Duhan Suresine Dön

Duhanالدخان

10. Ayet

10Duhan Suresi

فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَٓاءُ بِدُخَانٍ مُب۪ينٍۙ

O hâlde, göğün apaçık bir dumanla geleceği günü gözetle.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

10,11. “Ey Muhammed! Göğün, insanları bürüyecek bir duman çıkardığı günü bekle; bu can yakıcı bir azaptır.” “Sen bekle peygamberim. Semâ apaçık bir dumanla geldiği zaman... Semâyı apaçık bir duman kapladığı, bürüdüğü zaman...” Âyet-i kerimede anlatılan bu duman konusunda iki yorum vardır: Bunlardan birisi, bu dumanın kıyâmet alâmetlerinden birisi olduğudur. Rivâyetlere göre kıyâmetin gerçekleştirilmesinden önce gökyüzünü apaçık bir duman bürüyecek. Bu korkunç ve kör duman, yeryüzünü ve yeryüzü insanlığını bürüyüp kaplayacaktır. Yeryüzündeki hayat, can yakıcı, korkunç bir azap atmosferine dönüşecektir. Hz. Ali Efendimizin ifadesine göre tüm yeryüzü sanki içinde ocak yakılmış, deliksiz, penceresiz bir eve dönecek ve bu dumanın etkisiyle kâfirlerin başları dönüp sarhoş hale gelirken, duman kâfirlerin kulağından girip aşağısından çıkarken, mü'minler de nezle etkisi gibi bir etkiyle etkileneceklerdir. Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerife göre, bu duman yeryüzünün doğusuyla batısını dolduracak ve kırk gün devam edecektir. İnsanlar korku ve dehşet içinde bu azaptan kurtulabilmek için el kaldırıp Rabblerine, “ya Rabbi! Ne olur bize bir nefes alma imkânı ver!” diyecekler ve Cenâb-ı Hakk da bu duman azabını biraz biraz onlardan kaldıracak, ama arkasından gelen kıyâmetle en son ve en şiddetli azabını onlara tattıracaktır. Bunun şöyle bir yorumu da var: Mekke’de Rasulullah Efendimize ve ona inanan bir avuç Müslümana karşı müşrikler işkencelerini artırdıkları bir dönemde, bunalan Allah’ın Resûlü, Allah’a dua eder: “Ya Rabbi, bu söz anlamazlara daha önce Yusuf dönemi toplumuna gönderdiğin, yıllarca süren kıtlıklar gibi kasıp kavuran bir kıtlık gönder ki, belki akılları başlarına gelir de sana ve senin elçine iman ederler. Senin elçine ve ona iman edenlere işkence etmekten vazgeçerler.” Rasûlullah’ın bu duasından sonra Rabbimiz onlara öyle bir kıtlık gönderdi ki, açlıktan dünyaları kararmış, gözleri dumanlanmış ve gökyüzüne baktıkları zaman da onu alabildiğine dumanlı görmeye başlamışlardı. Mahvoldular, kahroldular, ne yapacaklarını şaşırdılar ve tıpkı Zuhruf sûresinde anlatıldığı gibi Firavun oğullarının böyle bir durumda Hz. Mûsâ’ya gidip de gibi şöyle dedikleri gibi bir tavır takındılar: “Ey Sihirbaz! Sana verdiği ahde göre Rabbine bizim için yalvar da doğru yola erişelim” dediler.” (Zuhrûf 49) Allah o topluma da akılları başlarına gelsin diye tufan gönderdi. Mahvoldular, kahroldular ve Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya gelip: “Ey Mûsâ! Allah’la aranızdaki ahit hatırına, ya da seninle bizim aramızdaki ilişki hatırına Rabbine bir dua ediver de Rabbin şu belâyı üzerimizden kaldırsın. Biz de o zaman senin getirdiğin hidâyet hediyesini kabul e-delim. Biz de Müslüman olalım,” dediler. Dikkat ederseniz, “Allah’la a-ranızdaki ahit hatırına O’na bir dua ediver,” diyorlar. Yâni bu adamlar Hz. Mûsâ (a.s) ile Allah arasında bir risâlet ahdi olduğunu biliyorlardı. Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’nın (a.s) Allah katında mümtaz bir yerinin, bir değerinin olduğunu biliyorlardı. İşte aynen onların gidip Allah elçisine yalvarıp yakardıkları gibi, Mekke müşrikleri de Resûl-i Ekrem Efendimize gelip bu dumanın, bu belânın üzerlerinden kaldırılması için Rabbine dua etmesini istediler. Buradan anlıyoruz ki, bu adamlar, yâni gerek Firavun oğulları ve gerekse Mekkeli müşrikler aslında Allah fikrine ve peygamber düşüncesine yabancı değillerdi. Allah’ın, peygamberin kim olduğunu, peygamberin ne için geldiğini, kim tarafından görevlendirildiğini biliyorlardı. Allah’la elçileri arasında bambaşka bir bağ olduğunu bilen bu insanlar, onlardan bu bağ hatırına Allah’a dua etmesini istiyorlardı. Yine anlıyoruz ki bu insanlar Allah’ın gücünü, kudretini de biliyorlardı. Başlarına gelen bu belâların O’ndan geldiğini ve yine sadece O’nun kaldırabileceğini de biliyorlardı. Bu konuda dua edilecek makamı da, duası istenecek makamı da biliyorlardı. Allah’a gerçek kulluk yapan birisinden dua etmesini istiyorlardı. Allah’ın elçisinin yanına geliyor ve diyorlar ki, “ey Allah’ın Resûlü! Bizim için Rabbine bir dua ediver de şu belâyı bizim başımızdan kaldırsın. Biz de böylelikle sana ve senin Rabbine iman edelim ve hidâyette olalım.” Zuhruf sûresine dönüyorum. Hz. Mûsâ, Cenâb-ı Hakk’a dua eder, Allah da onların üzerinden bu belâyı kaldırır, ama onlar verdikleri sözü unutup yan çiziverirler. İnsanların genel karakteridir bu. Başlarına bir belâ gelince, bir sıkıntı içine düşünce “aman aman” derler, ama bu belâyı Allah savuşturunca da hemen yan çiziverirler. Bakıyoruz insanlar bugün de böyle yapıyorlar. Başları dara gelince bugünküler de hemen Allah’la arası iyi olan hocalara, hacılara koşuyorlar. “Aman yetişin! Kurtarın!” diyorlar. “Aman bir dua ediverin! Bir yalvarıverin de şu sıkıntımız kaldırılsın” diyorlar. Peki siz nerdesiniz yahu? Siz kendiniz nerdesiniz? Siz kendiniz niye dua etmiyorsunuz? Siz niye yalvarıp yakarmıyorsunuz? Ya da bu dinin öteki bölümleri sizi ilgilendirmiyor mu? Firavun durumuna düşünce mi Allah’ı hatırlıyorsunuz? Mekkeli müşriklerin durumuna düşünce mi Allah’ı hatırınıza getiriyorsunuz? Başınız daralınca mı Allah’ı hatırlıyorsunuz? Hz. Mûsâ Allah’a dua etti ve Allah onların başından bu belâyı kaldırdı ama bu adamlar Allah’a ve Mûsâ'ya (a.s) verdikleri sözü unutuverdiler. Sanki Allah’a ve elçisine hiç ihtiyaçları olmamış, sanki başlarına böyle bir belâ gelmemiş gibi her şeyi unutup yine eski küfürlerine, eski şirklerine devam ediverdiler. Sonra Allah onların üzerine kurbağa yağdırır. Evlerinin içi, yiyecekleri ve tüm hayatları kurbağa ile dolup da perişan bir hale gelince, yine gelip Hz. Mûsâ’dan Rabbine dua etmesini isterler. Hz. Mûsâ (a.s) dua eder, Allah bu belâyı da kaldırır, ama onlar yine iman etmezler, yine yola gelmezler. Sonra Rabbimiz onların üzerlerine çekirgeler sürüsünü gönderir. Tarlalarındaki mahsuller çekirgeler sürüsünün istilâsına uğrayınca, yine Hz. Mûsâ’nın dua etmesini isterler. Hz. Mûsâ dua eder ve Allah onu da kaldırır. “Eh, zaten eskiden de bu tür şeyler olmuştur, olağan şeylerdir bunlar,” diyerek yine yan çizerler. Mûsâ’nın (a.s) duasının sonunda tarlalarından kaldırdıkları ürünleri ambarlarına doldururlar. “Tamam, artık ürünlerimizi garantiye aldık” diye sevinip dururlarken, Rabbimiz onlara bit gönderir. Öyle ki tüm vücutları, tüm yatak ve yorganları, tüm ambarları ürünün defterini düren bitlerle doluverir. Mûsâ (a.s) yine dua eder ve Allah onu da kaldırır. Arkasından onlara kan gönderir Rabbimiz. Her şeyleri kan olur. Ekmeğe el atarlar kan, suya el atarlar kan, tüm yiyecek ve içecekleri kan haline geliverir. Fakat işin garibi, bütün bu gelenler Mısır’da yaşayan Firavun oğullarına geliyordu. Aynı şehirde yaşayan İsrailoğullarına hiçbir şey olmuyordu. İsrailoğulları bunların hiçbirisinden etkilenmiyorlardı. Hattâ rivâyetlere göre Firavun oğullarından olan birileri suyu ağzına götürüyor, bakıyor kan. Sonra yanındaki İsrailoğullu kölesine veriyor, bu sefer su oluyordu. Adam kölesinin ağzından emmeye çalışıyor, ama o-nun ağzından dökülürken yine kan haline geliyordu. İşte Rabbimiz a-dam olsunlar diye peş peşe, biri öncekinden daha etkili mûcizeler gönderdi, ama bu adamlar yine adam olmayınca, bütün bu imtihanlar yine de onların akıllarını başlarına getirmeyince, sonunda helâki hak etmiş oldular. Unutmayalım ki, Allah bize de bazen böyle bir şeyler gönderir, gönderir ama yine de Allah’ın istediğine gelmemeye diretirsek, bilelim ki bizim defterimizi de dürüverir. Bütün bunlar geldikçe yine Zuhruf’la söyleyelim: “Ama, azabı ülkelerinden kaldırdığımızda hemen sözlerinden döndüler.” (Zuhruf 50) Her defasında söz verdiler ama sözlerinden döndüler. Onların bu sözlerinden döneceklerini bile bile Rabbimiz rahmeti gereği yine de onların üzerlerinden belâlarını kaldırıyordu. (Duhân kelimesiyle alâkalı dinleyicilerden bir soru soruldu) Arapça’da tütmek, duman çıkmak anlamına gelen “dahn” kökünden isim olan duhân kelimesi kitabımızın iki sûresinde geçmektedir. Bunlardan birisi Fussilet sûresinin 11. âyeti, diğeri de Duhân sûre-sidir ki onun adını teşkil etmektedir. İslâm literatüründe duhân kıyametin büyük alâmetlerinden birisidir. Resûl-i Ekrem efendimizin hadislerinde kıyametin zuhurundan hemen önce gerçekleşecek hadiseler arasında zikredilmektedir. Bu kelimenin geçtiği her iki sûrede de Rabbimiz, önce göklere ve yere egemen tek Rab ve İlâh oluşuna dikkat çekmiş, daha sonra kullarına olan sonsuz rahmet ve merhameti gereği peygamberlerini ve vahyini ulaştırdığı bildirilmiştir. Bütün bu uyarılara rağmen yine de kendi istediği İslâm yoluna girmeyen, peygamberine ve onunla gönderdiği vahyine teslim olmayarak zamanlarını boşa harcayan kâfirleri elem verici bir azap olan duhânın saracağı, böyle bir felâketle karşı karşıya gelen kâfirlerin; bu elîm azabın kaldırılması halinde iman edeceklerine dair söz verecekleri ifade edil-mektedir. Âyetin devamında ise onların hiçbir zaman bu sözlerinde durmayacakları şu sözlerle ortaya konur; ‘Biz azabı geçici bir zaman için kaldıracağız, fakat siz yine eski küfür ve şirklerinize döneceksiniz. Onları müthiş bir yakalayışla yakalayacağımız gün öcümüzü mutlaka alırız. Müfessirlerimiz bu âyette geçen onları saracak duhân ve müthiş bir şekilde onları yakalama ifadelerini şöyle anlamaya çalışmışlardır: Abdullah b. Mes’ûd efendimiz der ki; Mekke müşrikleri, özellikle Kureyş Resûlullah efendimizin getirdiği dâvete karşı direnişlerini sürdürmede ısrarlı davranarak Müslümanlara karşı terör ve işkenceleri artırdıklarını gören Resûl-i Ekrem Allah’a şöyle dua etmişti; Ya Rabbi, bu zalimlere Hz. Yusuf dönemi kıtlığına benzer bir kıtlık ver. Rabbimiz de Resûlullah’ın duasını kabul buyurarak Mekke halkını müthiş bir kıtlığa uğratmıştır. İşte Allah’ın bu azabının etraflarını kuşattığı Mekke müşriklerinin açlıktan gözlerinin feri gitmiş, etraflarını bir duman kaplamıştı. Bunun üzerine çaresiz kalan Mekkeliler Hz. Peygambere gelerek bu felâketin kaldırılması için onun Rabbine dua edip yalvarmasını istemişlerdir. Ve bu kıtlığın kaldırılması halinde Allah’a ve peygamberine iman edeceklerine dair söz vermişlerdir. Fakat Resûlullah efendimizin duası üzerine bu kıtlık biraz biraz kaldırılınca zalimler peygambere ve beraberindeki Müslümanlara karşı işkencelerini daha da artırmışlardır. Âlimlerimizden bazıları da bu duhânın kıyamet öncesi gerçekleşecek bir duman olduğunu iddia etmişlerdir. Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas gibi Kur’an konusunda söz söylemeye yetkisine sahip müfessirlerimiz bu görüştedirler. Rivâyetlere kıyamete yakın bir zamanda gökten bir duman inecek ve kırk gün kırk gece süreyle dünyanın doğunu ve batısını kuşatacak ve yeryüzü âdeta bacasız bir fırın halini alacak, içinde ateş yanmış bir oda gibi ısınacaktır. Mü’minler bu dumandan nezleye tutulmuş bir kimse gibi çok hafif etkilenirlerken, kâfirler ise şiddetle sarsılacaklar, âdeta sarhoşa döneceklerdir. Mekkeli müşrikler de böyle geldiler Rasulullah’tan bu kıtlığın kaldırılması için dua istediler ve dediler ki: