Duhâ Suresine Dön

Duhâالضحى

8. Ayet

8Duhâ Suresi

وَوَجَدَكَ عَٓائِلًا فَاَغْنٰىۜ

Bir fakirken seni zengin kılmadı mı?

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

6-8. “Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi? Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi?” Rabbimiz çocukluğundan itibaren sevgili Peygamberine ve onun şahsında hepimize verdiği nîmetlerini, lütuflarını anlatıyor. Bir insanın hayatının tümünü ihata eden bir âyettir bu. Çünkü bir insanın hayatta üç şeyi vardır: 1. Vücudu, bedeni, eli, ayağı, gözü, kulağı ve tüm âzâları. 2. İnsanın aklı, fikri, düşüncesi, anlayışı, izanı, imanı, yolu, yordamı. 3. Sahip olduğu malı, mülkü, evi, arabası, dükkanı, tezgahı, ailesi, çoluğu, çocuğu. Rabbimiz, “İşte bütün bunları sana Biz vermedik mi,” buyurarak insanın sahip olduğu her şeyin sahibi olduğunu, her şeyin kendisi tarafından lütfedildiğini anlatmaktadır. Evet şu anda sahip olduklarımızın tamamı Allah’tandır. Sen yetimdin de Biz seni büyütmedik mi? Küçüklüğünde bir yetimken, seni büyütüp gözettiğimiz halde, seni koruyup kolladığımız, tüm insanlığa örnek bir elçi olarak yetiştirip eğittiğimiz halde nasıl olur da şimdi terk ederiz seni? O zaman seni terk etmeyen Rabbin, şimdi niye sana darılıp küssün? Bir düşünsene ey Peygamberim, sen küçükken yetim değil miydin? Doğmadan babanı kaybetmiş, doğduktan kısa bir süre sonra anneni kaybetmiş değil miydin? Kim sahiplendi sana? Kim korudu seni? Allah seni barındıracak şefkatli kucaklar vermedi mi sana? Hattâ senin risâletini reddeden, sana ve getirdiğin dâvâna inanmayan amcanı bile sana sahiplendirmedik mi? Mekkeli müşrikler seni reddedince sana sahiplenecek Medineli bir ensar kucağı vermedik mi sana? Allah’ın Resûlü yetimdi. Yetimlerin en Kerîm’iydi. Daha doğmadan babasını kaybetmiş, doğduktan kısa bir süre sonra annesini kaybetmiş ve dedesinin kucağındaydı. Dedesini de kaybedince amcasının kucağında. Onu da kaybedince ne gam, Allah var ya! Belki de Rabbimiz sığınılacak kendi kucağından başka kucak bilmesin diye daha küçük yaşta kendi kucağını bildirmek için böyle yapıyordu. Onu yaratan, koruyan, onun vücudunu, elini, ayağını, gözünü, kulağını, çevresini, fırsatlarını, imkânlarını veren Allah’tır. Peki onu yaratıp koruyan Allah da, bizi yaratan, bizi koruyup büyüten kim? Bizi de yetimken, çocukken, güçsüzken bulup da koruyan, büyüten Allah değil mi? Elbette Allah’tır. O halde kime minnet duyuyorsunuz? Kime teşekkür ediyorsunuz? Kimin nîmetlerinden is-tifade edip de kime kulluk etmeye çalışıyorsunuz? Kimin sayesinde var oldunuz? Kimin ekmeğini yiyip kimin kılıcını sallıyorsunuz? Bunu iyi bir düşünün diyor Rabbimiz. “Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi?” Bu âyetin mânâsı, Peygamberim sen sapıktın da Biz seni doğru yola ulaştırdık demek değildir. Çünkü böyle bir anlayış Peygamberlerin mâsumiyeti anlayışına terstir. Allah’ın elçilerinin tamamı mâsumdurlar. Peygamber Efendimizin risâlet öncesi hayatı da tertemizdir. Rabbimiz doğumundan itibaren sürekli koruyup eğitmiştir onu. Bakın Rabbimiz kitabında onun risâlet öncesi hayatının temizliğine şehadet etmektedir: “Ey Muhammed, de ki: “Allah dileseydi ben onu size okumazdım, size de bildirmemiş olurdu. Daha önce yıllarca aranızda bulundum, hiç düşünmüyor musunuz?” (Yunus, 16) Öyleyse bu ®ž¾³@«/ ifadesi sapıklık değildir. Bu kelime iki anlama gelmektedir: 1. Kaybolmak, yitmek anlamına gelmektedir. Rivâyetlere göre Allah’ın Resûlü Mekke’de ya da başka bir rivâyete göre amcasıyla çıktığı bir ticaret kervanıyla Şam taraflarında kaybolmuş, sonra da bulunmuştu. İşte kimi müfessirler bu dâl kelimesinin bunu anlattığını söylemişler. 2. “Peygamberim, sen Risâlet öncesi, Nübüvvet öncesi yol yordam bilmiyordun da Biz sana bunu öğretmedik mi?” demektir. “Peygamberim, sen usul nedir? Yol, yordam nedir, bilmiyordun da Biz sana usul, yol yordam öğretmedik mi? Sen Allah’ı, dini, İslâm’ı, Kur’-an’ı, Sünneti bilmezdin de bütün bunları sana Biz öğretmedik mi? Sen daha önce namaz, abdest, oruç, hac bilmiyordun da bunları sana Biz öğretmedik mi? Sen önceden Bakara’yı, Âl-i İmrân’ı, Nisâ’yı, İnşirâh’ı, Duhâ’yı bilmiyordun da bütün bunları sana Biz öğretmedik mi? Sen Allah yasalarını, Allah’ın hayat programını, Allah’ın istediği kulluğu bilmiyordun da bütün bunları sana Biz öğretmedik mi? Cenneti, cehennemi, dünyayı, âhireti, hesabı, kitabı bilmiyordun da bunları sana Biz öğretmedik mi?” Yani mânâ, sen kırk yaşına gelinceye kadar sapıktın değil de, bütün bunları bilmiyordun da Biz öğretmedik mi demek olacaktır. Sen okuma yazma bilmiyordun da Biz seni okur kılmadık mı? Sen Kur’an bilgisinden mahrumdun da tekvîn-i irademizle Biz seni âlim yapmadık mı? Öyleyse bizler de Rabbimizin kitabını tanıyarak, Rabbimizin gönderdiği hayat programını tanıyarak yolsuzluk ve yordamsızlıktan kurtulmak, yol, yordam, ilim sahibi olmak zorundayız. Bunun yolu da vahiyden geçmektedir. Vahyi tanınmadan ilim sahibi olmak ve yolsuzluktan kurtulmak da mümkün değildir. “Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi?” “Bir de sen fakirdin, malın, mülkün yoktu da seni zengin kılmadım mı? Sana ticaret yollarını kolaylaştırarak seni zenginleştirmedik mi? Ganîmet mallarından belli bir pay vererek seni zenginleştirmedik mi? Sana zengin bir Hatice vererek, onunla ortaklık imkânı sağlayarak, onu sana zevce yaparak seni zengin kılmadık mı?” Allah’ın Resûlü aslında babasından kendisine bırakılmış bir devenin dışında başka hiçbir şeye sahip değildi. Rabbimiz izni keremiyle onu zenginleştirmiştir. Hattâ Allah’ın Resûlü bir tek insanın hidâyeti için bir çırpıda yüz deveyi bile hibe edecek bir durumdaydı. Müşriklerden birisi öyle diyordu: “Ey kavmim, gelin sizler de Müslüman olun. Çünkü vallahi Muhammed verdiğini fakirlikten korkmayan bir kimsenin verdiği gibi veriyor.” Allah’ın Resûlü birilerinin sırtından değil, bizzat kendisi çalışarak kazanmıştır kazandığını. Bakın Buhâ-rî’de Kitabu’l Cihad bölümünde rivâyet edilen bir hadislerinde bu hususu anlatırken efendimiz şöyle buyurur: “Benim rızkım, kılıcımın gölgesi altındadır.” Rabbimiz öyle diyor. Peygamberim, Biz seni fakir bulduk ta zenginleştirmedik mi? Peki acaba Rasûlullah Efendimiz zengin miydi? Allah’ın Resûlü, bugünün zenginlik kıstasıyla, bugün bizim anladığımız mânâda zengin değildi. Bugünkülerin anladığı mânâda hanı, hamamı, dükkanı, tezgahı, atı, arabası yoktu. Ama işte bu âyette görüyoruz ki Allah seni zenginleştirdik diyor. Allah böyle buyurduğuna göre öyleyse zenginlik nedir? Zenginliğin ne olduğunu bilmek zorundayız. Zenginlik, aslında çokça mal, mülk sahibi olmak değildir. Zenginlik dünyaya karşı müstağnî, ihtiyaçsız ve eyvallahsız olabilmektir. Zenginlik, ihtiyaçsızlığı ihtiyaç haline getirmek değil, ihtiyaca sahip olmaktır. Zenginlik ve fakirlik ihtiyaç anlayışına ve bu anlayışa bağlı olarak hedeflemelere göre değişir. Meselâ beş etli ekmek yemeyi he-defleyen bir adamın karşısına iki etli ekmek çıksa bu adam açtır. Niye? Beş etli ekmeği hedeflemişti de ondan. Ama bir etli ekmek yemeyi hedefleyen bir adamın karşısına bir etli ekmek çıksa bu adam toktur. Neden? Çünkü ihtiyacı, ya da hedeflemesi o kadardı da ondan. Meselâ yüz milyarı hedefleyen bir adamın cebinde elli milyar olsa da bu adam fakirdir. Niye? Çünkü hedefinde yüz milyar vardı da ondan. Ama üç milyonu hedefleyen bir adamın cebinde üç milyon varsa bu adam zengindir. Niye? İhtiyacı ve hedefi o kadardı. Meselâ şu anda milyarların içinde yüzerken fakirlik içinde kıvranan nicelerini görüyoruz değil mi? Yazık, ne yapsın, yok adamın malı-mülkü. Topu, topu elli milyarcık bir şeyi var! Ne yapsın adam şimdi? Yüz milyar olmadan olur mu?! Buna ulaşmadan herkes kendisinden söz edebilir mi? İnsanların sofralarında sözü geçer mi şimdi bu adamın? Halbuki herkes akşam sofrasının başına oturunca onun malından, mülkünden, servetinden, bahsetmeli, onu dillerine vird etmeli!? Demek ki zenginlik ve fakirlik ihtiyaca ve hedeflemelere göre değişir. Meselâ şimdi şu evde içki isteseler, bu istenene göre bu ev fakirdir, ama su isteseler bu ev zengindir değil mi? Eğer içkiyi bir ihtiyaç kabul ederseniz, bu ev ona göre fakir, ama suyu ihtiyaç bilirseniz ona göre zengindir bu ev. İhtiyaç anlayışına, hedeflemelerine göre Allah’ın Resûlü çok zengindi. Dünyaya karşı eyvallahsız ve müstağnîydi. Rabbimiz kendisine böyle bir istiğna, yetinme duygusu verdiği için zengindi. Sonra İslâm’ı sordular Rasûlullah’tan, anlattı. Namazı sordular, anlattı. Zekâtı sordular, anlattı. Âhireti, hukuku, mirası, kazanmayı, harcamayı, eğitimin yasalarını, hukukun dayanaklarını sordular da Allah’ın Resûlü Rabbinin bilgilendirmesiyle her şeyi anlatıverdi, bildiriverdi, gösteriverdi soranlara. İşte Rasûlullah adına en büyük zenginlikti bu. Allah ona onun dâvâsına omuz verecek, ona destek olacak bir Hatice verdi. Uğrunda her şeyi göze alabilecek bir Zeyd verdi. Sonra onun yoluna baş koyacak, onun için doğup büyüdükleri vatanlarını, mallarını, mülklerini bile terk edebilecek binlerce Müslüman verdi. İşte bütün bunlar zenginlikti. Allah’ın Resûlü yeryüzünün en zenginiydi. Peki ona, sahip olduklarını Allah verdi de, bizimkileri kim verdi? Bizimkileri Allah’tan başkaları mı verdi? Hayır hayır, zenginlik adına bizde de ne varsa hepsini veren Allah’tır. Bizdekileri de Allah verdi. Öyleyse: