Duhâ Suresine Dön

Duhâالضحى

11. Ayet

11Duhâ Suresi

وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

Ve Rabbinin nimetini anlat.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

11. “Yalnızca Rabbinin nîmetini anıp anlat.” Rabbinin nîmetini de hep an, sürekli hatırla ve anlatmaya devam et. Peki acaba Allah’ın hangi nîmeti vardı Rasûlullah’ın üzerinde? Vahiy nîmeti, risâlet nîmeti, Kur’an nîmeti, ilim nîmeti, akıl nîmeti, göz nîmeti, kulak nîmeti, anlayış, kavrayış nîmeti, yeme-içme nîmeti ve sayılamayacak kadar nîmetler. Peki acaba nîmeti anmak, anlatmak ne demektir? Bunu nasıl anlayacağız? Nîmeti anmak, nîmeti anlatmak onu onun sahibi olan Allah’ın istediği gibi kullanmaktır. Nîmeti hatırlamak, nîmetin vericisini hatırlamak demektir. Nîmeti anmak, nîmetin sahibini anmak, nîmetin sahibini ve o sahibin istediklerini hatırlamak demektir. Tabi bu hatırla-ma mücerret sadece hatırlayıvermek değil, onu uygulamaya koymak, amele dönüştürmek üzere hatırlamaktır. Tabiî bazı hatırlamalar kavlî olur, bazıları da fiilî olur. Kavlî olanlara hamd, fiilî olanlara da şükür denir. Yani dille nîmetin vericisine hamd edilirken, hayatla da teşekkür etmeliyiz. Bu âyet-i kerimede geçen “anlat” kelimesinden maksat, ya Al-lah’ın vermiş olduğu nimetleri başkalarına da anlatarak zikretmek ve “Allah bana şu şu nimetleri nasip etti” demektir; ya da “bu âyet-i keri-mede anlatılması emredilen nimet: “Allah yoluna dâvet etmek, O’nun şeriatını tebliğ etmek ve ümmete İslâm’ı öğretmektir.” Âyet-i celile, bu iki manayı da kapsamaktadır. İnsan, dalâlet ve câhiliyyet içerisinde ol-duğu günleri hatırlamalı ve Allah’ın kendisini karanlıklardan, nur’a çı-kartmış olduğuna şükretmelidir. Hz. Ömer (r.a.) de böyle yapıyor, câ-hiliyyet günlerinde helvadan put yapıp, acıkınca yediklerini hatırlayın-ca, o günlerine gülüyordu. Müslüman, Allah'ın nimetiyle zengin ol-duktan sonra da, fakir olduğu eski günlerini hatırlamalı ve davranış-larını ona göre ayarlamalıdır. Durumu düzeldiğinde sıkıntılı günlerini hatırlamalı, sonra da Allah kendisini o dertlerden kurtardığı için şükür vecibesini yerine getirmelidir. Bu şekilde, Allah’ın kendisine verdiği ni-metlerin anlatımı olur ve bunun vecibelerini insanları Allah yoluna dâ-vet etmek suretiyle tamama erdirir. Kulun şükrü, üç rükûn üzere kuruludur. Bunların hepsi bir ara-da olmayınca kul, şükür etmiş sayılmaz. Bunlar: Allah’ın vermiş ol-duğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetlerden dolayı Allah'a hamd ve se-nâ etmek, bu nimetleri, Allah’ın rızasını kazanacak işlerde kullanmak-tır. Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetleri kendi tec-rübemize, zekâmıza, çabamıza, makamımıza, şöhretimize ve kuvveti-mize değil; sadece Allah'a dayandırmaktır. Karun, kendisine verilmiş olan nimeti, kendi bilgisine ve becerisine dayandırınca Allah onu, bü-tün malı ve mülkü ile yerin dibine sokmuştur. Bunun için, normal ola-rak kişi, kendisine bütün bu nimetleri veren Allah'a şükretmelidir. Son-ra, kendisine nimet verenin Allah olduğuna yakînen iman eden ve O’-na hamd ve senâ eden kişi, kendisine verilen bu nimetleri Allah'a is-yan yolunda kullanmaz. Kendisine mal verilen kişi, faizle para verme-yeceği gibi, sıhhat ve âfiyet verilen kişi de, insanlara karşı zor kulla-narak, onlara zulmetmez; ibadetleri terk etmez. Bu rükünleri gereği gibi edâ ettiğimiz zaman, hiç şüphe yok ki Allah bize vermiş olduğu nimetleri çoğaltacak ve Kerim olan kitabında “Şükrederseniz, and ol-sun ki size arttıracağız.” (İbrahim, 7) buyurarak, vaad etmiş olduğu üzere, o nimetleri bereketlendirecektir. Rabbimiz Peygamberine pek çok nîmet vermiştir. Akıl, göz, kulak gibi nîmetlerin yanında Peygamberlik nîmeti, Kur’an nîmeti, yol, yordam bildirme nîmeti, âlemlere peygamber olarak görevlendirme nîmeti, âlemlere rahmet yapma nîmeti gibi pek çok nîmetleri vardır Rabbimizin. Rabbimizin tüm nîmetlerini hatırlayıp o nîmetleri O’nun yolunda kullanmak zorundayız. Hangi nîmetler var üzerinizde bir hatırlayın. Akıl nîmeti mi var? Akıllı mısınız şu anda? Onu Allah’ın istediği gibi, Allah’ın istediği yerlerde kullanın, böylece Allah’ın nîmetini anın. Onu sadece para kazanmanın peşinde, ya da fizik problemleri, kimya denklemleri çözmenin peşinde değil de, biraz da vahyi tanımada kullanın, böylece Rabbinizin nîmetini anın. Veya meselâ ilim nîmeti mi var üzerinizde? Onunla sahibinin istediği biçimde amel edin. Onu sahibinin istediği biçimde muhtaçlara ulaştırın, böylece Rabbinizin nîmetini anın. Konuşabiliyor musunuz? Dil nîmeti mi var üzerinizde? Onu sahibinin istediği yerde kullanın. Akşama kadar pek çok şey peşinde kullandığınız kadar, peynirin küflüsünü, turşunun modelini anlamada kullandığınız kadar, onun bunun gıybetinde ve zırvalarında kullandığınız kadar biraz da âyet ve hadis anlatmakta kullanın, böylece Rabbinizin nîmetini anın. Sıhhat, gençlik nîmeti mi var üzerinizde? Onu Allah’a kulluğa harcayın da Rabbinizin nîmetini anın. Kur’an nîmeti mi var? Allah size Kitap, Sünnet bilgisi mi verdi? Onunla amel ederek, onunla hayatınızı düzenleyerek, o nimeti üzerinizde göstererek, onu birilerine anlatarak Rabbinizin nîmetini anın. Boş zaman nîmeti mi var üzerinizde? Onu hasta ziyaretine, sıkıntılı kardeşlerinizin yardımına ayırarak Rabbinizin nîmetini anın. Hanım nîmeti, çoluk-çocuk nîmeti mi var üzerinizde? Onları Kitap ve Sünnetle tanıştırarak, onları Müslümanca eğiterek, onları cennete kazandırın ve böylece Rabbinizin nîmetini hatırlayın. Para nîmeti mi var? Mal-mülk nîmeti mi var üzerinizde? Onu, ona muhtaç olanlara verin ki Rabbinizin nîmetlerini anmış olasınız. Bütün bunları Allah yolunda kullanın ki, bunların Allah’a ait olduğunu, Allah’tan gelme birer nîmet olduğunu hatırlamış olun, diyor Allah. Birisi dille ötekisi de amelle olmak üzere nîmetlere şükredeceğiz. Nîmetlerin sahibini hatırlayacağız. Ama bu hatırlama şu anda insanların pek çoğunun yaptığı gibi olmayacak. Nasıl? “Elhamdülillah, Allah bana akıl verdi. Aklımı iyi yaratmış Rabbim. Öyleyse ben de aklımı iyi kullanıp iyi bir bilgisayar mühendisi olayım da insanlara faydam dokunsun. Veya iyi bir doktor olayım da insanların sağlığına hizmet edeyim.” Hayır! Onlar mı verdi sana bunu da onların hizmetinde kullanıyorsun? İnsanlara hizmet için iyi sanatkar olayım diyor adam. Niye? Niye insanlar adına? Niye insanların hizmeti için? İnsanlar mı verdi o aklı sana? “Elhamdülillah sesimi güzel yaratmış Allah. Öyleyse ben de iyi bir sanatkar olayım da insanları eğlendirmek için güzel sanatlar icra edeyim” diyor adam değil mi? Hakkımız var mı bu-na? Kimin verdiğini kimin hizmetinde kullanıyoruz? Kime muhtaçken kime minnet duyuyoruz? bunu çok iyi düşünmek zorundayız. Dil ve göz vermiş Allah. Eh bunlarla Kur’an oku bolca. Sabah