22. “Bunlar, suçlu bir millet olduğu için, Rabbine yardım etmesi için yalvardı.” “Ya Rabbi, bunlar mücrimdirler. Bunlar sana ve senin elçine imana yanaşmayan suçlu kimselerdir. Ya Rabbi, bunlar günâhkar bir kavimdir. Bunlar günâhta ısrar eden, lâf anlamaz, söz dinlemez bir kavimdir. Kendilerinin tanrılığını iddia eden bir toplumdur bunlar.” Muhataplarının yola geleceklerine dair bir ümit ışığı kalmayınca, Allah’ın elçilerinin bu şekilde Rabblerine dua edip onlar konusunda O’ndan yardım istediklerini görüyoruz. Mücrim; suçlu, günâhkâr, günâh işleyen, haddi aşan kimsedir. Mücrim ifadesi anlam itibariyle kapsamlı bir kelimedir. Yerine göre bir kişi, bir grup, bir kavim, hattâ bir millet hakkında kullanılmıştır. "Cere-me", "Cürm" kelimeleri de aynı şeyi ifade etmek için kullanılır. Cürm: Günâh işlemek, haddi aşmak demektir. Cürm veya mücrim kelimeleri hadislerde de "günâhkâr (suçlu)" karşılığında kullanılmıştır (Buharî, Ahkâm, 53; Diyât, 30) Din konusunda, dini kavramlar konusunda söz söyleme yetkisinde olan âlimlerimize göre mücrimlerden maksat, kâfirlerdir Buna delil olarak şu âyeti gösterir: "Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden geçmedikçe Cennet'e de giremezler. Suçluları (mücrimîn) böyle cezalandırırız" (A'râf,40). Mücrimlerin özellikleri, dünya ve âhirette karşılaşacakları belâ, musibet ve azâplarla alâkalı kitabımızda pek çok âyet vardır. İşte burada da suçlu kimselere karşı Allah’ın peygamberi Rabbinden yardım istiyor. Tüm peygamberin yaptığı duanın aynısıydı bu dua. Tarih boyunca tüm elçiler aynı duayı yapıyorlardı. Zuhruf sûresinde görüyoruz ki Allah’ın Resûlü de aynı duayı yapıyordu. “Muhammedin onlar hakkında: “Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir millettir” demesi üzerine Allah: “Onları geç, esenlik dile; yakında bileceklerdir,” buyurdu.” (Zuhruf 88,89) Peygamberin “Ya Rabbi!” demesi hatırı için, onun Allah’a yal-varması hakkı için. “Ya Rabbi! İşte bunlar iman etmeyen bir topluluktur,” diyerek onların hidâyeti için dua etmesi hatırı için. Allah’ın Resûlü, “ya Rab” diyerek onların hidâyetini istiyor. “Ya Rabbi! Ne olur bunları hidâyete ulaştır! Bunlara hidâyeti nasip eyle ya Rabbi!” diyerek dua ediyor, ya da inanmayan bu insanları Allah’a havale ediyor. “Sen bilirsin bunları ya Rabbi!” İşte böyle diyen peygamberine Rabbimiz di-yor ki, “vazgeç onlardan ey peygamberim! Onlardan yüz çevir! Onlarla oyalanmayıp sen kendi işine, kendi dâvetine bak!” Onlardan ayrılırken de, “İslâm, selâm, veya Müslüman olun, teslim olun!” deyiver. “Yâni madem ki o Allah’ın gökleri ve yeri yarattığına inanıyorsunuz, o halde bu gökleri ve yeri yarattığına, sizi yoktan var ettiğine inandığınız Allah’a teslim olun,” deyiver. “Teslim olun ki selâmete erin! Teslim olun ki, dâru’s selâmı elde edin! Teslim olun ki dünya ve âhiret saadetlerini elde edin,” deyiver onlara. Rabbimiz, onlardan yüz çevir derken bile yat demiyor, dinlen demiyor, izine ayrıl, onlara tebliğden vazgeçip kendi istirahatına bak demiyor. Ya ne diyor? Peygamberim, sen dâvetine devam et, ilerde mutlaka onlar senin derdini anlayacaklar diyor. Yâni ayrılırken de onlardan güzellikle ayrıl, zira yarın onlara bir daha gideceksin. Seni bir daha dinlemeyecekleri biçimde onları kırıp dökme deniliyor. Toplumlarında artık yola geleceklerine dair bir emare, bir ümit ışığı kalmayınca tüm peygamberlerin aynı duayı yaptıklarına şahit oluyoruz. “Ya Rabbi bunlar söz dinlemez, yola gelmez mücrim bir kavimdir, bunlar hakkında son kararı sen ver,” diyerek Allah’a kavimlerinin raporunu veriyorlardı. Allah’ın elçisi Rabbinin kendisinden istediğini yapmıştı. Peygamber kendisine düşeni yapmış ve artık onun görevi bitmişti. Artık bu dâvânın sahibi olan Allah işi ele alacaktı. Peygamber merhale merhale mücâdelesini vererek toplumu Allah’la karşı karşıya getirmeyi becerebilmiş, kendisine düşeni aynen icra etmişti. O noktadan itibaren toplumun karşısında Allah vardı. Görevini lâyıkıyla tamamlayan, her türlü yalanlamalara, her türlü işkencelere karşı sabretmeyi becerebilen peygamberine nasıl yardım edeceğini, onun gözleri önünde düşmanlarını nasıl helâk edeceğini gösterecekti Allah. Sünnetullah bunu gerektiriyordu. Allah yasalarını böyle belirlemişti. Bakın bu noktadan sonra Allah buyurdu ki: