2. “Ümmîler (Kitapsız) kimseler arasından, kendi-lerine âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Onlar, daha önce, şüphesiz apaçık bir sapıklık içinde idiler.” İşte bu hikmetinin gereği olarak ümmîlerin arasından bir elçi göndermiştir Rabbimiz. Ümmîlerin içinden şerefli bir elçi seçmiştir. Kendilerinden birini onlara elçi gönderdi. Tabii o ümmîler ilk planda Mekke ve civarındaki kabilelerdir. Doğrusu onlar herhangi bir felsefi akımın içine girmemişlerdi. Daha önce kendilerine kitap ve peygamber gönderilen Yahudi ve Hıristiyanlar gibi bağnaz bir özelliğe de ulaşmamışlardı. Tamamen bilgisizce ama özgürce bir hayat yaşıyorlar, keyiflerine göre takılıyorlar ve kendilerinin bağlanıp kaybetmekten korktukları bir düşünce sistemleri, bir inanç manzumeleri yoktu. İşte bunlar arasından Muhammed (a.s) kendilerine elçi gönderildi. Anasından doğduğu gibi kalan; yeni bir bilgi edinmemiş olan; okuma-yazma bilmeyen. "Ümm" kelimesinin ism-i mensubu "ümm"e mensup olan, Arap dilinde "ümm"; anne, bir şeyin aslı gibi anlamlara gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamber (s.a.s) da ümmî diye vasfedilir. Onun neden bu vasıfla vasıflandığı konusunda âlimler birkaç ihtimal zikrederler: a- Bu kelime ile anneye nispet kastedilmiştir. Sanki doğduğu hal üzere kalmış; yeni bilgiler elde ederek asli fıtratının değişmediği kastedilmiş olabilir. b- Arap milletine mensup olduğuna işaret edilmiş olabilir. c- Mekkeli anlamında kullanılmış olabilir. Çünkü Mekke'nin isimlerinden biri Ümmü'l-Kura idi. Resûlullah (s.a.s)'in kendisine vahiy gelinceye dek okuma-yazma bilmediği tüm âlimler tarafından kabul edilmektedir. Nitekim bu durum şu âyette de açıkça ifade edilmektedir: "Sen bundan (Kur'ân'-dan) evvel hiç bir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı (hak ve hakikati) iptal (ve inkâr) edenler elbette şüphelere dü-şerlerdi" (Ankebût,48) Ancak kendisine vahiy geldikten sonra okuma-yazmayı öğre-nip öğrenmediği konusunda farklı görüşler vardır. Burada bunun münakaşasına girmek istemiyorum. 'Ümmî', anneye mensup, anasından doğduğu gibi kalan, oku-ma-yazma bilmeyen demektir. 'Ümm' anne demektir ki, 'ümmî' anne-ye nispet edilen şeydir. Kavram olarak 'ümmî', yalnızca okuma-yaz-ma yoluyla elde edilen bilgileri bilmeyen, doğal hali üzere kalan kişiyi anlatır. 'Ümmî' kelimesi, anneye nispet edilmesi sebebiyle, hem gön-lünü kitabî bilgilerle doldurmamış kişiyi ifâde eder, hem de saflığı, ya-ratılış berraklığını ve anne merhametini dile getirir. Annesinin kendi-sine verdiği bilgilerle yetinmiş, okuma-yazma bilmeyen ve bu yolla el-de edilebilecek kitabî bilgileri öğrenmeyen, zihni parlak, annesine nis-bet edilen kişilere 'ümmî' denilir. Kırk yaşına kadar okuma-yazma öğrenmeyen ve bu yolla elde edilen bilgilere ulaşmayan, devrinin entelektüel bilgi ortamında bulun-mayan bir insan, Kur'an gibi mûcize ve insan üstü bir kitabı insanlara anlatıyor, onlara ahlâkın ve davranışların en güzelini öğretiyor, onları iyiye ve doğruya sevk ediyor, onları en güzel şekilde yönetiyor. Onun peygamber olarak gönderildiği toplumu, kitabî bilgiden, okuma-yazma kolaylığından uzak olan bu insanları, hatta binlerce insanı, en kötü durumdan çıkarıyor, onları yirmi yıl gibi kısa bir sürede yetiştiriyor, eğitiyor ve onları çağlar boyunca gelebilecek topluluklar içerisinde tek örnek haline getiriyor. İşte bu, Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in pey-gamberliğinin 'vahy' kaynaklı olduğunu göstermek içindir. Peygamberliği ve vahy kurumunu anlamayanlar veya anlamak istemeyenler, peygamberlerin kendi zamanlarının en bilgili, o gün ge-çerli olan bütün ilimleri bilen kişiler olmaları gerektiğini sanırlar. Hal-buki gerçek onların sandığı gibi değildir. Peygamberler, duyularla ve akılla elde edilen bilginin değil, duyular üstü, yani vahyden kaynakla-nan bilginin tebliğcileridir. Onların sahip olduğu bilgi, akıl dışı değildir, fakat akıl ve idrâk üstüdür. Onların haber ve bilgi kaynağı 'vahy'dir. Peygamberler, yeni bir din icatçısı değil, kendilerine bildirilen vahy'i insanlara açıklayan, öğreten ve uygulayan kimselerdir. Dolayısıyla onların da diğer bilginler gibi yazılı ve sözlü entelektüel bilgiye ulaş-maları gerekmez. Kur'an, Hz. Muhammed'in ümmî bir peygamber olduğunu vur-guluyor. Bu sıfat O'nun için bir eksiklik değil, bilakis bir mûcizedir. O-nun, yerine getirdiği görev ve bunun sonuçları, şüphesiz okuma-yaz-ma bilmeyen, birtakım pratik bilgilerden yoksun kimselerin yapacağı iş değildir. Bu faâliyet, ancak kendisine 'vahy' gelen bir nebînin işidir. Kur'an'ın, Peygamber'in ümmîliğini vurgulaması, o günkü Yahûdilerin anlayışlarına da bir cevaptır. Çünkü o günkü Yahudileri, kendilerinden olmayanları küçük düşürücü bir sıfat olarak 'ümmî' diye çağırıyorlardı. Kur'an, inkârcıların 'Kur'an'ı o yazıyor, sonra da bize okuyor' gibi birtakım tenkitlerini önlemek için, Peygamberimizin daha önce böyle şeyleri okumadığını vurguluyor: "Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazıyor değildin. Böyle olsaydı, bâtılda olanlar şüpheye kapılırdı." (Ankebût, 48) İşte, bâtılda olanların Kur'an hakkındaki şüphelerini reddetmek ve onun vahy yoluyla geldiğini göstermek için, 'ümmî' bir peygambere inzâl edilmişti (gönderilmişti). İlk vahy geldiğinde Cebrâil (a.s.) Hz. Muhammed'e 'oku!' dediği zaman, o, 'ben okuma bilmem' cevabını vermişti. Bu emir, üç defa tekrarlandığı halde, hep 'ben okuma bil-mem' karşılığını vermişti. Sonra Cebrâil (a.s.) "Yaratan Rabbinin adıy-la oku!" âyetlerini okudu ve Peygamberimiz de tekrar etti. Buradaki okumanın sıradan bir kitabın satırlarını okumak gibi olmadığını, vahyî okumanın farklı bir şey olduğunu hatırlatmak gerek. Peygamberimiz (s.a.v.) Ramazan hilâli ile ilgili bir konuda; "Biz ümmî bir ümmetiz; ne yazı biliriz, ne de hesap. Hilâl, şöyle şöyledir..." buyurarak, bu gerçeğin altını bir kez daha çizmiştir. (Buhârî, Savm 13, Müslim, Savm, 2) Kur'an'ın ve onun anlattığı İslâm'ın, vahy kaynaklı olduğu ve asla Hz. Muhammed'in kafasından çıkma şeyler olmadığı konusunda 'ümmîlik' sıfatı son derece önemlidir. Ayrıca, Kur'an'ın ilk muhâtabı câhiliyye insanı da ümmî idi. Ancak, onlardan en üstün nesil olan sa-hâbe toplumu çıkmıştır. Bu da Kur'an'ın vahy kaynaklı olmasının so-nucudur. İşin böyle olması, Kur'an ve İslâm hakkındaki bütün yanlış iddiaları bir tarafa atmamızı sağlıyor. İslâm, Allah'ın dinidir, Kur'an vahye dayanır, Hz. Muhammed (a.s) yüce ve 'ümmî' bir elçidir. Şüp-hesiz ki bugün artık insanlar hakkında ümmîlik sıfatı, pek övücü bir sıfat değildir. Evet, Kur’an-ı Kerîm’de ümmî kavramı birkaç manâda kullanıl-maktadır: 1- Ümmî, ehl-i kitabın mukabili, zıddıdır. Kendilerine kitap verilmeyenlere ümmî denmektedir. Âl-i İmrân sûresindeki Rabbimizin şu âyeti bunu anlatır. “Ey Muhammed! Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, “Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a verdim,” de. Kendilerine Kitap verilenlere ve ümmîlere (kitapsızlara): “Siz de İslâm oldunuz mu?” de, şâyet İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir, yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını görür.” (Âl-i İmrân 20) Yine Bakara’nın beyanına göre ümmî, kendilerine Allah tarafından hayat programı olarak gönderilen kitaptan habersiz yaşayan, ben de, biz de kitap ehliyiz, bizim de bir kitabımız var dedikleri, kendilerini bir kitaba izâfe ettikleri halde kitabın içindekileri tanımadan bir hayat yaşayanlara denir. Kitap konusunda anadan doğma olan, sahip oldukları kitabı tanımayan, hattâ okudukları halde, ezberledikleri halde muhtevasından habersiz bir hayat yaşayan kimselere de ümmî denir. “Onlardan kimileri de vardır ki, ümmîdirler. Okuma-yazma bilmezler. Kitabı da anlamazlar. Ancak ümni-yelere tâbi olurlar ve sadece zannederler." (Bakara 78) Ümmî, ehl-i kitap içinde kitabı bilmeyen, kitaptan habersiz olan kimselerdir. Bunlar kitaptan haberleri olmadığı, kitabı tanımadıkları için sadece ümniyelerin, hayallerin, zanların, kuruntuların peşine takılırlar. İmanları, amelleri, bilgileri kitabî olmayan, hayatları kitaba dayanmayan, kitap kaynaklı yaşamayan insanlardır. Bu dinin temel kaynakları olan Allah’ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini bir kenara bırakıp kendilerince bir din, kendilerince bir İslâm ortaya koyanlar, kendi hevâ ve heveslerine tâbi olanlar… Din konusunda, kitap konusunda hiçbir şey bilmeyen kimseler… Ümmî kelimesinin üçüncü anlamı da, burada olduğu gibi Yahudilerin kendilerinden başkaları, Yahudi olmayanlar için kullandığı bir ifadedir. “Kitap ehli arasında kantarla emanet bıraksan onu sana ödeyen ve bir lira emanet etsen, tepesine dikilmedikçe onu sana ödemeyen vardır. Bu, onların: “Ümmîlere (Kitapsızlara) karşı üzerimize bir sorumluluk yoktur” demelerindendir. Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylemektedirler.” (Âl-i İmrân 75) Yahudilerin ümmî diye aşağıladıkları Araplar içinden Allah bir elçi gönderdi ki, bu şerefli elçinin vasıfları şunlardır: “O peygamber onlara Allah’ın âyetlerini okuyor, Allah’ın âyetlerini izliyor, izlettiriyor.” Allah’ın âyetleriyle onlara yol gösteriyor, onlara yol açıyor, müjdeler veriyor, âyetlerle onları uyarıyor, âyetlerle onların gündemlerini belirliyor, ne yapacaklarını, nasıl bir hayat yaşayacaklarını âyetlerle onlara beyan ediyor. Demek ki Peygamberin birinci görevi ümmetine, toplumuna Allah’ın âyetlerini okumak, Allah’tan kendisine gelen âyetleri duyurmaktır. Sonra: “Bu peygamber onları tezkiye ediyor, temizliyor.” Peygamberin görevlerinden birisi de ümmetini tezkiye etmek, insanları arındırıp tertemiz hale getirmektir. Neden arındırıyor insanları? Küfürden, şirkten, nifaktan, cahiliyeden arındırıyor onları. Onların vicdanlarını, kalplerini, düşüncelerini, niyetlerini, amellerini, aile hayatlarını, sosyal ve içtimaî yaşantılarını, hayat programlarını temizliyor. O vahşi, o bilgisiz insanları Allah’ın istediği en güzel insan tipine ulaştırıyor. O halde tezkiye, Kitaba ve Peygambere göre bir hayat yaşamaktır. Tezkiye, hayatı Allah’a ve Peygambere danışmadan yaşama biçimi olan Firavunluktan vazgeçmek ve hayatı Allah’ın belirlediği şekilde yaşamak demektir. Yani eğer bir Müslüman yirmi dört saatlik hayatını Allah’ın şu kitabına ve Resûlü’nün sünnetine göre yaşarsa, o kişi hayatını temizlemiş demektir. Bir toplum da hayatını bu kitaba ve bu kitabın pratiği olan Peygamberin sünnetine, hayat anlayışına göre yaşarsa, o toplum da temizlenmiş demektir. Öyleyse tezkiye, bu kitaba göre bir hayat yaşamaktır. Tezkiye, vahiyle hayat yaşamaktır. Tezkiye, Allah’ın istediği hayatı yaşamaktır. Tezkiye, Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmaktır. Tezkiye, peygamber örnekliliğinde Allah’a kul olmaktır. İşte peygamber onları bu hale getiriyordu. Yine o peygamberin bir başka görevi de: İnsanlara Allah’ın kitabını ve hikmeti öğretmektir. Toplumuna Allah’ın Kitabının âyetlerini okuyan peygamber, aynı zamanda o kitabın pratiğini, nasıl anlaşılması gerektiğini, nasıl hayata indirgenmesi gerektiği insanlara öğretiyor. Hikmet, kitabın insanlardan istediği salih ameldir. Hikmet, fıkıh anlamınadır. Yani bu kitabın emir ve nehiyleri-nin maksadını kavramak demektir. Kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi demektir. İşte peygamber, insanlara bu kitabın fıkhını öğretiyor. Bilgisiz olanları bilgili hale getiriyor, cahilleri âlim yapıyordu. Vahşileri medenî, isyankarları kul, zalimleri âdil hale getiriyordu. Bir başka anlamıyla da hikmet, sünnet demektir. Yani kitabın beyanı, pratiği olan sünnet demektir. İşte bu peygamber onlara Kur’-an’ın pratikte uygulanışını da göstermektedir. O peygamber onlara Allah âyetlerinin hadiselerle nasıl bütünleştirileceğini, âyetlerin pratiğe nasıl indirgeneceğini öğretiyordu. Yine hikmet, menfaati celp ve kötülüğü def demektir. Peygamber onlara dünyaları ve âhiretleri konusun-da hayırlı, faydalı, iyi şeyleri celbediyor, kötülükleri de def ediyordu. Hikmet, kavil ve fiilde, iman ve amelde isâbet demektir. Hikmet, adalet demektir ki, peygamber onları her şeyi yerli yerine koyacak, yerli yerinde tutacak âdiller haline getiriyordu. Hikmet, siyasettir, ahlâktır; Peygamber onlara bunları kazandırıyordu. İşte peygamber efendimizin sıfatları, görevleri bunlardı. Peygamberin görevi buysa, onun yolunun yolcuları olarak unutmayalım ki, bizim de görevlerimiz bunlar olmalıdır. Peygamber şerefine, peygamber misyonuna, peygamber yoluna sahip çıkan bizler de önce kendimize, sonra da toplumumuza Allah’ın âyetlerini okuyacağız. Allah’ın âyetlerini tanıyacak, Allah’ın âyetleriyle beraber olacağız. Çevremize Allah’ın âyetlerini duyuracağız. Yani toplumda bu âyetleri öğrenmek isteyenlere öğreteceğiz. Allah’ın âyetlerini öğrenerek temizlenmek isteyenlere bu kitabı bildireceğiz. Bu kitabı herkese okuyacağız. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, köylü-kentli herkese okuyacağız. Peygamberimiz gibi bunu mutlaka biz de gerçekleştireceğiz. İnsanlar arasından öğrenmek isteyenlere mutlaka onu öğreteceğiz. Kur’an’ı pratikte yaşamak isteyenlere de, işte kitabın pratiği budur diye onun pratiğini de göstereceğiz ve böylece hem kendimizin hem de o insanların temizlenmesini, arınmasını ve Allah’ın istediği hale gelmesini sağlamış olacağız. İşte Peygamber (a.s), bu görevleriyle insanları her türlü bâtıl düşüncelerden, efsanelerden temizleyerek onları apaçık imanâ ve hidâyete ulaştırıyordu. İşte Rabbimiz onlara böyle apaçık bir rahmet ve bir lütufta bulunuyordu. Halbuki onlar, o ümmî toplum daha önceleri, kendilerine böyle bir elçi gelmeden önce apaçık bir sapıklık içindelerdi. Bu kitap ve peygamberin gelişinden önce cahildiler. Vahiyden uzak bir körlük, bilgisizlik ve şaşkınlık içinde yuvarlanıp gidiyorlardı. Ne kitap, ne peygamber bilmiyorlardı. Allah, bilmeyen bir toplumu işte bu hâle getiriyordu. İşte bu, kıyâmete kadar bir örnekti. Yani hiçbir şey bilmeyen zır cahil toplumların, insanların vahiyle karşı karşıya gelir gelmez değişmeleri çok kolay olacaktı. Çünkü onların önbilgileri, önyargıları, savunmaları, daha önce sarıldıkları felsefî bir düşünceleri yoktur. Bunların bu dini kabulleri daha kolay oluyor. Ama dikkat ederseniz, ehl-i kitabın bu dini kabulleri onlardan çok daha zor olmaktadır. Çünkü onların daha önce inandıkları, savundukları bir inanışları vardı. Yahudi ve Hristiyanlar kendilerinden emindiler. Şu anda Müslümanların içinde de kendilerinden emin olan, kendilerini kesin cennetlik gören insanların da zor değiştiklerine şahit oluyoruz. Ama Allah’ın diniyle karşı karşıya kaldıkları zaman, o dinin alternatifi bir dini, bir düşünceyi kalplerinde taşımayan insanların kolayca onu kabul ettiklerini görüyoruz. Allah’ın Resûlü, Allah tarafından kendisine yüklenen bu şerefli görevlerinin sonunda dünyanın en vahşi bir toplumunu dünyanın en medenî, en âdil, en üstün, en şerefli toplumu haline getiriyordu. Gerçekten o sırtlanları sırtlanlıkta geride bırakacak kadar ileri gitmiş insanları her türlü pisliklerden temizliyor, zalim olanları âdil hale getiriyordu. Belki dünyanın en cahilleri olan bir toplumu dünyanın en âlimleri haline getiriyor, dünyanın hocası haline getiriyor ve onları tertemiz hale getiriyordu. İşte bu tüm dünyanın gözleri önünde cereyan eden, açıkça sergilenen, akıllara durgunluk veren hâdise, Rasulullah Efendimizin risâletinin en büyük ispatlarından birisidir. Rabbimiz, bu âyetleriyle tüm dünyaya, özellikle de İslâm’a, İslâm peygamberine karşı amansız düşman kesilen Yahudilere sesleniyor: “Hiç düşünmez misiniz? Asırlardır bu ümmîleri, bu Arapları tanıyor, biliyorsunuz. Bu cahilin cahili toplumun dinî, ahlâkî, sosyal, kültürel yapılarını biliyorsunuz. Benim tarafımdan gönderilmiş şerefli bir elçinin gelişinden sonra değişen bu toplumun çizdiği değişim grafiğine bir bakmaz mısınız? Böylesine büyük bir devrimi kör bir adamın bile görmemesi mümkün değildir. Müslümanlaştıktan sonra bu adamların nasıl değiştiklerini ve aynı insanların içinde Müslümanlığı kabul etmeyenlerle aralarında nasıl bir uçurumun bulunduğunu görmüyor musunuz? Böylesine büyük bir devrimi ancak bir Allah elçisinin yapabileceği gerçeği üzerinde düşünmüyor musunuz?”