oku, akşam oku, gündüz-gece oku, sürekli oku. Peki nasıl okuyoruz Kur’an’ı? Metnini okuyoruz sadece. Mânâya nüfuz etmeden, okuduğumuzu anlamadan, anlayıp da hayatı onunla düzenleme endişesi duymadan okuyoruz. Biraz da hayata okuyalım. Uygulama, anlama adına okuyalım biraz da. Halbuki biz kendimiz anlayacağız ve başkalarına da anlatacağız. Okuduğumuzu, öğrendiğimizi kendimiz yapacağız, yaşayacağız, uygulayacağız, başkalarına da anlatacağız. Meselâ bir hadis okuduk ki, “Duvara halı asmayın” diyor. O bir ihtiyaçsa yerde sergi olmalıdır, duvarda lükstür diyor. Bunu kendimiz uygulayacağız, yani kendi evimizde varsa indireceğiz, başkalarının evindeyse onlara da söyleyeceğiz, anlatacağız. Veya meselâ bir âyetten öğrendik ki namazı mutlaka kılmalıyız. Biz kendimiz kılacağız, başkalarına da anlatacağız, kılmaları için uyarıda bulunacağız. Veya meselâ bir hadis duydum ki altın yüzüğün haramlığını anlatıyor. Kendi parmağımda bir altın yüzük varsa atacağım, ama onunkini çıkarıp atmayacağım da, “arkadaş onu çıkarman lâzım” diye onu uyaracağım. Kendim oruç tutacağım ama başkaları adına tutuvermeyeceğim. Kendim zekât vereceğim ama vermeyeninkini de ver-meyeceğim, onlara bunu anlatacağım. Bu sûreden sonra Rasûlullah tekbir getirdi. “Allah-u Ekber!” buyurdu. Tekbir getirdi bu ve bundan sonrakilerde. Duhâ’dan Nâs’a kadar ki sûrelerin başında ya da sonunda Allah’ın Resûlü tekbir getirdi. Bunun sebebi de anlayabildiğimiz kadarıyla şudur: Sûrenin başlarında da ifade ettiğimiz gibi bu sûrenin nüzûlünden evvel Rasûlullah Efendimizin aklında Mevlâ’nın kendini terk ettiği gibi bir durum vardı. Allah’ın Resûlü buna çok içerliyordu. Ama bir fetretten sonra böyle bir müjde gelince, vahiy yeniden gelmeye başlayıverince Allah’ın Resûlü buna çok sevinmiş ve “Allah-u Ekber” deyivermişti. Bir de bu ve bundan sonraki sûreler kısadır. Yani kısa ve özlü olmaları sebebiyle kafada canlanması mümkündür. O yüzden bunları okuyan kişi tekbir getirir. O anda, bu sûreyi okuduğu anda başka bir şey demesi mümkün değildir zaten. Buna Kur’an’dan iki delil vardır. Bunlardan birisi Necm sûresi geldiğinde Kâbe’nin avlusunda Rasûlullah bunu müşriklere okudu. Rasûlullah’ın sûreyi okuyuşu öyle etkili oldu ki, Rasûlullah secde etti, oradaki tüm müşrikler de secde ettiler, secde etmek zorunda kaldılar. Çünkü yapacak başka bir şey yoktu o anda. Hattâ Velid bin Muğîre secde etmedi de yüzüne toprak götürdü. Secdeden kendini alıkoymayı becerebildi ama, secde adına yüzüne toz toprak götürmekten kendini alamadı. Çünkü Rabbimizin hak vahyinin gündeme geldiği böyle bir ortamda insanların yapabilecekleri başka bir şey yoktur. Bir de Mü'minûn sûresi 5-6. âyetleri insanın yaratılışından söz ederek geldi. Andolsun ki insanı çamurdan yarattık. Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra o nutfeyi kan pıhtısına çevirdik. Sonra onu da bir çiğnemlik et yaptık. Sonra kemiklere de et giydirdik... Derken Hz. Ömer âyetin sonunu beklemeden: “Feteba-rekellahu Ahsenu’l halikîn” deyiverdi. Allah’ın Resûlü de buyurdu ki “Uktubûha ve hakeza nuzilet” “Onu Ömer’in dediği gibi yazın çünkü aynen öylece nâzil oldu” buyurdu. Dikkat ediyor musunuz? Âyet tamamlanmadan Hz. Ömer efendimiz âyetin sonunun nasıl geleceğini bilebiliyor. Bu sûre de burada sona erdi. Rabbim gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Velhamdü lillahi Rabbi’l âlemin