, güneş, yıldızlar gibi gök cisimlerine bakarak, onların hareketlerini takip ederek onlardan kendince hayatla ilgili kurallar çıkaran kimsedir. Yani yıldızlarla bizim hayatımızı yorumlamaya çalışan insanlar. İşte böyle insanlar kadimden beri hep var olagelmiştir. Remilciler, arraflar, kâhinler, müneccimler.. Bunlar hep yalancı mıdırlar? Arada bir bazen dedikleri çıkar mı? Zekaları, hayat tecrübeleri sebebiyle bazen tesadüf edebilirler. Ama adam bilir diyorsanız, geçmişi bilir, geleceği bilir, kimin başına ne gelecek bilir, kim nerede ne yaptı bilir, şu anda insanlar nerede ne yapıyorlar bilir diyerek giderse bir kimse bir arrafa ve ondan da hayatla ilgili program bilgisi sorar, yani uygulayacağı bilgiler alırsa bilsin ki o kişinin kırk gecelik namazı boşa gitmiştir. Cinlerden birisi bilebilir. Şu anda melekler ve cinlerle birlikte yaşıyoruz bu hayatı. Bizim kaybettiğimiz bir şeyi onlar bilebilirler. Onlardan orada, yanınızda olan birileri sizin kaybettiğiniz, bulamadığınız bir eşyayı bilebilirler. Peki birileri o cinlerle irtibat kurarak onlara sorsa bu kaybolan şeyi. Gerçekten onu bilen bir cin de tamam onu bize buluverse ne olur? Adam her şeyi bildi mi diyeceğiz? Ama insanlar öyle değiller mi? Her şeyi bilmezler ve de bildiklerini söylerken yalan da katarlar. Ya cin de oynatmaya başlasa, bir verip bin almaya başlasa. Çünkü Resul aleyhisselam öyle diyor. Bir doğrunun yanına beş yalan katarlar ve sizi aldatırlar. Öyleyse biz geçmişte olan bir şey için, gelecekte olacak bir şey için, bir şeylerin çözümü için birilerini bu konuda tam ve tek yetkilidir diye onlara müracaat etmeyecekmişiz, değilse kırk günlük namazlarımız boşa gidiyormuş Allah korusun. Yani dinimizin direği yıkılırmış, yani Allah’la diyalogumuz bozulur, Allah’tan aldığımız mesaja toz katmış, su katmış olurmuşuz. Bir de hakkımız olmadığı halde âyetin beyanıyla bu tür insanları şımartmış olurmuşuz. Bu tür insanları adam yerine koyup şımartmaya hiçbir zaman hakkımız yoktur. Meselâ, “Hanım sen bilirsin!” felsefesinde olan nice beyefendileri bu tutumlarından dolayı hanımlarının şımarıklığı mahvetmiştir. Çünkü hanım benim bildiğim idare edilmeye hazır, ruhen buna müsait yaratılmıştır. Birileri adaletle idare edici olacak ama, bu nokta önemli tabii. Birileri adaletle ona yön verici olunca mest olan, rahatlığa eren, kendinden geçen, sükûn bulan bir varlıktır kadın. Böyle yaratılmıştır o. Ama öyle değil de: “Hanım sultan! Zât-ı âliniz bilir! Siz bilirsiniz! Na-sıl isterseniz! Ne alalım? Ne satalım? Nerede oturalım? Nerede oynayalım?” denilmeye başlandı mı artık kadın, “ya ben herhalde bilirim, ben anlıyorum” demeye başlar ve ondan sonra da şımarıklılığı tırmanıverir. Ben bilirim artık diye narayı bastı mı artık ötekisi zaten kaçacak delik arayacaktır. Öyle yapıp onları gereksiz şımartmayalım, adilce onları eğitip yönlendirmeden yana olalım inşallah.